Mazlum-Der İstanbul Şubesi 28 Şubat'ın 12.yıl dönümünde İstanbul Bilgi Üniversitesi, Dolapdere Kampüsü'nde "Darbeler ve Olaylar" başlıklı bir program düzenledi. Bir çok öğrenci, yazar ve akademisyenin katıldığı konferansta, Türkiye'nin tarihinde kara bir leke gibi duran darbe süreçleri konuşuldu. 2 Oturum şeklinde gerçekleşen programa ilgi büyük oldu.
Program, "27 Mayıs 1960 Darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Darbesi ve 28 Şubat 1997 Postmodern Darbesi"ni anlatan bir belgesel gösterimi ile başladı. Belgesel sonrasında yapılan takdimden sonra 1. oturum gerçekleştirildi.
Tarihçi-Yazar Dr.Ragıp Zarakolu, Akademisyen- Yazar Mümtaz'er Türköne, Araştırmacı- Yazar Ömer Laçiner, Prof. Dr Yasin Aktay ve Yazar İhsan Eliaçık "Darbeler ve Olaylar" başlığı altında tebliğlerini sundu. Oturumda Av. Muharrem Balcı başkanlık yaptı.
Zarakolu: "Türkiye'de halk darbeler karşısında dik durmayanları sevmiyor!"
İlk sözü alan Dr. Ragıp Zarakolu, 1961 sonrasında çıkan sol hareketten bahsetti. Altmışlı yıllardaki İslami hareketin uyanış sürecine de değinen Zarakolu, 1960'lara kadar sağ partilere yakın tavır sergileyen İslamcı hareketin, bu tarihten sonra ilk defa bir yol ayrımına gittiğini ve kendi çizgisini kendi inanışları doğrultusunda oluşturmaya başladığını söyledi. Zarakolu, 2000'li yıllarda Ecevit'e yönelik olarak askerden gelen baskılara ve hükümetin silik tavrına dikkat çekerek, "Türkiye'deki halk kesimleri darbeler karşısında dik durmayanları sevmiyor ve seçimlerde cezalandırıyor. Ecevit de bunlardan biridir" dedi.
Türköne: "Generaller öyle entrikalar peşindeler ki, Bizans'a taş çıkartırlar!"
Mümtaz'er Türköne ise asker çocuğu olduğunu ve abisinin de asker olduğunu hatırlatarak, babasının konuyla ilgili bir sözünü şöyle anlattı: "Babama sorarlardı, 'napıyor çocuklar okuyor mu' diye. Babam şöyle cevap verirdi 'Okuyan okur, okumayanı subay yapıyoruz.' Türköne arından bir askerden duyduğu fıkrayı paylaştı: "Bir albay hastalanıyor, hastaneye kaldırıyorlar. Doktorlar albayın beynini çıkarıp küveze koyuyor. O sırada bir subay gelip Albay'a Paşa olduğunu haber veriyor. Asker fırlıyor yerinden ve gitmek için hazırlanıyor. Doktorlar gidemezsiniz beyninizi geri takmamız lazım deyince, Paşa olan Albay cevap veriyor; "artık ona ihtiyacım kalmadı."
Askerlerin ülkeyi yönetme konusunda meslek olarak en cahil kesim olduğunu kaydeden Türköne, askerlerin en çok ekonomiden korktuklarını çünkü ekonomiden bir şey anlamadıklarını ifade etti. Türköne, buna rağmen nasıl bu kadar kolay harekete geçmeye meyilli olduklarını sorarak, "Türkiye'deki generaller öyle entrikalar peşindeler ki, bu kurguladıkları entrikalar ile Bizans'a taş çıkarırlar. Böyle generaller oldukça çok bir şey değişmeyecektir" dedi.
Laçiner: "Güçten arındırılmış bir toplum oluşturmalıyız!"
Türköne'nin ardından söz alan yazar Ömer Laçiner, askerlerin savaşta düşmanın saldırılarına karşı kendilerini korumak ve saldırıda bulunanı öldürmek için eğitildiğini belirtti. Bir toplumda var olan uyuşmazlığın birlikte yaşayarak ve medeni araçlarla bunu sağlayarak aşılması gerektiğini kaydeden Laçiner şöyle devam etti: " Bir toplum ne kadar güçten arınmış olursa, o ölçüde medenileşir. Biz medeniliği şiddet araçlarının ne kadar geliştiğine bakıp değerlendirmiyoruz. 'Atom Bombası ürettik ne güzel, ne kadar gelişmiş ve medeniyiz' demiyoruz. Güçten arınmış bir toplum oluşturmadıkça mutlu ve huzurlu olamayız. Tarih algımız da bu yönde şekillenmiş, hangi meydan muharebesi olmuş bunları öğreniyoruz. Ama kültür tarihi öğretilmiyor. İnsanı insan yapan özellikler üzerinden anlatmıyoruz çünkü kendi varoluşunu askeri güçte gören bir zihniyet mevcut."
Laçiner konuşmasında şu konulara da değindi: "Türkiye toplumu bin yıldır bu coğrafyada bulunmasına rağmen, beraber oturduğumuz insanlarla ilgili düşmanca şeyler düşünebiliyorsak o zaman biz de sorun yok mudur?" diye soran Laçiner, "İran'a sırtımızı dönmüşüz, Kürtlere, Araplara. Türk milliyetçiliği buna sebep olmuştur. Ve bir paranoya oluşturmuştur, her an onlar bizi arkamızdan vuracak sanıyoruz. Türk olmakla övünüyoruz. Oysa övüneceğimiz şeyler kişilik özelliklerimizdir, kimliğimiz burada belirlenir. Esmer, sarışın, kadın, erkek, Kürt, Alman olmam benim seçimim değil ki. Bu yüzden değiştirme imkanı olmayan bu tür özellikler ne yerinme, ne de övünme kaynağı olabilir. Korkularımızın kaynağı da, genellikle tarihte müdahale edemeyeceğimiz şeylerdir. Araplar bize ihanet etti diyoruz. O zaman hepsi düşman deyip kestirip atıyoruz. Bunu öneren kurumların başında da ordu geliyor. Bizi düşmanlık ve korkunun hakim olduğu bir dünyaya itiyor. Özgüveni gelişmeyen korku içinde yaşayan bir toplum olduk. Darbeler de bunun kaynağı."
Eliaçık: "İlkolkul, orta okul yetmezmiş gibi, bir de hapishanede resmi ideoloji dersleri gördük"
İhsan Eliaçık ise, darbe zamanında bir yıl süreyle hapiste kaldığını belirterek,"İlkolkul, orta okul yetmezmiş gibi bir de hapishanede resmi ideoloji dersleri gördük"dedi. Hapishane girişinde, çavuşun sağcı mısın, solcu musun sorusuna Müslüman'ım cevabına sinirlendiğini "biz gavur muyuz ulan! Bir sağcı koğuşu var, bir solcu. Sizin için başka koğuş açamam!" dediğini anlatan Eliaçık, askerin mahkumlara bir yıl boyunca sürekli joplarla eğitim yaptırdıklarını anlattı.
Eliaçık, trajı komik olaylardan biri olarak, "Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi"ni ve "İstiklal Marşın"ı her gün okuduklarını, ne var ki gardiyanların marşları bilmediklerini söyledi. Tebliğci "önemli olan marşları hiç teklemeden okumaktı, yanlış veya eksik söylediğimizde farketmiyorlardı" diye konuştu. Eliaçık konuşmasına şöyle devam etti; "12 Eylül'ü böyle geçirdik. Sonra 28 Şubat postmodern darbesi oldu. O sırada Kayseri'de gazetecilik yapıyordum. Hakkımda o dönem otuza yakın dava açıldı. İki kere daha cezaevine girip çıktım. 2006 yılına kadar davalarla uğraştım. Nereye gitsek bir iş bulamadık. Bizi hayatın içinde yapayalnız bırakmaya çalıştılar. Açlıktan öldürmek istediler. 28 Şubatta muhatap direkt olarak İslami kesim oldu. Fiziki darbe yapmadılar ama manevi olarak büyük bir darbe indirdiler."
Aktay: "Askeri harekat insanların kişiliklerini deforme etti..."
Son olarak söz alan Yasin Aktay, "Darbelerdeki sorumluluğumuz nedir?" sorusunu sorarak, darbecilerin uzun bir meşruiyet arayışından sonra askeri müdahalede bulunduklarını ifade etti. Ergenekon Soruşturması sürecinde bunun daha iyi anlaşıldığını kaydeden Aktay, ordunun alt yapıyı kurduktan sonra darbe yaptığını ve "biz istemiyorduk, gelmek zorunda kaldık" dediklerini hatırlattı. Askerlerin o dönemde okudukları metinlerin bir komediden farklı olmadığını belirten Aktay, "bu halk böylesi bir komediye gül(e)memek gibi bir duruma düşmüştür" dedi. Aktay konuşmasında şunları kaydetti: " Darbecileri ve güçlerini o kadar mutlaklaştırıyoruz ki, kendi gücümüzü önemsizleştiriyoruz. Bizler birey olarak buna karşı çıkmalıyız. Zamanlaması iyi olan tavırlarımız ile darbelere karşı durabiliriz. Çünkü askeri harekat, insanların kişiliklerini deforme eder, toplumu acizliğe sevk ederek mağdur eder. İnsanlar da böylece kendilerini, bir düzenin mağdurları ve kurbanları olarak görmeye başlarlar. Bu yüzden askeri her türlü müdahaleye karşı durmalıyız. 28 Şubat'ın tek bir iyi etkisi olmuştur o da, yurtdışına gönderilen öğrencilerin dünyayı tanıyan, dil bilen, vizyon sahibi kişiler olarak dönmeleridir."
2.Oturum da ise darbelerin sebeplerinden, bu darbelere yol açan olayların nasıl kurgulandığından ve tüm bu yaşananların sonuçlarından bahsedildi. Katılımcılar son olarak kendilerine gelen soruları cevapladılar. Konferans sonunda Mazlum-Der üyeleri, katılımcılara ve program yöneticisine plaket verdi. Program 16:30'da son buldu.
Haber: Kevser Çakır