5 Nisan'da Adapazarı Kültür Merkezi'nde eski TKP (Türkiye Komünist Partisi) Genel Sekreteri Nabi Yağcı'nın verdiği "Herkesin İstediği Gibi Yaşaması Mümkün mü?" başlıklı konferansı izleyen arkadaşımız Murat Aydoğdu, konferansı Haksöz-Haber için değerlendirdi:
BİR ARADA YAŞAMAK
Murat Aydoğdu / Haksöz-Haber
Türkiye'de belirli bir dönemin siyasal kutuplarından TKP'nin, geçiş dönemi ve son genel sekreteri olduğundan, dinlemeye değer bulduğum bir konferanstı. Ayrıca benim açımdan, girdiğimiz yeni süreçte, Taraf gazetesinden yazıları ile aktif katılımı, hala gündeme etkisini gösteriyordu. Asıl gayem konferans konusunda da vurgulanan bir arada yaşama kavramına Ergenekoncu olmayan Sol'un bakışlarından birini yakalamaktı.
Nabi beyin konferansından yakaladığım anekdotlar:
"TKP davasında yargılanırken, komünist ideolojiyi cansiperane savunurken Doğu Bloğu'nun çöküşü üzerimde travmatik etki yaptı.
Hapis döneminde bir dönem kavga ettiğimiz Sağ ve Dindar kesimin bizimle aynı kaderi paylaştıklarını, bundan da bizi birbirimize kırdırdıklarını fark ettim.
60 ihtilali öncesinde, bize DP'nin gençleri kıyma makinesinde öldürdüklerini söylediler ve inandık. Bizim için Rum, Yunanlı, Ermeni vs düşmandı, Kürt diye bir şey bilmiyorduk.
İnsanların zihinlerinin Tabula Rasa (boş bir kâğıt) olduğu, bunun çocukluk döneminden itibaren doldurulduğu söylenir. Gerçekte böyle değil, bizim zevklerimiz, kültürümüz algımız genlerimize kadar işlemiş bir süreçtir, daha doğduğumuzda bazı yargılarla dünyaya geliyoruz. Bunun değişmesi zaman ve süreç alır.
Bir arada yaşamanın kökleri halkımızın kendi tarihinde, Anadolu kültüründedir. Üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları, tarih boyunca birçok ulusa ev sahipliği yapmış, üç farklı dine mensup insanları üzerinde barındırmıştır. Türk'ten Kürde, Ermeni'den Süryani'ye kadar çeşitli milletler Anadolu topraklarında kavgasız, gürültüsüz uzlaşma içinde yaşamışlardır. Demokrasi söylemlerinden yoksun olan bu insanlar tarihte nasıl bir arada yaşamayı bilmişlerse, günümüzde de demokratikliğin savunulduğu bu topraklarda uzlaşma için bir arada yaşamayı başarmanın zor olmayacağı düşüncesindeyim. Nazım Hikmet de bunun farkında olup Bedrettin'e uzanan bir çalışma yapmıştır. Anadolu kültürünün tarihinde 40.000 çeşit kültürün geçişine/yaşamasına bağlıdır, bu bir kültürler mozaiği olarak tanımlanır. Ben bunu mozaik olarak değil ebru olarak tanımlamak istiyorum, zira mozaik keskin kenarlı ve parçaları birbirinden bağımsızdır. Buna karşılık ebru kenarları geçişken olup her renk kendi kimliğini oluştururken diğerinden etkilenir ve ondan bir ton alır. Anadolu halklarının tarihinde sadece İslam, Hıristiyanlık gibi kültürlerin değil, çok daha fazla kültürün etkisi vardır ve bunun yanında tasavvufun hoşgörü ortamı oluşturduğunu fark ettim, bununla özellikle ilgileniyorum.
Halkın geniş kesimlerine ulaşmamız gerekti, komünist kelimesi ise halkta olumsuz bir imaja oturtulmuştu, bu kelimeyi kullanmamaya karar verdik ve bu bizim için üzüntülü bir süreç oldu.
Sınıf savaşımı Türkiye için mümkün değil, yine bu nedenle Aybar, köylü kavramına dikkat çekti. Marks da liberal ekonomiyi, komünist ekonomiye tercih eder.
Sivil anayasa ile demokratikleşme adına önemli adımlar atılıyor ve sivilleşme adına önemli mesafeler alınıyor. Türkiye'nin önemli sorunu askeri yönetimdir, yeni anayasa taslağı yetersiz de olsa askeri yargının etkisini azaltıyor ve ben evet diyeceğim. Gönlümde yepyeni bir anayasa var, örneğin Venedik Kriterleri şiddete karışma harici, parti kapatmayı onaylamıyor. Kürt ve Türk olayını da şahsım adına söyleyeyim bakış açısı ile alakalı bir durum olarak nitelendiriyorum."
Doğrusuyla yanlışıyla değerlendirmeler yapan bir insanı izledik. Konferansın soru kısmı başladığında yeni TKP'li bir gencin itirazı ile karşılaştık. Benzer bir tepki Altan'ın konferansında da gelmiş, Altan'ın derdinizi anlatın diye söz vermesi ile 3-5 dakikada pilleri bitmişti. Genç dersine hazırlıklı gelmiş olacak ki, elindeki metinden uzun bir söylev verdi. Temel argümanı "Liberalizmden tasavvufa bir sürü kavram kullandınız, buna karşılık sınıf savaşımından hiç söz etmediniz. 12 Eylül'den önce kullanıldığınızı söyleyerek devrimci mücadeleyi hafife aldınız." sözleri ile Nabi Yağcı'ya cevap hakkı vermeden, bütün devrimci-ilericileri salonu terk etmeye çağırdı ve 20-25 kadar genç salonu terk etti. Metodik tartışmalarını Marksist kesimin iç işleri olarak algıladığımdan sadece bizi ilgilendiren yönlerini düşündüm. Gençlerin, kullanıldık ifadesini kabul etmemeleri oldukça doğaldı, zira bu durumda Ergenekon'un arkasında durmaları bir anlam ifade etmezdi. Nabi Yağcı'yı aforoz etmeleri de kendi mantıkları açısından doğruydu, bu da devrimci mücadele tarzının bir gereğiydi, ama bunu yaptıkları mekân (her kesimin katıldığı bir konferans) ve özellikle konu (Bir Arada Yaşamak Mümkün mü?) çok ilginç bir zemin tezadıydı. Ayrıca Yağcı'nın liberalizm, Anadolu tasavvufu vs kavramına karşı çıkarlarken, son zamanlarda kendilerini ifade ettikleri ulus (nation) kelimesi çıkışlarının teorik temellerini de yıkıyorlardı. Yağcı ne kadar liberal ise bunlar da o kadar nasyonal sosyalist oluyorlardı. Nabi Yağcı'nın ise kişilik olarak tavrı hoştu: "Ben bunları hak ediyorum. Gençliğimde benzer tepkileri gösterdim."
Sonrasında salondan söz alan konuşmacılar beni bazen karamsarlığa ittiler. Kimisi, sol mücadele tarzı açısından uzun söylevlerde bulundu. Kimisi kendi tespitleri ve bunların herkes tarafından kabul edilen mutlak doğrularmış gibi uzun uzun açıklamalarda bulundu. Nabi Bey'in söylemlerinden umut görmüş olan başka biri, önce kendi İslam anlayışı sonra Osmanlı üzerinden çözümün kendilerinde olduğunu söyledi.
Konferans sonunda daha az bir grupla Kent Konseyi binasına geçtik. Burada daha seviyeli bir münazara bekliyordum. Ama sözü alanın hatip olduğu zemin kaymamış, daha da pekişmişti. Tasavvuf üzerinden tebliğler, Anadolu'nun Türkleştirilmesi üzerinden milliyetçilik yapanlar ve Ergenekoncular kadar sığ olmasa da sol mücadele tarzı üzerinde tartışmalar diyalog ve bir arada yaşama konusunu askıda bıraktı. Benim önemsediğim düşünsel planda köklü, pratikte ise yapılması gerekenler konuşulmadı.
Sormak isterdim: "Demokrasi, liberalizm/özgürlükçülük, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, militan olmayan laiklik vs bunlar sizin kabul ettiğiniz değerler. Biz Müslüman olarak farklı kökten gelen, ama insani (fıtri olarak tanımlıyoruz) değerlerle bir yere kadar birlikte olabileceğimiz konumlar olmasına karşılık, bu kavramları kullanmıyor ve ortak değer yargısı olarak kabul etmiyoruz. Bu şekilde bir yaklaşım sizin için ne ifade ediyor?" Birbirimizin varlığını kabul etmenin yanında kültürümüzü ve daha önemlisi değer yargılarımızı karşılıklı anlayışa sunmayı isterdim.
Diğer yandan, Nabi Bey'le diyaloga girmek mümkün iken, dayatılan bir değerin onu ikna edeceğini mi umuyoruz? Bu değer dayatıcıları, Nabi Bey'in ideolojik ve felsefi temellerine vakıf olsalar daha iyi olacak. Hadi bunları bilmiyorlar diyelim, kendi değerlerini safiyane oluşturmayınca biraz sığ kaçıyor. Bunları önemsememe rağmen, orada diğer konuşmaları küçümsememin bende kibir oluşturacağı korkusu ile bu konulardaki diyalogu başka buluşmalara erteledim. Bu, bir iki olumsuzluğa rağmen, konferansa katılımda değişik kesimlerin varlığı karşılıklı iletişim açısından iyi gelişme, dinamik düşünüldüğünde gelişmeye müsait yapı bana olumlu geldi.
Benim kanaatimce, Nabi Yağcı ciddi bir değer arayışındadır. Bu değer arayışı Aybar'da da ortaya çıkmış ve aforoz edilmişti. Aybar'ın köylülük kavramı tutmamıştı, çünkü Marks'ın öngörüsü olan proloteryanın belli merkezlerde yoğunlaşmış bir potansiyeli varken, kırsal kesim merkezi otoritenin etki sahasında olup muhafazakârdır. 19 yy Rus Narodnikleri (köylü ayaklanmacıları) bunun acısını gördüler. 1970'li yıllarda kır devrimcisi olmak üzere yola çıkan gençler de bunu canları ile ödedi. Kuşkusuz Aybar şiddet içermeyen kitlesel siyasi bir mücadele öngörmüştü ve Narodnik ya da 70'li yılların romantikleri gibi değildi. Buna rağmen muhafazakâr kırsalı yanına alamadı. Nabi Yağcı evrensel değer yargısı arayışı ile Anadolu kültürüne yöneliyor. Evrenselliği çiğnememek içinde, Anadolu'nun kültürlerin buluşma yeri olmasından yola çıkıyor. Benim ilgimi çeken bir husus da eklektik bir kavram olarak İslam'ın temelinde bulunmayan tasavvufun Nabi Bey'i etkilemesiydi. Benzer etkiyi Garaudy'de de gözlemiştik ve bunu Batı kültürünün çöken paradigmasına karşı değer arayışı olarak görüyorum. Nabi Bey ciddi bir değer arayışında mı, yoksa pragmatik/çıkarcı ve popülist/halkı etkileme niyeti ile mi hareket ediyor bunu belki de zamanla göreceğiz.
Diğer yandan fiili bir çatışmaya girmiş Kürdistan coğrafyasında da problem çözümü ufukta henüz görülmüyor. Gerek Nabi Bey'in Kürt kimliğini kabulü, gerekse onlarla diyalog çabaları kayda değer. Ama ilginç bir nokta var: Venedik kriterlerine göre, ancak şiddete bulaşan kurumların kapatılabileceği söyleniyor. "Ben kurumsal yapımı tamamladım, Fırat'ın altında da benim sözüm geçiyor, şiddeti ilk başlatan da Türkiye Devletidir, burada ise devlet/güç benim ve TC'yi kapatıyorum." diyen bir hareket var. Kendi mantığı içinde yürütülen bu durum temelde farklı zihniyet oluşturuyor ve bu halde onlara karşı söyleyecek bir şeyiniz yoktur. Buna karşılık bizim İslami kimliğimiz açısından, Türk-Kürt kesimleri arasında siyasal akımlara nazaran çok daha fazla ortak değer yargıları var.
Evet, değer yargılarımız tamamen farklı kök ve mecralardan geliyor. Ama aynı topraklarda yaşayan bizler birbirimizi tanımamız gerekir. Nabi Yağcı'nın bugün liberallerle yan yana görüntüsünün(!) arkasındaki arayışı görmeden ve onun kendi değerlendirme kriterlerini dikkate almadan yapılan hain edebiyatı ya da karşı cenahtan tebliğ çalışması havada kalır. Pratikler üzerinde ise önemli olan bir arada yaşama ve diyalog başlangıç çalışmalarıdır.

