1. YAZARLAR

  2. Akif Emre

  3. Seküler devletin şehitleri
Akif Emre

Akif Emre

Yazarın Tüm Yazıları >

Seküler devletin şehitleri

29 Mart 2012 Perşembe 07:27A+A-

Türkiye'de devlet-toplum ilişkisinin en önemli kırılma noktası olarak devlet-toplumun dinle kurduğu ilişkideki çarpıklık gösterilir. Devletin dinle kurduğu ya da tümüyle yok saydığı ilişki devlet-toplum ilişkisini de doğrudan etkileyerek adeta her iki taraf arasında kapanmaz bir açık oluşturdu. Dinle barışamayan devlet, toplumla arasındaki açık büyüdükçe, jakoben laikliğe, toplum mühendisliğine başvurdu.

Her iki çözüm modelinin, bizzat toplumla sorunlu olduğundan dolayı, açığı kapatmak yerine yeni çatışmalar, sorunlar üretmesi kaçınılmazdı. Bu krizi tahammül edilebilir, ertelenebilir bir soruna dönüştürme işi muhafazakar sağ iktidarlara tevdi edilse de onların toplumla kurdukları ilişki sahici temellerden yoksundu. Daha sağ muhafazakar iktidarlar, toplumla devlet arasındaki gerilimi yumuşatmak için, derin çelişkiyi ortadan kaldırmak yerine toplumun din algısıyla oynamayı, deforme etmeyi üstlendiler. Zaman içinde toplumun bilincinde, vicdanında, hafızasında yer eden din algısını 'protestanlaştırıp' sekülerize ederek, devletin dinle ilişkisini temelden değiştirmeden, dinin içini boşaltmaya, dinin bir tür profanlaşmasına katkıda bulundular.

Bu süreç tek başına devletlilerin yönlendirmesiyle gerçekleşmedi şüphesiz. Devletin sağ iktidarlar marifetiyle desteklediği, meşrulaştırdığı söylem; zamanın ruhu denilen "evrilmeyle" sarmaş dolaş halde bugüne gelindi. Dinle ilişkisini düzeltemeyen bir devlet yapısı toplumla din arasına girerek dini de toplumu da kendince modernleştirmeye, sekülerleştirmeye bilinçli olarak girişti.

Yaşadıklarımızı anlamlandırabilmek için sadece siyasal analizlerle yetinemeyiz. Karşı karşıya olduğumuz olguların çok boyutlu ve karmaşık olduğu ortada. Paradoksal biçimde devletin ve toplumun dinle barışması adına bir tür toplum mühendisliği ile dinin içeriğinin boşaltılması, sekülerleştirilmesi daha hafif tabirle 'muhafazakarlaştırılması', süreci doğru okumamızı engelleyebiliyor. Üstelik medya, aydınlar, muhafazakar siyasetçiler elbirliğiyle yürütülen bu muhafazakarlaşmanın dinin kendisi ile ne derecede ilişkili olduğunun sorgulanmasının önüne set çekmektedir.

Sonuçta toplumun kendi hakikati olan din ile sahih bir temas kurması, toplumun doğasının bozulması pahasına engellense de gelenekten tevarüs ettiği kutsallığı hiç elden bırakmayan devletin her şeyin üstündeliğinin tartışılması ertelenmiş oluyor. Cumhuriyet rejiminin ilkeleri toplumsal bir kazanım olarak devlet hanesine yazılıyor.

Devletin her fırsatta övündüğü laiklik ilkesine rağmen başı sıkıştıkça dini kavramlara, ritüellere, başvurması yeni bir olay değil elbet. Ne var ki yeni olan uluorta, dini kavramların bi,zzat muhafazakar kimliği ile bilinenlerce sekülerleştirilerek içeriğinin boşaltılması. Alamet-i farikası laiklik olan bir devletin din tanımı yaparak, dine müdahale etmesi yeni bir durum değil. Ancak bu tanımlamaların meşruiyet zemininin muhafazakarlar eliyle gerçekleştiriliyor oluşunun kafaları karıştırdığını ısrarla belirtmek gerek.

Söz gelimi devletin şehitlik tanımı yapmasının toplumsallaşma aracı olarak kullanılırken neleri tahrip ettiğinin farkında mısınız? Tümüyle dini bir kavram din dışı bir alana uygulanarak trafik şehidinden, sivil şehide uzanan bir yığın seküler kavram icat ediliyor. Devletin bunca yıl sürdürdüğü dinle mesafeli duruşunun meşruiyet testini yine bu kavramlara başvurarak aşma çabası değil midir?

İçeriği boşaltılması sadece devlet diliyle yapılmıyor elbet. Geçenlerde muhafazakar bir yazar "özürdilemeciliği" iyice abartarak, tersinden oryantalizme düşen, Endülüs üzerinden anakronik bir tarih yorumu yaptı. "Endülüs medeniyetini kuran Müslümanlar İspanya'ya zorla girmiş ve o nedenle de zorla çıkarılmayı, bugün yok edilmeyi hak etmişler" demeye getiren bir ifade kullandı. Bu söylem sadece cihad ile terörün birbirine karıştırıldığı bir özürdilemecilikten ibaret değil; İslam tarihini, yaşadığımız topraklardaki Müslümanlığın meşruiyetini de güya barışçıllık adına yok sayan bir tarih yorumu.

AB sürecinin başladığı günlerde muhafazakar bir milletvekili de hacca giderken "AB üyeliği için dua edeceğim" demişti. Yine AB'den sorumlu Bakan da kendince dini referans bularak durumu başka türden kurtarmaya çalışıyor: "Biz hanımı iş kadını olan bir peygamberin ümmetiyiz. Ancak maalesef bir dönem İslam temellerinden uzak kaldık." Ne oluyoruz? AB standartlarına yaklaştıkça İslam'ın temellerine mi dönmüş oluyoruz?

Din-devlet-toplum ilişkisinin normalleştirilmesi adına, dinin güncel devlet politikaları uğruna dindar görünümlü siyasete alet edilmesi itirazı karşısında verilecek cevap nedir?

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT