Bianca Peracchi’n WRMEA’da yayınlanan yazısı Haksöz Haber tarafından tercüme edildi.
Askeri ve gözetleme teknolojileri için bir test alanı olarak Filistin kavramı, son yıllarda giderek daha fazla ilgi görmektedir. Analistler ve araştırmacılar, işgal bağlamında geliştirilen sistemlerin daha sonra küresel ölçekte ihraç edildiğini ve polislik, sınır kontrolü ve savaş için “savaşta test edilmiş” araçlar olarak pazarlanmaya başlandığını belirtmektedir.
Friends Committee on National Legislation’ın Orta Doğu politikası yasama direktörü Hassan El-Tayyab, Filistinliler üzerinde test edilen İsrail teknolojisinin kullanımı ve bunun küresel etkilerine odaklanan bir çevrimiçi salonun moderatörlüğünü yaptı. 19 Nisan’da düzenlenen salon, Nonviolence International ve Voices from the Holy Land tarafından ortaklaşa düzenlendi; War Industry Resistors Network ise etkinliğin destekçisi oldu.
El-Tayyab için “savaşta test edilmiş” ifadesi bir metafor değil, bir mekanizmadır. “Filistin’i bir laboratuvar olarak tanımladığımızda,” dedi, “gözetim araçlarının, yapay zekâ hedefleme sistemlerinin ve silahların, işgal altında yaşayan sivil nüfus üzerinde herhangi bir rıza veya hesap verebilirlik olmaksızın nasıl test edildiğini ifade ediyoruz.”
Ve en önemlisi, bu araçlar orada kalmıyor, diye ekledi. “Gözetleme ve silah sistemleri, kendi polislik faaliyetlerimize, kendi sınırlarımıza ve kendi savaşlarımıza geri dönüyor.”
İsrailli-Amerikalı antropolog ve İsrail Ev Yıkımlarına Karşı Komite’nin direktörü Jeff Halper, bu gelişmeleri yerleşimci sömürgeciliğinin daha geniş çerçevesi içinde ele aldı. “Bir tür soykırım yapmadan gelip başka bir halkın ülkesini ele geçiremezsiniz,” diyen Halper, hem “kültürel soykırım”a hem de “fiziksel soykırım”a işaret etti; ikincisi bugün Gazze’de ve daha kademeli bir biçimde Batı Şeria’da gözle görülür durumda.
Halper’e göre bu, bir başlangıcı ve sonu olan geleneksel bir savaş değil. Bu yapısal bir durum. O buna “Filistin halkına karşı kalıcı bir savaş” diyor; bu savaş sadece silahlarla değil, kontrol etmek, gözetlemek ve “pasifleştirmek” için tasarlanmış sistemlerle de yürütülüyor. Direniş, diyor Halper, bu tarihin bir tesadüfü değil; onun içine işlenmiş. “Bunu yerleşimci sömürgeciliği olarak ele alırsanız, bir halkın kendi ülkesinin ele geçirilmesine direnmesi mantıklıdır.”
Jalal Abukhater, Kudüs’te bu gerçekliğin içinde yaşıyor. Filistinli yazar ve 7amleh (Arap Sosyal Medya Geliştirme Merkezi) politika yöneticisi olan Abukhater, “Bu gözetim rejiminin Filistinliler üzerinde ne kadar kontrolü olduğunu abartmak mümkün değil” dedi. Onun anlattığı şey, sadece kontrol noktaları veya hareket kısıtlamaları meselesi değil. Gözetimin artık günlük yaşamın en mahrem kararlarına kadar uzandığını açıkladı. Gazze’de ise, bir ailenin kendi evinde öldürülüp öldürülmeyeceğinin belirlenmesinde kullanıldığını belirtti. Hedef belirleme kararları, İsrail’in Filistin halkı hakkında topladığı büyük bir veri havuzundan beslenen makine öğrenimi yoluyla alınmaktadır.
Bunun etkisi hem fiziksel hem de psikolojiktir. Batı Şeria’yı defalarca ziyaret etmiş olan El-Tayyab, bu durumu yakından gözlemlemenin fiziksel bedelini şöyle anlattı: “Oraya her gittiğimde, çok stresli bir şekilde ayrılıyorum. Bu durum gerçekten insanın içine işliyor. Filistinlilerin nasıl bu kadar azimli olabildiklerini gerçekten anlayamıyorum.” Abukhater için bu azim şaşırtıcı değil, tam da meselenin özü bu. “Bizi o kadar korkutmak istiyorlar ki, harekete geçmeyi, direnmeyi ya da onlara karşı yazmayı bırakalım. Ama bu, bizim katılımımızı ve harekete geçme biçimimizi daha akıllı hale getiriyor.” İsrail’in denediklerini sıraladı: köyleri yok etmek, siyasi liderleri suikastla öldürmek, binlerce kişiyi hapse atmak. “Ama biz hâlâ buradayız ve yaşamımız hâlâ devam ediyor.”
Bu sistemlerin arkasındaki altyapı askeri nitelikte ve şirketlerin suç ortaklığını içeriyor. Abukhater, Microsoft, Google ve Amazon’un İsrail Savunma Bakanlığı ile sözleşmeleri olduğunu ve soykırım sırasında hizmet sağladıklarını söyledi. Hesap verebilirliğin bu şirketleri de kapsaması gerektiğini savundu. Ve baskı işe yarayabilir, özellikle de içeriden gelen baskı: çalışanlar örgütlenebilir, baskı teknolojileri üzerinde çalışmayı reddedebilir ve kamuoyuna seslenebilir. Bunun ötesinde, Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar, sıradan insanların elinde bulunan güçlü araçlar olmaya devam ediyor.
Oysa şirketlerin suç ortaklığı bir boşlukta gerçekleşmiyor. Bu durum, aynı dengesizlikleri pekiştirmek üzere tasarlanmış bir apartheid yasal çerçevesi tarafından destekleniyor. Halper, yakın zamanda onaylanan ve tasarımı gereği yalnızca Filistinlilere uygulanabilen İsrail’in terörle ilgili idam cezası yasası da dâhil olmak üzere bazı yasal düzenlemelere dikkat çekti. Filistinlilere karşı yerleşimcilerin işlediği ve belgelenmiş şiddet vakalarında, aynı yasa uyarınca mahkûmiyet kararının verilmesi fiilen imkânsız olacağını belirtti.
Yine de, tüm bu yapılar daha geniş kontrol mimarisinden izole bir şekilde var olmuyor. Bunlar, askeri güç ile sivil yönetim arasındaki sınırın kasıtlı ve tehlikeli bir şekilde ortadan kaldırıldığı bir sistemin parçası. Halper, “Tarihsel olarak, ordu ile iç güvenlik arasında, dış ile iç arasında net bir ayrım vardı” dedi. O duvarın yıkılmakta olduğu konusunda uyardı. İsrail’in durumunda, “askeri ve polislik sistemleri birdir.” Sonuç, onun “güvenlik devleti” olarak adlandırdığı, demokrasinin sadece isimde korunduğu, pratikte ise güvenliğin her şeyin üstünde olduğu bir yapıdır. “Demokrasiniz olabilir, ama güvenlik her şeyden üstündür.”
Her iki konuşmacı da farklı şekillerde, kabul edilemez olanın sıradan hale geldiği süreç olan normalleşmenin tehlikesine geri döndü. Halper, “İsrail apartheidinin normalleşmesine karşı bir kampanya olmalı” dedi. Abukhater için ise mesele açıkça küresel boyutta. “Soykırımın nasıl normalleştiğini ve hesap verme mekanizmalarının birdenbire hiçbir anlam ifade etmez hale geldiğini gördük.” “Tehlike, bunun başka yerlerde de sıradanlaşmasıdır.”
Filistin, dedi, sadece bir kriz değil. Bir uyarıdır. “Biz bir uyarıyız. Biz bir deney laboratuvarıyız. Bu tıpkı kanser gibidir; eğer görmezden gelinirse, şimdi müdahale etmezsek her yeri saracaktır.” Sonucu netti: “Bu uyarının duyulmamasına izin vermeyin. Şimdi harekete geçme zamanıdır.”
*Bianca Peracchi, Nonviolence International kuruluşunda iletişim ve program koordinatörü olarak görev yapmaktadır. İnsan hakları, özellikle de kadın hakları konusunda büyük bir tutkuya sahip olan Peracchi, bu tutkusu sayesinde Uluslararası İlişkiler alanında lisans ve yüksek lisans eğitimini Filistin’de kadınların öncülüğünde yürütülen şiddet içermeyen direniş hareketleri üzerine yoğunlaştırmıştır. Ayrıca Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları alanında yüksek lisans derecesine sahiptir.