1. YAZARLAR

  2. Can Özbilen

  3. Kapitalist Yıkımcılığın “Doğal” Limiti

Kapitalist Yıkımcılığın “Doğal” Limiti

Mayıs 2005A+A-

nsanların bizzat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki, Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın, belki yaptıkları işten dönerler." (Rum, 30/41)

18. yüzyılın ortalarından itibaren egemen olan ve günümüze kadar çeşitli biçimler alarak gelen sanayi-kapitalist üretim ve tüketim tarzı neticesinde içinde yaşadığımız çevre ve atmosfer yavaş yavaş dengesini yitirmeye, küresel iklim değişikliği ve bölgesel olarak yakinen hissedeceğimiz küresel ısınma etkisini göstermeye başlamıştır.

İnsanoğlu, yeryüzündeki serüvenine başladığından beri ilk defa iklim değişimine neden olabilecek azgınlık sınırını aşmıştır. İnsana "esfeles safilin" ile "ahsen-i takvim" dereceleri arasında istediği yerde durma özgürlüğü tanınmıştır. Ama insanlardan bir kısmının bugün için şeytanileşmede geldiği boyut, diğer tüm insanları da etkileyecek düzeydedir. "Onlar egemen olurlarsa, yeryüzünde dengeyi, kültürü/ürünü ve nesli bozmak/tahrip etmek için çalışırlar" (Bakara, 2/205) ayetindeki "onlar"ın iktidarının pratiği ve bu iktidarın vahameti gözler önündedir.

İklim sistemi, yeryüzünde neredeyse tüm ilişkilerin tarihsel ve güncel şekillenişinde, insanlık tarihinden başından beri çok önemli ve temel bir rol oynamıştır/oynamaktadır. İklim, bitki örtüsünü, verimli-verimsiz alanları, canlıların ve insanların yeryüzünde dağılımını, kavimlerin göçlerini, yeryüzünde konumlanışını, kültür yapılarını, birbirleriyle tarihi ve güncel ilişkilerini, gerek doğrudan gerek dolaylı olarak etkileyen bir faktördür. İklim yapısında olabilecek çok ufak değişimler dahi, tabiata insan için büyük sayılabilecek değişiklikleri getirmekte, bunlar da toplulukların sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel dengesini değiştirebilmektedir. Bu değişiklikler, uluslararası ilişkilerden göçlere, savaşlardan sağlık sorunlarına, ekonomik ilişkilerden gelir bölüşümüne kadar insani olan tüm alanları kapsayabilecek kadar önemlidir. Yeryüzünde -şu an için bozulma eğilimi gösterse de- mevcut iklim yapısını oluşturan gelişmeler Kuzey Atlantik ve Arktik bölgede başlar. Bu bölgede buzulları besleyen okyanus suyu kuzeye çıktıkça soğur. Ve dolayısıyla ağırlaşır. Yeni akıntılarla bölgeye daha güneyden nispeten daha ılık su geldiğinde ağırlaşmış ve soğumuş olan su dibe iner ve deniz dibinde kendine yol bularak bir tür devasa nehir oluşturur. Bu nehir güneye doğru binlerce kilometre yol aldıktan sonra doğuya dönüp Hint ve Pasifik okyanuslarına karışır. Kuzey Atlantik ve Arktik bölgelerde azalan suyun yerini ise güney bölgelerden gelen sıcak su doldurur. Bu da "gulfstream" denilen sıcak su akıntısını ortaya çıkarır. Güneyden kuzeye çıkan bu sıcak su akıntısı, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika bölgelerinde iklimi yumuşatıp havayı ılımanlaştırır. İşte bu döngü binlerce yıldır dünyanın iklimsel dengesini oluşturmaktadır. Doğal hayat, bitki örtüsü ve buna bağlı olarak canlılar bu standart iklim yapısına göre yeryüzünde konumlandırılmışlardır. İnsanlar ticari ilişkilerinden sınırlarına kadar neredeyse tüm ilişkilerini bu sistemi dolaylı yada doğrudan etkileneni olarak şekillendirmişlerdir.

Fakat insanoğlu, sanayi devriminden sonra kapitalist kitlesel üretim mekanizmalarını devreye sokunca üretim, büyüme ve birikim adına insana ve doğaya ait kullanabileceği ne varsa, hesapsızca, düşüncesizce, giderek artan ve hızlanan tarzda kullandı, talan etti. Liberal-kapitalist zihniyet, yapısı ve dünyaya bakışı gereği her şeyi bir üretim girdisi olarak düşünür. Onlar için, sermaye de, doğal kaynaklar da enerji kaynakları da, toprak da, hava da, insan emeği de, bilgi de sadece bir üretim faktörüdür. Bir üretici -kapitalistin tek düşüncesi bu faktörlere sahip olmak ve üretim sonunda kar etmektir. Onun gözünde insan hayatı da dahil olmak üzere her şeyin maddi bir değeri vardır. Bir bölgede bir kaynak tükenirse (orman, su, enerji kaynağı, insan emeği, sermaye…) başka bir bölgeden temin edilir. Önemli olan o an için kar edebilmek, birikimini arttırabilmek, karını birikimine katıp yeniden üretebilmek, rekabet edebilmek, büyümektir. Dünya, doğa, atmosfer, toprak, diğer canlılar, kültür, ahlak, insan, gelecek nesiller önemli değildir. Eğer son dönemlerde bu unsurlardan bazılarının üretimde ve tüketimde, zihniyet gözünde nispeten önemli bir yere geldiği düşünülüyorsa, korunması gereken faktörler öne çıkarılıyorsa, bu kapitalist ilişkiler ağının sürdürülebilirliği amacıyla, kısa dönem karlarından feragat edip, uzun dönemdeki karlılığı düşündükleri içindir.

İhtiyaç harici üretimci ve tüketimci ekonomi anlayışı 18. yy. dan itibaren yeryüzündeki enerji kaynakları üzerinde aşırı bir baskı ve talep oluşturmuştur. Çünkü enerji olmadan üretim, üretim olmadan ekonomi, ekonomi olmadan da liberal-kapitalist çark işleyemez/işlemeyecektir. Devletlerarası pek çok ilişki bu talebe göre şekillendi. Enerji kaynakları ve bu kaynakların aktarım yolları önem kazandı. Bunun için, dünya savaşları yapıldı/yapılmakta, sınırlar değiştirildi, iktidarlar belirlendi/ belirlenmekte.

1999 yılında dünya günlük petrol talebi 75.6 milyon varildi, 2003 yılında bu rakam 79.1 milyon varile yükseldi. Petrol talebinde gün geçtikçe artan bu miktarın ne ifade ettiğini anlamak için, 99-2003 seneleri arasındaki 3.4 milyon varillik artışın, İran'ın günlük petrol üretimine eşit olduğunu bilmemiz bir kıyas için veri olabilir.

Dünya üzerinde şu anda günlük petrol talebinin %25'i ABD'ye aittir. Uluslararası enerji ajansı önümüzdeki 20 yıl içinde dünya petrol talebinin günlük 120 milyon varile çıkacağını tahmin etmektedir. Ayrıca sanayi-üretimde kullanılan ve küresel ısınmaya neden olan fosil enerji kaynakları sadece petrolden de ibaret değildir. Petrol, doğal gaz, kömür gibi kullanıldığında çeşitli gazlar açığa çıkaran yakıtların şu an dünyada kullanım oranı şöyledir:

2000 yılında küresel enerji tüketimi içinde petrol tüketimi, %39 ile birinci sıradadır. Doğal gaz tüketimi %23'tür. 2030 yılında ise küresel enerji tüketimi içinde petrol tüketiminin %38 olacağı, doğal gaz tüketiminin ise %28'e yükseleceği tahmin edilmektedir. Buradan da anlaşıldığı gibi 2000 yılında %62 olan petrol artığı doğal gaz tüketimi, 2030 yılında artarak %66'ya ulaşacaktır. Bu artış sınai büyümeye bağlı bir artıştır. II. Dünya Savaşı'ndan bu yana insan nüfusu ikiye katlanmasına rağmen enerji kullanımı 4 kat artmıştır. Büyüyen ve büyümesini muhafaza eden ekonomiler bu artışın nedenidir. (1999-2003 yılları arasında petrol talebini ABD %2.7, Fransa %1.6, Kanada %7.2, Çin %28.9, Güney Kore %5.5 arttırmıştır. Tüm felaket öngörülerine rağmen ABD gibi sanayileşmiş ve Çin gibi sanayileşmekte olan ülkeler gerek mevcut ekonomilerini ve milli gelirlerini koruyabilmek gerekse de ekonomi ve gelirlerini büyütebilmek için petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarını her geçen gün daha fazla talep etmektedirler. Bu da küresel ekonominin önümüzdeki yıllarda da petrol, doğal gaz, kömür gibi kullanıldığında atmosferde sera etkisi yapan bunun sonucunda küresel iklim değişikliğine neden olan yakıtlara bağlı olacağını göstermektedir.

Sanayi üretiminde yine sanayiye bağlı olarak büyüyen ulaşım sektöründe ve ısınmada artarak kullanılan fosil enerji kaynaklarından atmosfere yayılan karbondioksit, metan, klorofloro carbon gibi altı çeşit gaz atmosferde zaman içinde yoğunlaşarak sera etkisi oluşturmaktadır.

Güneş ışınları, dünyayı ısıtmasıyla, yukarıda bahsettiğimiz küresel iklim yapısının oluşumunda en önemli etken konumundadır. Karalar ve denizler, güneşten gelen bu ısının ve enerjinin bir kısmını yeniden atmosfere yansıtır. İşte sorun da burada başlar. Sanayi üretiminde kullanılan fosil enerji kaynaklarının atmosfere yaydığı başta karbondioksit olmak üzere altı çeşit gazın atmosferde yoğunlaşması, bir "sera"nın camları gibi etki göstererek aşağıdan yükselen sıcak havanın bir kısmının atmosferin soğuk üst katmanlarına geçişini ve dolayısıyla soğumasını engeller. Böyle olunca da atmosferin üst katmanları gittikçe daha da soğumaya, alt katmanları ise gittikçe daha da ısınmaya başlar. Artan ısı Arktik ve Kuzey Atlantik bölgelerindeki buzulları eritmeye başlar. Erimeye başlayan buzullar, artık güney denizlerinden kendisine doğru eskisi kadar ılık su çekemez olur. Güneyden kuzeye su akışı yavaşladığı ve atmosferdeki ısı arttığı için deniz suyu sıcaklığı da artar.

Küresel iklim sistemini oluşturan döngü yavaşlar. Neticede, doğal hayatın dengesi bozulur, meteorolojik olaylar dengesizleşir. El-nino türü yıkıcı kasırgalar sıklaşır. Şu an, kutup bölgelerindeki ve dünyanın diğer bölgelerindeki (Himalayalar'daki buzullar dahi) buzullar giderek artan bir hızla erimektedir. Sera etkisi; dünyanın bir çeşit can fanus içine hapsedilmesi sonucunu göstermektedir.

Bu etki sonucunda; 1870'den bugüne, denizlerdeki sıcaklık ortalama 0.3°C, 1750 sanayi devriminden itibaren yeryüzünün ortalama ısısı 0.8°C artmıştır. 2013'e kadar bu artışın minimum 2°C olacağı tahmin edilmektedir. İklim değişikliği üzerine hükümetler arası panel (1-PCC)'in 2001 raporuna göre 2050 yılına kadar 4.5°C'lik bir sıcaklık artışı beklenmektedir. Dünya iklim bilimcileri raporunda dünya tarihinde, yani son 10 bin yıldan beri görülmüş en sıcak 7 yılın son 10 yılda kaydedildiğini ve çok daha yüksek sıcaklıkların önümüzdeki yıllarda beklenmesi gerektiğini belirtmektedirler. Bu değişimin nedeni olan gazların atmosfere salınımı ise her geçen gün artarak devam etmektedir. 1958'de 1 metre küp hava 315 ppm karbondioksit içerirken, 2004'de 1 metre küp havada 379 ppm karbondioksit tespit edilmiştir. İlk yıllarda artış yıllık 1 ppm iken, 2003-2004 arası artışı 3 ppm olmuştur. Sonuçta bu ısınma aklımıza gelebilecek tüm canlıların yaşam alanlarını daraltarak, günümüzde var olan pek çok türün neslini tüketecektir. Avrupa kıtasının ortalama ısısı zaman içinde 14.5°C düşecek, İngiltere ve Kuzey Amerika şu anki Sibirya iklimine geçiş yapacaktır. Raporlara göre günümüzde her yıl yaklaşık 27 bin canlı türünün nesli tükenmektedir. Güney Asya'daki mercan kayalıklarının % °60'ı 1998 yılındaki -küresel ısınmaya bağlı kasırgalardan- El-nino sürecinde, soğuk minerallerle yüklü okyanus suyunun, ılık ve zengin olmayan sularla karışmasıyla, balık ve diğer deniz canlılarının sayısındaki azalma sonucunda zarar görmüştür. İklimsel değişime bağlı olarak mercanların %60'ı yok olmak üzeredir. Bu değişiklik 1 PCC verilerine göre o bölgelerde yaşayan toplam 1 milyar insanın hayatını çeşitli yönlerden olumsuz etkileyecektir. Gelinen noktada Himalayalar'daki dev buzullar erimeye başlamıştır. Ve her yıl 6 metre alçalmaktadır. Bir süre sonra Çin ve Hindistan'da büyük yıkımlara neden olabilecek sel felaketlerinin kaçınılmaz olması yüzyılın ortalarına doğru ise, bölgeyi besleyen, Himalayalar'dan doğan nehirlerin kuruması sonucunda kuraklık, açlık, salgın hastalıklar beklenmektedir. ABD'de bulunan "Atmosfer Araştırmaları Merkezi" bilim adamlarına göre, atmosfere yayılan gazların emisyonunun durdurulması veya yavaşlatılmasında ne kadar geç kalınırsa, iklimdeki değişmelerin de o kadar büyük olacağı belirtilmektedir. Bu araştırmayı yapan ekipten Gerald Meehl, gaz seviyelerinin beş yıl önce sabitlenmiş olması halinde bile, bu yüzyılın sonunda küresel ısının 0.5°C artmış, deniz seviyesinin de 11°C yükselmiş olacağını, Grönland'daki buzulun tamamen erimesi durumunda deniz seviyesinin 7 metre, Antartika'nın batısındaki buz kütlesinin erimesiyle 5 metre daha yükseleceğini vurguladı.

İşte şu an dünya böyle bir tehlike altındadır. İklim yapısındaki ve doğal dengedeki bozulmaya bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyo-ekonomik, siyasi ve kültürel etkiler ise ayrı ayrı pek çok dengenin bozulmasına, mevcut uluslararası ilişkilerin belki de yeniden inşasına kadar varabilecek bir sürece neden olacaktır.

Bu konuda, en basitinden; önümüzdeki yıllarda bazı bölgelerde çatışmaların ve savaşların kaçınılmaz olacağını örnek olarak verebiliriz. ABD Kara Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Enstitüsünden Steven Metiz ve Raymond Miller'in hazırladığı Mart 2003 tarihli "Geleceğin Savaşları ve Geleceğin Savaş Alanları" adlı raporda; su kaynakları ve verimli toprakları ele geçirme gayretlerinin yeni savaşların önemli bir nedenini oluşturacağı belirtilmektedir.

Günümüzde dahi su sıkıntısı yaşayan bazı alanların, küresel ısınmaya bağlı olarak zaman içinde iyice kuraklaşacak olması ve bu alanlara yenilerinin eklenecek olması, doğal olarak bu bölgelerdeki insanların, su kaynaklarının olduğu, tarım yapılabilir bölgelere göç etmesini zorunlu kılacaktır. Afrika, Ortadoğu, Akdeniz çevresi ve Güneydoğu Asya'da bu süreçle 700 milyon ile 2.8 milyar arasındaki bir nüfusun kuraklıktan etkilenebileceği tahmin edilmektedir. Afrika'da çöller giderek yayılmaktadır. Tarım yapılabilir alanların daralmasıyla beslenme sıkıntısı giderek önem kazanacaktır. Tüm bunlara bir de deniz seviyesinin yükselmesi sonucunda yaşadıkları ülke yada bölgeleri terk etmek zorunda kalacak olanları eklersek (örneğin; Hollanda diye bir ülkenin olmayacağı öngörülmektedir), yüz milyonlarca insanın gelecekte "iklim mültecisi" durumuna düşeceğini söyleyebiliriz. Bu göç alan bölgeler üzerine baskı demektir. Tüm bunlar uluslararası ilişkiler başta olmak üzere, medeniyetler, kültürler arası çatışma demektir. Su kaynaklarını elinde tutan ülkelere karşı uluslararası baskının artması, sürecin öne çıkan unsuru olacaktır.

O halde tüm bunlara neden olanlar kimlerdir. Tüm insanlık gelinen bu süreçte suçlu ilan edilmeli midir? Müfsitler kimlerdir?1 Küresel ısınmaya neden olan etkenlere ortaya çıkaranların ekonomik verilerine kabaca göz atmamız dahi suçluları işaret edecektir.

 Atmosfere yılda 23 milyar ton karbondioksit yayılmaktadır.Uluslararası Enerji Ajans'ının 2002 verilerine göre bu karbondioksit emisyonuna %24 ile nüfusu dünya nüfusunun %4'ü olan ABD, %13.6 ile nüfusu dünya nüfusunun neredeyse %20'si olan Çin, %6.2 ile nüfusu dünya nüfusunun %2.3'ü olan Rusya, %5 ile Japonya, %4.2 ile Hindistan, %3.5 ile Almanya neden olmaktadır. İngiltere'nin katkısı %3 iken Türkiye'nin katkısı %0.9'dur.Diğer bir bakış açısı ile; her bir Amerikalı atmosfere 6 ton, her bir İngiliz 3 ton, her bir Çinli 0.7 ton, her bir Hintli 0.25 ton karbondioksit yaymaktadır. Kanada'nın 1980'den beri emisyonu %20 artarken,Türkiye 1990'dan beri atmosferi %65 daha fazla karbondioksit ile zehirlenmiştir. BM'e göre Atmosferde ki karbondioksit miktarının %80'i sanayi ve ulaşım kaynaklıdır.

 Görüldüğü gibi küresel iklim değişimi ve ısınmaya neden olan gazların atmosfere yayımında sanayileşmiş ekonomiler ve onlarla rekabet edebilmek adına hızla büyümekte olan Çin, Hindistan gibi ülkeler öne çıkmaktadır. Her şeyi ekonomi, endüstriyel gelişmişlik, modernleşme, kentleşme olarak gören, insanların mutluluğunu veya mutsuzluğunu tüketebilme katsayılarıyla ölçen, çevreye, doğaya, kültüre, insana verdiği zararın farkında olmayan/umursamayan, rekabet ile yatıp piyasa verileri ile uyanan bir zihniyetin insanlığa verebileceğinin bunlardan farklı olabileceğini ummak saflık olsa gerekir. Kişi başına düşen karbondioksit miktarı ile ABD'nin başını çektiği bu ülkeler, bu ülkelerin transnasyonel şirketleri ve şirket yöneticileri , maliyetlerini düşük tutmak adına, küresel rekabet adına, karlılık adına, karlarını finans piyasalarında katlama adına, tüm insanlığı, tüm canlıları, uluslararası ilişkileri gözlerini kırpmadan tehlikeye atabilmektedirler. Işin en ironik yanı ise, Globe Scan tarafından her yıl 20'yi aşkın ülkede 20 binden fazla kişi ile görüşülerek gerçekleştirilen çevre araştırması "International Environmental Monitor Survey"in son kamuoyu araştırmasında, atmosferi (%24 ile) en çok karbondioksitle kirleten ve küresel ısınmanın baş müsebbibi ABD'nin vatandaşlarının %58'inin iklim değişikliğini bir tehlike olarak görmemesi ve bu değişimin nedenini halkın %37'sinin dini ve doğal nedenlere bağlaması olsa gerekir. ABD'lilerin sadece %17'si iklim değişikliğinin nedenini insan kaynaklı olarak görmektedir. Gidişatı tehlikeli bulan Amerikalı sayısı ise nüfusun sadece %11'idir.

İnsanoğlu; günümüzde durmadan daha çok tüketiyor, durmadan daha çok üretiyor. Her bir ekonomi şuursuzca büyümeye çalışıyor, elinden ne gelirse yapıyor. Sonuçta, dünya, çevre, yer ve gök tükeniyor, tahrip oluyor. Her gün yeni yeni ihtiyaçlarımız olduğunu kavrıyoruz (!) arabamız varken daha yenisini talep ediyoruz, onun için daha çok çalışıyoruz. Eskisiyle aynı işlevi gördüğü halde telefonumuzu bir yeni modeliyle değiştirmek için can atıyoruz. Bunların bir zorunluluk olduğu telkin ediliyor. Biz de bunun böyle olması gerektiğine kendimizi ikna ediyoruz. Her bir üretimin alternatif bir maliyeti olduğu düşünülmüyor, bilinmiyor. Talep ile artan üretim neticesinde, tükenen kaynaklar, kirlenen-yok olan çevre, nesli tükenen canlılar, çıkan ve çıkabilecek savaşlar, dökülecek insan kanı her geçen gün yoksullar aleyhine daha da bozulan gelir dağılımı sosyal adalet ve daha pek çok şey düşünülmüyor. İnsanlar sadece sorgulamadan, düşünmeden, kapitalizmin "tüket" emrine itaat ediyor. Geçmiş ve gelecek yok sayılıyor, anlık isteklerin esareti yaşanıyor. Her üretimin insana emeği sonucunda ortaya çıktığını, nice yılların bilgi birikiminin sonucu olduğunu ve en önemlisi her ürün için enerjiye ihtiyaç duyulduğunu, kullanılan her bir birim enerjinin küresel kirlenmeye etkisi olduğunu, enerji kaynaklarının kontrolü için şu an dahi Müslüman kanı döküldüğünü ve dökülmek için yollar arandığını düşünmek zorundayız. Herkesten biraz daha fazla biz düşünmek zorundayız. Çünkü bu oyundan en çok etkilenenlerden birisi de biziz.

Bizler Müslümanlar olarak; liberal düşüncenin telkinleri sonucunda geldiğimiz noktayı sorgulamak, düşünce dünyamıza sirayet etmiş yanılgılardan vahyi kılavuz edinerek sıyrılmak zorundayız. Günlük hayatın koşuşturması içinde (tam da sistemin istediği-yönlendirdiği doğrultuda karmaşıklaşan2 iyi ve kötünün ayırt edilemediği, eğri ve doğrunun iç içe geçtiği, özü itibariyle hiç değişmeyen kapitalizmin temel yasasını, ulusal da olsa, uluslararası boyutla da olsa; birilerinin refahı ve zenginliğinin, başkalarının sefaleti ve yoksulluğu pahasına gerçekleşmek zorunda olduğu gerçeğini görmeliyiz. Bunun bu sistemin olmazsa olmazı olduğunu unutmamalıyız.

Yine, Müslümanlar olarak bu hayatta pek çok hususta dilediğimiz gibi davranamayız. Dilediğim gibi düşünürüm, dilediğim gibi hareket ederim, dilediğim gibi tüketirim, "kime ne" diyemeyiz. Bizler Allah ile ahitleştiğimizin şuurunda olmalıyız. İsrafın da yeryüzünde dengeyi bozucu davranışta bulunmanın da, bulunana müdahale etmemenin de ve burada sayılamayacak pek çok şeyin yasak olduğunu hatırlamalıyız. Bizler yerin ve göğün tüm mülkünün Allah'ın olduğuna iman ettiğimiz için Müslümanız. Elimizde tuttuklarımızın sahibinin kim olduğunu bilerek yaşamak durumundayız. Şuayb (a) ile kavminin malikleri (mülk sahibi-egemenler) arasındaki tartışma konularından birinin de kişinin iktisadi alanda dilediği gibi davranıp davranamayacağı hususunda olduğunu ve bu insanların "… mallarımız hususunda dilediğimiz gibi davranıp davranamayacağımızı sana namaz/salat'ın mı emrediyor?"(5) (5-11/87) diye sorduğunu içinde bulunduğumuz bu süreçte sıkça hatırlamalıyız.

İnsanlık, tarihte belki de hiç olmadığı kadar asli sorumluluklarının ve yaratılış amacının uzağına sürüklenmiş durumdadır. İnsanlar sistemin önlerine çıkardığı karmaşa içinde, yönünü kaybetmiş bir şekilde her geçen gün gerçek ve olması gereken dünyadan biraz daha uzağa savrulmaktadır.

Gerçeğin, hakkın, adilliğin ne olduğunu bilenler olarak biz Müslümanlar, şu an küresel anlamda yeryüzünde başka hiçbir alternatife yaşam hakkı vermeyen tarzda egemen, Neo-liberal kapitalist sisteme; bu sistemin yapısı gereği tarihsel süreçte ve günümüzde neden olduğu birbiriyle ilintili tüm olumsuzluklara; kendi bekası ve işleyişinin meşrulaştırılması, sorgulanmaması adına insanlara zihni karışıklıklar sonucunda kabullendirdiği veya dayattığı sosyal, siyasal, dini, kültürel ve düşünsel tüm mekanizma ve kabullere küresel boyutta karşı koyuşu ve muhalefeti gerçekleştirmeli, eleştirilerimizi sistemin tüm hayatı kapsayan yansımalarına, ama özellikle ekonomik ilişkiler ağına, çarpık zihniyetine, adaletsiz ve sömürücü üretim-paylaşım sistemine yöneltmeliyiz.

Bizlere; insana, kainata, dünyaya yaklaşımımızda egemen zihniyet ile taban tabana zıt bir konum biçen İslami bakış açımız, felsefemiz bu kökten karşı çıkışta en büyük dayanağımız olmalıdır. Elimizdeki vahyi, günümüzdeki düşmanını ve davranışlarını tanımada kılavuz edinmeliyiz ki, "şeytanın adımlarını takip edenler" durumuna düşmeyelim. Bizler, insanı yaratıcıya kulluğunu ispatlamak üzere sınanan, Allah'a kulluğunu yaşamın her alanında göstermesi gereken bir varlık olarak görürken onlar insanı doğum ve ölüm arasında istek ve arzularıyla hareket eden her türlü otoriteden bağımsız, dilediği gibi davranma özgürlüğüne sahip birey olarak görür ve ilahlaştırır. İlahlaşan ve hayatın merkezine kendini koyan "özne" olarak, yeryüzünde dilediğini yapması, tüm davranışlarını, bireysel faydasını azamiye çıkaracak tarzda ayarlaması, bu ayarlamada gerekirse maddi ve manevi her unsuru tahrip etmesi kaçınılmazdır. Önüne çıkan her şeyi tüketmesi kaçınılmazdır. Her şeyi, düşüncesizce, doymak bilmezce tüketen toplumlar. Ürünü, doğayı, atmosferi, emeği, ömrünü, kültürü, düşünceyi… sorgusuz sualsiz tüketen toplumlar. "Tüketim toplumları"

Bugün dünya nüfusunun %20'si, yani 1.3 milyar insanın günlük geliri 1 doların altında, dünya nüfusunun %50'sinin yani 3.25 milyar insanın günlük geliri ise 2 doların altındadır. Ortalama bir Amerikalının yıllık geliri 40 bin dolar, ortalama bir AB vatandaşının yıllık geliri ise yaklaşık 27-28 bin dolardır. AB ve ABD vatandaşları haricinde dünyanın geri kalanında bunlar kadar tükettiğini, çevreyi tahrip ettiğini, atmosferi kirlettiğini düşünecek olursak yapılan hesaplamalara göre; dünya kaynakları böyle bir talebe ve baskıya en fazla 1 hafta dayanabilir. Yani, çevre, atmosfer, su, tarımsal ürün 1 hafta içinde yok olmakla karşı karşıya kalma durumuna geliyor. Böyle bir durum yani tüm dünya insanlarının ortalama bir Amerikalı kadar tüketmesi tabii ki imkansızdır; ama, birilerinin üretim ve tüketim çılgınlığının, refah seviyesinin, nelerin pahasına gerçekleştiğini anlama açısından çarpıcı bir kriter sayılabilir.

Bu örneğin gerçekleşmesi mümkün değildir. Fakat, kısa süre içinde ihtimal dahilinde olabilecek başka tehlikeli gelişmeler de yok anlamına gelmemektedir.

Çin ekonomisi korkunç bir büyüme göstermektedir. Çin bu hızla büyümeye devam ederse doğal kaynaklar üzerinde ciddi bir baskı oluşacaktır. Örneğin önümüzdeki 5 yıl içinde dünya alüminyum üretiminin %25'ini, bakır üretiminin %27'sini talep eder duruma gelecektir. Eğer Çinliler de aynı Amerikalılar kadar ev hayvanları için harcama yapmaya başlarlarsa (ABD'de ev hayvanları için yılda 36 milyar dolar harcanıyor) AB vatandaşı çocuklar kadar dondurma yerse (AB'de 1998 yılında dondurma için 11 milyar dolar harcandı), ABD ve AB kadar enerji talep ederse sonucun hiç de iç açıcı olmayacağını düşünebiliriz. Görülebileceği gibi sadece Hindistan ve Çin'in dahi ABD kadar büyük bir ekonomik seviyeye ulaşması dünyayı yaşanamaz bir hale getirmeye yetip de artacaktır.

O halde refah seviyesi yüksek AB ve ABD gibi ekonomiler, diğer gelişmekte olanlara zenginleşmeyin diyemeyeceğine göre; gelişmekte olan ülkelerde, madem dünya hepimizin yüksek refah seviyesinde yaşamamızı kaldıramıyor, o zaman siz biraz fakirleşin, biraz da biz zenginleşelim diyemeyeceğine göre bu gidişin sonuçsuz olacağı sürdürülemeyeceği ortadadır.

Dünya, adaletsiz de olsa, zenginlik bir grup azınlığın elinde toplansa da, belli bir üretim ve tüketim limitinin üzerini taşıyamıyor. İnsani olarak da, doğal olarak da taşıyamıyor. Ama medya bunu görmediği ve göstermediği gibi, insanlara hala daha fazla tüketim yapmayı, daha fazla üretim yapmayı telkin ediyor. Şirketler, şirketlerinin büyümesi ve güçlenmesi için, büyümenin önündeki engelleri aşabilmek için, siyasi otorite üzerinde daha fazla etkin olabilmek için, devletler, devletlerinin güçlenebilmesi için, diğerleriyle rekabet edebilmesi için, ayakta kalabilmek için, uluslararası ilişkilerde söz sahibi olabilmek için her yolu deniyor, gözleri hiçbir şey görmüyor. Savaşlar, iklim değişikliği, doğal felaketlerin kapıyı çalması, insanların susuzluktan, açlıktan ölmesi, atmosferin tabakalarının delinmesi, ölümcül hastalıkların artması kapitalizm için bir şey ifade etmiyor. Fakat göstermelik olarak bazı girişimler ortaya konuyor.

Kapitalist-liberal dünya 1945 sonrası soğuk savaş döneminde, bloklar arası sürtüşme ortamında sömürülen ve yoksul üçüncü dünyayı "kalkınmacılık", sömürgeleri "özgürlük" uygulamalarında nasıl desteklediyse ve kendi içinde de "refah devleti" anlayışını bloklaşmanın ortadan kalktığı zamana kadar istemeye istemeye nasıl uyguladıysa (1980 sonrası neo-liberal anlayış hakim olmuştur); tabiatla olan sürdürülemez ilişkilerinde de yine istemeye istemeye, yetersiz ve anlamsız da olsa bazı değişiklikler yapması gerektiğini fark etmiş, sorunu yok etmekten uzak, olsa olsa uygulandığında (!) bir müddet daha erteleyecek bazı uygulamalar geliştirmiştir.

Bu amaçla 1992 yılında Rio de Janerio'da yapılan "İklim Değişikliği Çerçeve Konferansı"na katılan ülkeler sera gazı yoğunluğunun sabitleştirilmesi gereken 'iklim sisteminde tehlikeli değişim yapmayacak seviye' kavramında anlaştılar. 1997'de Japonya'nın Kyoto şehrinde 160'dan fazla ülkenin katılımıyla tartışılan bu seviye "1990'daki atmosferdeki sera gazları miktarının %5,2 daha altı" olarak belirlendi. Ve "Kyoto Protokolü" adıyla imzaya açıldı. 16.02.2005 tarihinde 141 ülkenin imzasıyla yürürlüğe girdi. Protokole göre her ülkenin belirlenecek bir oranda emisyonunu azaltması gerekiyordu. Örneğin AB ülkeleri -son katılanlar hariç- %8'lik bir indirimi taahhüt etti. AB şu anda emisyonunu %2-3 azaltmış durumda.

ABD başkanı G. W. Bush ise 2001'de iktidara geldikten sonra ilk icraat olarak Bill Clinton'un imzaladığı protokolü reddettiğini açıkladı. Neden olarak da Çin ve Hindistan'ın anlaşmadan muaf tutulmasını gösterdi. ABD ile birlikte Avustralya ve Türkiye de imza atmayan ülkelerden.

ABD bu protokole uymadığı için küresel çapta en iyi ihtimalle %2 oranında bir azalma tutturabilecek. Bu da zaten tutturulsa bile bir anlam ifade etmeyecek olan 5.2'nin çok altında bir oran. Bilim adamlarına göre küresel ısınmaya acil müdahale için emisyonun şu an %60 oranında azalması gerekiyor. Öngörülen bu oran şu anki dünya ekonomisinin çökmesi üretim yapamaz olması anlamına geldiği için duyulmak dahi istenmemektedir.

Üretim ve tüketim üzerine kurulu endüstriyel ve finansal tüm ekonomik sistemler uçuruma doğru sürüklenmekte ve kendileriyle birlikte dünyayı da çözümsüzlüğe çekmektedirler. Çözüm için çözümün detayları ve analizi için ekonomik anlamda konuşulabilecek, kuşatıcı bir formül şu an için ortaya konulabilmiş değildir.

Tüketim toplumundan çıkışı düşünmeye; ilahlaşmış ve başına buyruk davranan insanın ne ve kim olduğunu kavraması ile başlanmalıdır. İnsanın asli misyonunun ve sorumluluklarının farkına varması, etrafında gördüğü, elinde tuttuğu veya idare ettiği hiçbir şeyin sahibinin/malikinin kendisi olmadığını iyice bilmesi, kendi üzerinde güç sahibi, her şeye hakim ve nizam sahibi bir iradenin olduğunu unutmaması gibi gerçeklerin idraki gerekir. Bu düşünsel zemin üzerine bina edilecek; israfçı olmayan, planlı ve sosyal adaleti gözetici bir iktisat anlayışının kurgulanması ile ekin ve nesil korunabilir.

Dipnotlar:

1- Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde "biz ancak ıslah edicileriz" derler. (Bakara, 2/11)

2- "Onlardan gücünün yettiği kimseleri davetinle şaşırt… onları yaygaraya boğ, mallarına, evlatlarına ortak ol, kendilerine vaatlerde bulun…" (İsra 17/64)

Bu yazı toplam 2013 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR