Özbekistan’ın hafıza siyaseti ve müzeleştirilen tarih

Özbekistan’ın hafıza siyaseti ve müzeleştirilen tarih

Yasin Aktay, Özbekistan’ın tarihî mirasını müze, turizm ve modern teknolojilerle yeniden görünür kılarken medeniyetin yalnızca seyredilen bir geçmişe indirgenmemesi gerektiğini ifade ediyor.

Özbekistan’da müzeleşerek temsil edilen tarih kime ne söylüyor?

Yeni Şafak / Yasin Aktay

Özbekistan’ın son zamanlarda benimsediği kültür siyasetinin belki de en iddialı örneğini Semerkant veya Buhara’da değil, Taşkent’te görmek mümkün. Hazreti İmam Külliyesi’nin yanı başında inşa edilen Özbekistan İslam Medeniyeti Merkezi, geçtiğimiz mart ayında kapılarını açmış. On hektarı aşan devasa kompleks yalnızca bir müze değil; kütüphanesi, yazma eser koleksiyonları, arşivi, araştırma ve eğitim birimleriyle İslam medeniyetinin hafızasını tek bir çatı altında toplamayı amaçlayan büyük bir proje. Merkezindeki 65 metrelik kubbenin altında yer alan Kur’an Salonu’nda meşhur Hz. Osman Mushafı sergileniyor. Belli saatlerde içinde bulunduğu muhteşem mimari tasarımlı bölümde gerçekleştirilen ışık gösterisiyle gökten bu Mushaf üzerine doğru akan Arapça harfler vahyin inzalini temsil ediyor. Bu temsil ise İslam öncesi Orta Asya’dan IX-XIII. yüzyıllardaki büyük ilmî yükselişe, Timurîler çağından modern Özbekistan’a uzanan kapsamlı bir tarih anlatısı kuruyor.

Aslında burası, Özbekistan’ın geçmişiyle bugün kurmak istediği ilişkinin adeta yoğunlaştırılmış bir özeti. Bîrûnî, Hârizmî, İbn Sînâ, Uluğ Bey ve daha nice âlimin ilmî mirası, yazmalar ve tarihî eserler son derece modern bir müzecilik diliyle; dijital ekranlar, interaktif uygulamalar, sanal sergiler ve görsel-işitsel teknolojiler eşliğinde ziyaretçiye sunuluyor. Nisan ayında Guinness tarafından “dünyanın en büyük İslam medeniyeti müzesi” olarak tescil edilmiş olması da projenin ölçeğini gösteriyor. Fakat tam da burada bu yazının temel sorusu bütün ağırlığıyla karşımıza çıkıyor: İslam medeniyetinin muazzam ilmî ve fikrî birikimini en ileri gösteri teknolojileriyle görünür hâle getirmek onu gerçekten yeniden canlandırmak mıdır, yoksa bir medeniyeti muazzam bir müzenin içinde seyredilebilir hâle getirmek midir?

Bence cevap ikisinden birini seçmek zorunda değil. Bir medeniyet elbette müzede yeniden kurulamaz; Bîrûnî’nin zihnini bir vitrinde, Mâtürîdî’nin düşüncesini dijital ekranda, Buhârî’nin ilmî titizliğini bir ışık gösterisinde yeniden üretemezsiniz. Hatta böylesine görkemli sunumlar bazen düşüncenin kendisini gölgede bırakabilir. İnsan müzeden “Ne muazzam bir medeniyetmiş!” duygusuyla çıkıp o medeniyetin ne düşündüğünü hiç merak etmeden yoluna devam edebilir. Aslında müzeleşmenin en büyük semantik tehlikesi budur: Medeniyetin eserlerini görünür kılarken onu meydana getiren zihni görünmez kılmak.

Ama hakkını da teslim etmek gerekir: Çağımızın dili büyük ölçüde budur. Görüntü, dijital teknoloji, müze, mimari, ışık ve deneyim üzerinden konuşan bir dünyada, asırlardır hafızanın karanlığına itilmiş bir medeniyetin yeniden görünür hâle gelmesi küçümsenecek bir şey değildir. Taşkent’teki bu muazzam merkeze giren genç, belki önce teknolojiden ve mimariden etkilenecek; fakat oradan “Bîrûnî kimdi?”, “Hârizmî ne yaptı?”, “Uluğ Bey’in Semerkant’ında nasıl bir bilim ortamı vardı?” sorularıyla çıkabiliyorsa müze görevini yerine getirmiş demektir. Çünkü müzenin vazifesi medeniyetin kendisi olmak değil, medeniyete açılan kapı olmaktır.

Aslında benzer bir izlenime daha yoğun olarak Semerkant’ta Registan Meydanındaki müzikli ışık gösterisinde gördük.

Akşam olduğunda üç muazzam medresenin karşısındaki meydan insanlarla doluyor. İnsanlar merdivenlere ve meydana oturuyor; telefonlar hazırlanıyor, kameralar açılıyor. Bir süre sonra yüzyıllardır orada duran medrese cepheleri devasa bir gösteri perdesine dönüşüyor. Renkler değişiyor, kubbeler başka renklere bürünüyor, minareler ışıkla yeniden çiziliyor. Tarih, mimari ve modern gösteri teknolojisi birbirine karışıyor.

Bu ışık gösterisi müzeleştirilen tarihin sosyolojik anlamı üzerine çok şey söylüyor. Herşeyden önce modern turizm geçmişi yalnızca ziyaret etmiyor; onu yeniden biçimlendiriyor. Bir medrese artık sadece içinde ders okutulmuş tarihî bir yapı değildir. Aynı zamanda fotoğraf çekilen bir fon, Instagram’da dolaşıma sokulan bir görüntü, birkaç dakikalık videoya dönüştürülen bir deneyim ve binlerce insanın aynı anda tükettiği bir gösteridir.

Walter Benjamin’in modern çağda sanat eserinin “aura”sının dönüşümünden söz ederken işaret ettiği mesele burada yeni bir biçimde karşımıza çıkıyor. Tarihî eser kendi mekânında durmaya devam ediyor ama onunla kurduğumuz ilişki değişiyor. Registan böylece gidilip görülen bir tarih olmaktan çıkıp belirli bir saatte başlayan, kalabalıkların beklediği, telefonların aynı anda havaya kalktığı bir olay hâline geliyor.

Üstelik gösteri meydanda sona ermiyor, asıl gösteri bundan sonra başlıyor. Binlerce telefonun hafızasına giren Registan birkaç dakika sonra Instagram’da, TikTok’ta, YouTube’da, WhatsApp gruplarında dünyanın dört bir tarafına dağılıyor. Böylece meydandaki seyirci aynı zamanda Özbekistan turizminin gönüllü yayıncısına dönüşüyor. İnsan sadece görüntüyü tüketmiyor; onu yeniden üretiyor ve dağıtıyor.

Küreselleşmenin en ilginç mekanizmalarından biri de bu değil midir? Yerel olanın küreselleşmesi için artık mutlaka büyük televizyon kanallarına veya pahalı tanıtım kampanyalarına ihtiyaç yoktur. Bir turistin kaldırdığı telefon bazen bir ülkenin en etkili tanıtım aracına dönüşebilir.

Nitekim Özbekistan’ın son yıllarda yaşadığı turizm artışı bunun daha geniş bağlamını oluşturuyor. Özbekistan İstatistik Komitesinin verilerine göre 2025 yılında turizm amacıyla ülkeye gelen yabancı ziyaretçi sayısı 11,7 milyona ulaşmış durumda. Bu sayede Özbekistan giderek daha görünür ve daha fazla ziyaret edilen bir ülkeye dönüşüyor.

Kuşkusuz mesele sadece ekonomi değildir. Turizm aynı zamanda bir hafıza ekonomisidir. Bir toplumun geçmişinden hangi şahsiyetleri seçtiği, hangi yapıları restore ettiği, hangi meydanları aydınlattığ, hangi hikâyeleri turistlere anlattığı ve hangilerini anlatmadığı… Bunlar kimlik politikalarının tipik tercihleridir.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsız devlet, kendisini hangi geçmişin devamı olarak anlatacaktı? İslam Kerimov döneminde Emir Timur, güçlü devlet ve bağımsızlık fikrinin başlıca sembollerinden birine dönüştürüldü. Timurî mirasın bu amaçla nasıl temsil edildiği, dönemin müzeleri ve kamusal anıtları üzerine yapılan araştırmalarda da gösteriliyor. Şevket Mirziyoyev döneminde ise aynı tarih anlatısı daha dışa açık bir kültür ve turizm siyasetiyle birleşti. Buhârî, Mâtürîdî ve Bahâeddin Nakşibend gibi isimler yalnızca geçmişin büyükleri olarak anılmıyor; araştırma merkezleri, ziyaret güzergâhları ve uluslararası tanıtım yoluyla bugünün Özbekistan’ını anlatan figürlere dönüşüyor. Devletin İslam Medeniyeti Merkezi için yayımladığı açıklama, bu mirası genç kuşaklara aktarma ve dünyaya tanıtma amacını açıkça ortaya koyuyor.

Ancak, burada çok ilginç bir tersine dönüş yaşanıyor.

Sovyet modernleşmesi yeni insanı inşa edebilmek için geçmişle, özellikle dinî geçmişle arasına mesafe koymuştu. Bugünün Özbekistan’ı ise geleceğini kurabilmek için tam tersine geçmişini yeniden çağırıyor. Ama çağrılan geçmiş artık eski biçimiyle geri gelmiyor. Registan’daki ışıklar bunun belki de en güzel metaforudur.

Yüzyıllar önce medreseyi görünür kılan şey orada okutulan ilimdi. Bugün onu görünür kılan şeylerden biri projektörlerdir. Bu cümleyi modern turizmin eleştirisi olarak söylemiyorum. Tam tersine, ışık gösterisinin son derece etkileyici olduğunu kabul etmek gerekir. Binlerce insanı bir tarihî yapının önünde toplamak, onların dikkatini birkaç yüzyıllık mimariye çevirmek başlı başına küçümsenmeyecek bir başarıdır. Belki o akşam orada bulunan çocuklardan biri ertesi gün Uluğ Bey’in kim olduğunu merak edecektir. Belki dünyanın başka bir yerinde videoyu gören biri Semerkant’a gelmeye karar verecektir.

Elbette sorun ışığın kendisinde değil; ışığın neyi aydınlattığındadır.

Burada özellikle tarihsel bir düzeltme yapmak gerekir. Meydanın bütünü tek bir hükümdarın veya tek bir dönemin eseri değildir. Uluğ Bey Medresesi XV. yüzyılın başında Timurî dönemde inşa edilirken Şîrdâr ve Tilla-Kârî medreseleri XVII. yüzyılda meydana eklenmiştir. Registan’ın bugünkü görünümü bile bize tarihin tek çizgili olmadığını anlatıyor. Aynı meydanda farklı yüzyıllar yan yana duruyor.

Bu şehirler yalnızca Özbekistan’ın değildir; yalnızca Timurîlerin de değildir. Türklerin, Farsların, Arapların, Müslümanların ve tarih boyunca buradan geçen farklı toplulukların birbirine değdiği büyük bir medeniyet kavşağıdır. Bu yüzden Buhârî’yi, Mâtürîdî’yi, Nakşibend’i veya Uluğ Bey’i modern millî sınırların içine hapsetmek onların tarihî büyüklüğünü küçültür.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir