1. YAZARLAR

  2. Vahdettin İnce

  3. Müslümanın Kavmi Ümmettir

Müslümanın Kavmi Ümmettir

Aralık 2001A+A-

Bütün varlıklar içinde sadece insan, eşyayı adlandırma yeteneğine sahiptir. "Allah Adem'e bütün isimleri öğretti." (2/Bakara, 31) ayetinde insanın atasına bu yeteneğin verilişine işaret ediliyor. Bütün insanlar Adem'in (a) çocukları oldukları gibi, bütün diller de Adem'e (a) öğretilen bu isimlerden doğmuşlardır. İnsanın yaratılışı gibi, dillerin yaratılışı da ilahidir. Bu nedenle doğallığını yitirmeyen dillerde, hatta dillerin tümünün orijinal yapısında yer alan isimlendirmelerin altında ilahi bir mesaj, rabbani bir yönlendirmenin olduğunu söyleyebiliriz. Bu diller, bu dillerin içerdiği kelimeler ve kavramlar Allah tarafından indirilen vahyin taşıyıcısı, pratikteki bütünleyicisi, vahyin düşünsel kalıplarıdır. Dolayısıyla vahyin dili ile vahyin muhatap aldığı topluluğun dili arasında tam bir uyum olmak durumundadır. Bu yüzden vahiy, toplumların sosyal hayatlarının tevhid inancından sapan yönlerini ayıkladığı gibi, dillerin aksayan taraflarını onarma işlevini de görür. Çünkü fıtri orijinalliğini yitirmiş bir dil, ilahi mesajı taşıma fonksiyonunu icra edemez.

Kur'an, gerçekleştirdiği çok yönlü tashih hareketiyle sosyal hayatta ve inanç alanında çeşitli açılımlara yol açarken, dilde de vahiyle örtüşen özgün bir terminoloji oluşturdu. Bu özgün terminoloji kullanıldığı sürece, müslümanlar ile vahiy arasındaki iletişimde bir sorun yaşanmadı. Bir bütün olarak müslümanlar, kapasiteleri oranında bilgilenme atanında büyük mesafeler kat ettiler. Sorunları doğru algılayıp doğru çözümü önerme hususunda tarihin başka hiçbir döneminde görülmeyen parlak başarılar elde ettiler. Bugün müslümanlar bu başarılardan uzak bir görünüm sergiliyorlarsa, bunun bir nedeni, kendi terminolojilerini ya yitirmeleri veya ortaya çıkan nesnel durumu kuşatan, vahiy menşeli yeni bir terminoloji oluşturmamalarıdır. Düşünce alanındaki, vahyi doğru anlayıp amacına uygun bir pratik gerçekleştirmedeki yetersizliğimizin ana sebeplerinden biri de budur. Böyle bir terminoloji, kendimize özgü bir dil oluşturamadığımız için de bize yabancı, şirk ile yoğrulmuş düşünce ortamlarından ithal edilen kavramlarla nassı anlamaya, tarihimizi yorumlamaya, pratiğimizi biçimlendirmeye çalışmak gibi bir garabete düşüyoruz. Bundan arta kalan durumlarda ise, orijinal kavramlarımıza ithal anlamlar yüklemek yanlışını işliyoruz.

Vahiy ile literatür arasında uyumsuzluk sorunu yaşanmadığı ilk dönemlerden sonra, dildeki özgün anlamı gibi, vahyin belirlediği nesnel çerçevesi de seçilemez hale gelen kavramlardan biri de "kavim" kavramıdır. Hayatımızdaki etkisinin önemi bakımından bunun tashih edilmesi gereken bir kavram olduğunu düşünüyoruz.

Dolayısıyla işe, Arapça orijinli bir kavram olması hasebiyle, kavim kavramının gerisindeki Rabbani yönlendirmenin izlerini, Arap dilinin temel kaynaklarında aramaya çalışacağız.

Dillerin çoğunda, özellikle Arapça'da insanlık, bir şahıs gibi tasavvur edilir. İnsanlığın bütünü içinde oluşan kümelere de bir şahsın bedeninin organlarına verilen isimlerden biri verilir. Arap tasavvurunda insanlığın her bir kümesi bir bedenin organı gibidir. (el-Müfredat, sh.130 b-t-n md.). Bir küme insanlığın bütünü içinde hangi organın işlevini görüyorsa, ona, o organın adı verilir.

