Mücadele etmekten başka seçeneğimiz yok

​​​​​​​Çadırlarda yaşayan insanlar gibi, teknelerini hazırlayan balıkçılar gibi, ben de bu durumdan bıktım. Ama hiçbirimiz vazgeçme lüksüne sahip değiliz.

Mohammed Weam Al Ta'ban’ın We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


Kumların üzerinde oturmuş, etrafıma yağmur yağarken dalgaları, gökyüzünü ve bulutları seyrediyordum. Rüzgârda çadırların plastik örtülerinin titrediğini duyabiliyordum. Çocuklar yanımda, “bananeer” denilen geleneksel bir Filistin oyunu oynuyorlardı. Kafam düşünceler ve endişelerle dolu, dinlenemiyordum. Bundan sonra ne olacak? Nereye gidebilirim?

Son iki yıldır, eğitimime devam etmek için burs arıyordum. Günlerimi, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerin web sitelerini gezerek, öğrencilerin tahliyesi için yol açan burslar arayarak geçiriyordum. Sonunda, bu kurumlara gönderdiğim e-postalar hep aynıydı: Maalesef başvurunuz reddedilmiştir. Bu yanıtların nedeninin, çoğu üniversitenin şartı olan lise diplomasını henüz almamış olmam olduğunu düşünüyordum.

Gazze'deki benim yaşlarımdaki herkes gibi, savaş ve uygun koşulların olmaması nedeniyle bu diplomayı iki yıl sonra alabildim. İki yıl sonra, nihayet Ekim 2025'te diplomamı aldım. Rahatlamış ve güvende hissettim. Reddedilmenin getirdiği acının sona ereceğini, bir yere kabul edileceğimi ve sonunda hayatıma devam edebileceğimi düşündüm. Yıl sonuna kadar yurtdışında, huzurlu bir yerde, yeni arkadaşlarımla birlikte, hayallerime doğru adımlar atıyor olacağımı hayal ettim.

Ama gerçeklik öyle değildi. Eskisinden daha iyi değildi. Burs bulamadım ve aynı yerde sıkışıp kaldım. Tüm e-postalarım ve başvurularım sonuçsuz kaldı.

Hayal kırıklığına uğradım, umutsuzluğa kapıldım ve yorgun düştüm. Belirgin bir yönü olmayan her gün bana ağır geliyordu. İki yılımı kaybettikten sonra, hayatımın üçüncü yılını da kaybetmeyi artık kabul edemezdim.

Bu mücadeleden bir süre uzaklaşıp başka şeyler düşünmeye karar verdim. Denize gitmek istedim. Gazze'de hayat çok zorlaştığında deniz bizim sığınağımızdır. Kumsalda oturur, düşünür ve şikâyet ederiz. Yağmurlu bir günde gittim. Şerit, şiddetli bir kış fırtınasına maruz kalmıştı ve şiddetli rüzgârlar insanların geçici evlerine ciddi hasar vermişti.

Eskiden denize doğru yürüdüğümde, ufukta yavaş yavaş deniz görünürdü. Şimdi ise, her şeyden önce yerinden edilmiş insanların çadırları görünüyordu. Bazı çadırlar rüzgârla uçmuş, geriye sadece temelleri kalmıştı. Diğerleri yarı yarıya hasar görmüş, bazıları ise yağmurla sular altında kalmıştı. Her aile onarımlarla meşguldü. Açık alanda oturan bazı çocuklar ve annelerinin yanından geçtim, babaları ise aceleyle evlerini yeniden kurmak için koşturuyordu.

Tüm bunları gördüğümde tek bir düşünce geldi aklıma: Bu insanlar bu hayattan bıkmamış mıydı? Vazgeçmeyi düşünmemişler miydi?

Bu çadırlarda geçirdikleri üçüncü kıştı; her gün aynı acı ve sorunlar, yazın sıcağı, kışın yağmur ve soğuğu. Ama vazgeçerlerse, sonra ne olacaktı? Alternatifleri neydi? Soğukta, korunmasız kalacaklardı. Sonuç aynı olacaktı. Çadır, onların onurunu koruyan tek şeydi.

Denize ulaştım, kıyıya indim ve kumlara oturup dalgaları ve gökyüzünü izledim. Karanlık bulutlar hareket ediyordu, daha fazla fırtına geleceğini haber veriyordu. Sessizce oturdum, ama kafamdaki sorular ve düşünceler durmadı. Vazgeçmeyi düşündüm, ama yapamadım. Çadırlardaki insanlar gibi, hepimiz bu durumdan bıkmıştık. Ben reddedilmekten bıkmıştım. Onlar soğuktan bıkmıştı. Ben belirsizlikten ve net bir yolun olmamasından bıkmıştım, onlar ise sürekli yağan yağmurdan bıkmıştı.

Gün batımında, eve dönerken, kardeş gibi görünen üç genç adam gördüm. Küçük tekneleri ve balık ağlarını hazırlıyorlardı. Onları selamladım ve “Denize mi çıkıyorsunuz?” diye sordum. Hepsi ‘Evet’ diye cevap verdi. “Soğuk çok şiddetli, geceleri dalgalar yükseliyor ve işgalin tekneleri her yerde olacak, sizi tutuklayabilirler” dedim.

En büyük kardeş cevapladı: “Bütün bunları biliyorum, ama dışarı çıkmak zorundayız. Başka seçeneğimiz yok.” Küçük kardeş ise şöyle dedi: “Bana kalsaydı, bu soğukta dışarı çıkmazdım, ama vazgeçme lüksüm yok.”

“Vazgeçme lüksüm yok.” Bunu şikâyet olarak değil, basit bir gerçek olarak söyledi.

Kıyıdan uzaklaşırken bu cümle aklımda kaldı. Gazze'nin tamamının bu yazılı olmayan kurala göre yaşadığını düşündüm: Yoruluruz, bitkin düşeriz, şikâyet ederiz, sonra da ayağa kalkarız çünkü alternatif daha zordur. Fırtına sırasında denize bakan balıkçı, her yağmurdan sonra çadırını yeniden kuran aile ve dizüstü bilgisayarıma ve üniversite e-postalarıma dönen ben... Hepimiz devam ediyoruz, çünkü durmayı hiç düşünmüyoruz, çünkü durmak hiçbir yere götürmez.

Eve dönerken, net bir cevap ya da üniversiteye kabul mektubu yoktu, ama tek bir karar ile döndüm: devam etmek. Burada, Gazze'de, devam etmek kahramanlık değildir. Hayatta kalmanın tek yoludur.

* Mohammed Weam Al Ta'ban, Gazze'den Filistinli bir yazar ve kendini toplumunun insani hikâyelerini paylaşmaya adamış bir gönüllüdür.

Güçlü bir sosyal sorumluluk duygusuyla hareket eden Mohammed, Vento di Terra ve Qurban Tareeq Al Ihsan gibi kuruluşlarda gönüllü olarak çalışmış ve zorlu koşullara rağmen topluluk destek girişimlerine katkıda bulunmuştur.

Yurtdışında bir üniversitede tıp okumayı hayal eden Mohammed, Filistin davası için bir değişim öncüsü olmayı hedeflemektedir. Anavatanına derin bir bağlılık duyan Mohammed, sesini, becerilerini ve deneyimlerini gelecek nesiller için kalıcı bir etki yaratmak için kullanmayı umut etmektedir.

Çeviri Haberleri

Yıllarca devlet terörüne tanık olduğum için çok iyi bilirim. Ve şimdi onu ABD ve İsrail'de görüyorum
ABD, İsrail ile koordineli olarak Filistinlileri gizlice Batı Şeria'ya sınır dışı ediyor
Trump'ın anlaşılması imkânsız beş talebi
Filistinli tutukluları temsil etmenin imkânsız görevi: “Müvekkillerime yardım edemiyorum”
ABD sınır devriyesi bir vahşet kültüdür!