Söz gelimi, Arap tasavvurunda, bir adam insanlık bütününün veya herhangi bir topluluğun ayağı konumundadır. Bu yüzden Araplar, ayak anlamına gelen "er-riclu" kelimesinin türediği (r-c-l) kökünden adam demek olan "er-raculu" kelimesini türetmişlerdir.

Bir adamın görme organına 'ayn' dedikleri gibi, bir topluluğun gözde kimselerine, eşraftan olan faziletli kimselere de 'ayn' demişlerdir. Bu isimlendirmede, söz konusu kimselerin toplumun dışa açılan gözleri olduklarına ilişkin tasavvur esas alındığı gibi, gözün bütün organlar içindeki ayrıcalığı ve üstünlüğü de esas alınmıştır. (Lisan-ul Arab, a-y-n md.).

Toplumun lideri, başı konumundaki kimse, bedendeki baş gibi tasavvur edilmiş ve baş anlamına gelen "er-re'su" kelimesini türettikleri (r-e-s) kökünden başkan, lider anlamına gelen "er-reis" kelimesini türetmişlerdir.

Araplar, kafatasının dış saldırılar karşısında koruyucu bir kalkan ve sert bir kabuk işlevini görmesinden hareketle "kabile"ye kafatası kemiğinin ismini vermişlerdir. Bu adlandırmada kafatasının beyin gibi hayati bir organı koruması göz önünde bulundurulmuştur. (Lisanu'l-Arab, q-b-l md, el-Müfredat sh. 654).

Esas konumuz olan "el-kavm" kelimesi 'karne' fiilinin mastarıdır. 'Karne' ise, kıyam etmek, ayak üzerine dikilmek, dik durmak anlamına gelir. Bir topluluğa kavim denilirken, bedenin bu özelliği göz önünde bulundurulmuştur. Bu, organik bir isimlendirme değil, niteliksel bir isimlendirmedir. Dolayısıyla bu adlandırmada hem bireyin toplum içinde maişetini temin etmesi ve güvenli bir hayat sürdürmesi, dolayısıyla ezilmeden ayakta durması, hem de toplumun başka topluluklar karşısında bu anlamda ayakta durması esas alınmıştır. Ayakta durma bir hal, bir tavır olduğu için, bu halin gerçekleştirilmesine elverişli hemen bütün insan kümelerine kavim denilmiştir. Her kişinin kavmi, onun taraftarları ve aşiretidir (Lisan-ul Arab, q-v-m md.). Dikkat çekici husus, bir kimse için, herhangi bir topluluğun kavim olarak nitelendirilebilmesi için soy birliğinin zorunlu koşul olarak görülmemiş olmasıdır. Taraftarlık gibi ortak bir amacı simgeleyen bir olgu, birlikte yaşama ve muaşeret etme esasına dayanan toplumsal bir küme olan aşiret (el-Mizan, Tabatabai, c.15. sh. 328) olgusu kavim kavramının nesnel karşılığı olarak gösterilmiş olmasıdır, ki her ikisinde de soy birliği yok değilse de, olmazsa olmaz bir koşul da değildir. Buna göre, aileden başlayarak ümmete kadar bütün topluluklar, bireyin bu halini gerçekleştirmesine uygun ortam oluşturmaları hasebiyle kavim olarak nitelendirilebilirler. Bir insan, nerede kıyam edebiliyorsa, hangi topluluk içinde dik durabiliyor, onurunu koruyabiliyorsa, onun kavmi orasıdır. Bunun için soy birliği gerekli öğelerden biri olsa da, temel bir yanılgı olarak kabul edildiği gibi tek öğe değildir. Nitekim kaynaklardan anlaşılacağı gibi, kavim kavramı mutlaka ve zorunlu olarak aynı soydan gelen kimseler için kullanılmamıştır.

İnsanın pratik yaşamı da bunun somut bir kanıtıdır. Dünyaya geldiği andan itibaren insan, kendini koruyucu, himaye edici bir ortamda bulur. İlerleyen yaşına paralel olarak ilişkileri ve ilgileri geliştikçe koruyucu toplumsal kümelerin de geliştiğini, mahiyet değiştirerek çeşitlendiğini görür. İnsan bunlar sayesinde dik durur, kıyam eder. Aile, kabile, aşiret vb. kümelerin her biri insan için kavim sayılırlar. Fakat hayat bir süreçtir. Akıp gitmektedir. İnsan da bir kökten doğup dal budak salan bir varlıktır. Dolayısıyla çok yönlü, ilişkileri karmaşık ve çeşitlilik arzeden insanın aynı anda birçok kavme sahip olması gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Pratik hayat tek değil, çok kavimliliği dayatır. Zorunlu olarak ve mutlaka soy birliğini tek koşul olarak öngörmez. İlişkinin ve bağlamın niteliğine uygun bir kavmiyet olgusunu doğurur. Yani dilde olduğu gibi pratik hayatta da kavmiyet bir nitelik, bir duruş ifade eder.

Kur'an-ı Kerim de kavim kavramı açısından soy birliğinin bir zorunluluk olmadığına, kişinin yukarıda işaret ettiğimiz halini gerçekleştirdiği bir topluluğun, soydaşları olmasa da onun kavmi olabileceğine işaret etmektedir. Örneğin Hud Suresi 70. ayet ve benzeri ayetlerde Lut kavmi diye isimlendirilen toplulukla Lut peygamberin fa) soydaşları olan Keldaniler değil, İbrahim peygamberle (a) birlikte yurdundan göç ettikten sonra yerleştiği Filistin'de yaşayan bir topluluk olan Sodom halkı kast edilmektedir. Kur'an'da kavim kavramı aynı soydan gelen topluluk anlamında kullanıldığı gibi, pratik hayatın yukarıda işaret ettiğimiz nesnel durumlarıyla örtüşen anlamlarıyla da kullanılır. Dil ve pratik hayatta kavim kavramı ve kavim olgusuyla ilgili olarak tespit ettiğimiz çeşitlilik, Kur'an'ın akışı içinde de gözlemlenebilir.

İnsanın fiili yaşamı, Kur'an'ın tasviri ve Arap dilindeki bu kavramın gerisindeki tasavvur böyle olmasına karşın, vahiyle ve fıtrat diliyle ilişkisi olmayan düşünce sistemlerinin etkisi sonucu kavim kavramı, zorunlu olarak aynı soydan gelen insanların oluşturdukları topluluk şeklinde algılanmıştır.

Bugün tedavülde olan bütün kelimelerin, bütün adlandırmaların Rabbani özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü şeytan ve yardakçıları münzel vahye müdahale edip kelimeleri konuldukları yerden kaldırıp tahrif ettikleri gibi (4/Nisa, 46), kevni vahyin ürünü olan dilleri de zihniyetlerine hizmet edecek şekilde biçimlendirmeye, Rabbani yapısını tahrif etmeye kalkışmışlardır. İndirilen vahyin arasına kendi karanlık dünyalarının ürünü fikir ve sistemleri karıştırmaya çalıştıkları gibi (22/Hac, 52), bir tür vahiy olan dillere de şeytani zihniyetlerini yansıtan kelimeleri, bir dayanağı olmayan adlandırmaları karıştırmaktan geri kalmazlar. Fakat yüce Allah, münzel vahyin arasına karıştırılan şeytani mesajları ayıkladığı gibi (22/Hac, 52) dillerin ilahi yapısına yabancı müdahaleleri de dillerin fıtri sistemlerini işleterek işlevsiz hale getirir.

İnsan, teoride ve pratikte, ilk aşama için gerekli olan kan bağına dayalı kavim sınırı içinde kalırsa, varoluş misyonunu bir noktada durdurmuş olur. Hazırlık aşamasında edindiği deneyimleri büyük insanlık ailesiyle paylaşmamış, bencil davranmış olur, bu yüzden de verimsiz olur. Bir bakıma sürecin dışında kalır. Bu, fıtratın ve vahyin insan için öngördüğü yeryüzünü imar etme amacına da aykırı bir durumdur. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim, insan için, aile, kabile, aşiret, ulus gibi zorunlu kavimler silsilesinden geçtikten sonra, daha geniş bir kavim çerçevesi çizer. İnsanın, ilk aşama kavimlerinin dar dünyasına takılıp kalmamasını, evrensel bir kavim dünyasına açılmasını öngörür. "Allah, Kabeyi, (...) insanların belini doğrulttukları, kıyam ettikleri bir yer kıldı." (5/Maide, 97) ayeti, kavim kavramının evrensel boyutlarını çizmektedir. Diğer bir ifadeyle, son merhalede müslümanın kavminin, ümmeti olduğunu göstermektedir.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR