Mehmet Rakipoğlu Fokusplus
Hayat Hiyerarşisi: Filistinlilerin Hayatı Nasıl Değersizleştiriliyor?
2025 yılının Kasım ayında, İsrail’in Gazze’de sivillere yönelik soykırımını sürdürdüğü bir dönemde, Gazze’den dört eşeğin kurtarıldığına dair bir haber kamuoyunun gündemine gelmişti. İsrailli hayvan hakları örgütlerinin girişimiyle Belçika üzerinden Almanya’ya taşınan bu eşekler, Ren-Main bölgesindeki Oppenheim’da bir barınağa yerleştirilmişti. Anna, Elsa, Greta ve Rudi adları verilen bu hayvanlara gösterilen özen, basında sıcak bir “kurtuluş hikâyesi” olarak sunulmuştu. Oysa aynı dönemde, tedaviye muhtaç yüzlerce Filistinli çocuk, Almanya’nın kapısında beklemeye devam ediyordu. İsrailli hayvan hakları örgütleri eşeklere değer atfederken, Filistinli çocuklara ve sivillere yönelik sessizlik gerek İsrail’deki sözde insan hakları örgütleri gerekse İsrail toplumu tarafından sürdürülmektedir.

Sosyal medyada “güvenli, hırsızlığın olmadığı bir İsrail” anlatısı inşa eden Siyonizm, aynı zamanda Filistin topraklarını ve Filistin hayatlarını gasp etmekte ve değersizleştirmektedir. Batı ise bu işgali kolaylaştırmakta ve meşrulaştırmaktadır. Nitekim iki yılı aşkın bir süredir, Batılı ülkelerin büyük bir kısmı, İsrail saldırıları sonucu yaralanan Gazzeli çocukların ülkelerine girişine izin vermemektedir. Kabul edilen az sayıdaki çocuk ise “radikal” olmadıkları yönünde bir siyasi elemeden geçirilerek seçilmektedir. Burada söz konusu olan, tek seferlik bir olay değildir; bu örüntü, soykırımın başladığı tarihten bu yana sürekli tekrarlanmaktadır.
Bir yanda, günler içinde ve üstelik işgal altındaki bir bölgede orduyla koordinasyon hâlinde gerçekleştirilebilen bir hayvan tahliyesi bulunmaktadır. Öte yanda ise aylarca süren güvenlik soruşturmaları, “öngörülemez koşullar” gerekçeleri ve çoğu zaman hiçbir sonuca varmayan bürokratik engeller yer almaktadır. Siyonizm ile Batı emperyalizminin iç içe geçmişliğini gözler önüne seren bu tezat, sosyal medyada hızla bir öfke ve alay diline dönüşmüştür. Ancak mesele, yalnızca bir “ironi” ya da tek seferlik bir skandaldan ibaret değildir. Burada karşılaşılan, tesadüfi bir vaka değil; acınabilirliğin kimin lehine dağıtıldığını ve hangi hayatın kamusal vicdanı harekete geçirdiğini belirleyen, çok daha eski ve çok daha yapısal bir mekanizmadır. Nitekim acınabilirliğin siyasi olarak nasıl inşa edildiği, bu inşanın yerleşimci kolonyal pratiklerle nasıl iç içe geçtiği ve son olarak Batı’nın bu tutumu yalnızca Gazze’ye özgü kılmayıp genel bir davranış kalıbına dönüştürdüğü ortaya çıkmaktadır.
Acınabilir hayatın siyasi inşası
İnsani yardım mekanizmaları, her acıya aynı yoğunlukta karşılık vermemektedir. Tepkinin büyüklüğünü belirleyen unsur, çoğu zaman acının kendisi değil, o acının ne ölçüde “okunabilir” hâle getirildiğiyle ilgilidir. Masum, edilgen ve mevcut güç dengelerine meydan okumayan bir mağdur figürü, kolaylıkla sahiplenilmektedir. Buna karşılık, arkasında bir tarih, bir talep ve bir fail zinciri bulunan mağduriyet aynı sıcaklıkla karşılanmamaktadır. Çünkü bu mağduriyeti sahiplenmek, aynı zamanda failleri de adlandırmayı gerektirmektedir. Hayvan acısı burada tuhaf bir avantaja sahiptir. Aslında İsrail saldırganlığı nedeniyle ortaya çıksa da hayvanların acısı hiçbir siyasi hesaplaşma talep etmemekte, kimseyi suçlamamakta, kimseyi rahatsız etmemektedir. Tam da bu nedenle, Gazze’den eşek kurtarma operasyonları, işgalin faili olan İsrail ordusuyla sorunsuz bir şekilde koordine edilebilmekte ve bu durum kamuoyunda herhangi bir tuhaflık yaratmamaktadır. Batı basınının Filistinlileri neredeyse rutin biçimde ya hayvanlara kötü davranan ya da onlara bakamayacak kadar aciz kişiler olarak resmetmesi de aynı örüntünün bir parçasıdır. Bu çerçeveleme, hayvanların “medeni” barınaklara taşınmasını neredeyse kendiliğinden meşrulaştırmaktadır. Gazze’deki bir hayvanat bahçesinin uluslararası haberlerde ısrarla “dünyanın en kötü hayvanat bahçesi” olarak anılması da bunun bir başka görünümüdür. Öyle ki Siyonist kuşatmanın ve tekrarlanan bombardımanların yarattığı yıkım arka plana itilmekte, sorumluluk ise sessizce Filistinlilerin üzerine yüklenmektedir. Bu hiyerarşiyi en çarpıcı biçimde ortaya koyan örneklerden biri, soykırım sürecinde köpeğiyle birlikte bir çadırda hayatta kalmaya çalışan bir Gazzelinin aktardığı deneyimdir. Kendisine ulaşan bir hayvan hakları kuruluşu, ona nasıl olduğunu değil, köpeğinin tahliye edilip edilemeyeceğini sormuştur. Kimse köpeğe dahi layık görülmeyen o çadırda yaşayan insanı sormamıştır. Acının bu denli eşitsiz paylaştırıldığı başka bir örnek bulmak güçtür.

Yerleşimci kolonyalizmin iki yüzü
Bu şefkat ekonomisi, yalnızca temsil düzeyinde kalmamakta; Filistinlilerin hayatta kalma araçlarından fiilen mahrum bırakılmasıyla birlikte maddi bir boyut da kazanmaktadır. Gazze’de ve Filistin genelinde hayvanlar, salt duygusal bir bağın ötesinde, hareketliliğin, geçimin ve sumud olarak adlandırılan direnişçi dayanıklılığın omurgasını oluşturmaktadır. Yakıt bulunamadığında ve yollar tahrip olduğunda, eşekler yaralıları kliniklere taşımakta, göç sırasında insanları ve az sayıdaki eşyalarını nakletmekte, su ve ekmek gibi temel ihtiyaçların ulaştırılmasını sağlamaktadır. Bu hayvanların Gazze’den çıkarılması, dolayısıyla, İsrail’in çok daha eski bir kontrol pratiğinin son halkası olarak okunabilir.

İşgalci İsrail 1967’den bu yana, Batı Şeria’nın doğu yamaçlarındaki otlak arazilerinin büyük bölümünü kapalı askerî bölge ilan etmiştir. Siyonist yapı, doğa koruma alanlarını yakıp yıkmış ve yerleşimci teröristler Bedevi topluluklarının hayvancılık faaliyetlerini defalarca kısıtlamanın bir aracı hâline gelmiştir. Bütün bu veriler, hayvancılık altyapısının tesadüfen değil, sistematik biçimde tahrip edildiğine dair çok daha uzun bir tarihe işaret etmektedir. “Kurtarma” söylemi, burada Patrick Wolfe’un yerleşimci kolonyalizm üzerine geliştirdiği “yok etme mantığı” kavramıyla örtüşmektedir. Bu mantığa göre, yerli bir nüfusun yalnızca fiziksel olarak değil, meşru bir siyasi özne olarak da silinmesi, tek seferlik bir şiddet eylemiyle değil, sürekli işleyen yapısal bir mimariyle mümkün olmaktadır. Hayvan kurtarma kampanyaları bu mimarinin ince fakat etkili bir versiyonunu oluşturmaktadır. Soykırımı üreten işgalci İsrail rejimi, birden hayat kurtaran bir aktöre dönüştürülürken, asıl mağdur konumundaki Filistinliler hayvanlara zulmeden failler konumuna itilmektedir. Toprak üzerindeki Filistin varlığının maddi dayanaklarından biri olan hayvancılık, “kurtarma” söylemi altında sökülüp götürülmekte, geride kalan boşluk ise yeniden güvenlik ve doğa koruma anlatılarıyla doldurulmaktadır. Bu durum, 1948 sonrası mülksüzleştirmenin insani ve hukuki bir dille örtülmesine benzer bir örüntüyü yeniden ortaya koymaktadır.
Bir Batı standardı
Asıl dikkat çekici nokta, söz konusu ikircikli tutumun yalnızca Gazze’ye özgü olmayıp, Batı’nın genel bir davranış kalıbını yansıtmasıdır. Bunu görmek için, Avrupa’nın Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı karşısındaki tutumuna bakmak yeterlidir. Rus sporcular uluslararası müsabakalardan menedilmiş, kültürel etkinlikler iptal edilmiş, Eurovision’dan doğrudan diskalifiye edilmesine karar alınmıştır. Bu kararların gerekçesi açıktır. Rusya, Ukrayna’da haksız bir savaş yürüten bir ülke olarak kodlanmış ve uluslararası platformlarda yer alamayacağına karar verilmiştir. Buna karşılık, İsrail’in aynı yarışmaya katılımı, sanatçıların ve sivil toplumun yoğun itirazlarına rağmen sorgusuz biçimde onaylanmaya devam etmektedir. Aynı çifte standart, sığınma politikalarında daha da belirgin biçimde görülmektedir. Şubat 2022’den bu yana, bir milyonu aşkın Ukraynalı, neredeyse hiçbir bürokratik engelle karşılaşmadan Almanya’ya yerleşmiştir. Neredeyse hiçbir Ukraynalının iltica başvurusu dahi gerekmemiş, vize prosedürleri basitleştirilmiş, iş piyasasına anında erişim ve öncelikli konut imkânı sağlanmıştır. Gazzeliler için ise aynı kolaylık hiçbir zaman gündeme gelmemiştir; bunun yerine, “belirsiz koşullar”, “karmaşık prosedürler” ve refakatçilere yönelik güvenlik soruşturmaları gerekçe olarak sunulmuştur. Almanya’nın, 2023 yılının Ekim ayından bu yana kendi vatandaşı olan Gazze kökenli Filistinlileri dahi tahliye etme konusunda gösterdiği isteksizlik, esir alınan İsraillilere olağanüstü bir hızla vatandaşlık verip onları kamuoyu önünde “Alman rehineler” olarak sahiplenmesiyle yan yana konulduğunda, bu tutumun tesadüfi olmadığı açıkça görülmektedir. Ortaya çıkan tablo, iddia edildiği gibi tarafsız bir insani yardım mimarisini değil, derinden ırksallaştırılmış bir duygu ve müdahale rejimini göstermektedir. Buradaki amaç, hayvan şefkatini insan şefkatine karşı konumlandırmak değildir. Asıl sorulması gereken, hangi acının uluslararası düzeyde harekete geçirilebilir kılındığı, hangisinin ise ertelendiği, güvenlikleştirildiği ya da tamamen görmezden gelindiğidir. Gazze’den kurtarılan eşeklerin alkışlanması, küresel bir empati zaferini değil, uluslararası aktörlerin insan hayatının yıkımını fiilen kolaylaştırırken aynı anda şefkat pratiği sergileyebilmesine imkân tanıyan, yapısal hesap sorulabilirliği askıya alan bir mekanizmayı yansıtmaktadır.
Bütün bu değerlendirmelerin ardından geriye şu soru kalmaktadır: Dört eşeğin hikâyesi, neden bu denli geniş bir tepkiye yol açmıştır? Bu sorunun yanıtı, meselenin hiçbir zaman gerçekten eşeklerle ilgili olmamasında yatıyor. Bu tekil olay, Batı’nın Gazze’ye dair 2 yıldır sürdürdüğü kurumsal refleksi bir anda ortaya koymuştur. Bir yanda aylarca bürokratik gerekçelerle bekletilen hasta çocuklar, öbür yanda günler içinde sonuçlandırılabilen hayvan tahliyeleri. Bu asimetri, insani yardımın hiçbir zaman nötr bir teknik mesele olmadığını; aksine, kimin acısının kamusal olarak “duyulabilir” kılınacağına dair siyasi bir tercihi yansıttığını bir kez daha göstermektedir. Uluslararası kamuoyunun dikkatini apolitik ve “temiz” bir mağduriyet figürüne yöneltmek, aynı zamanda Filistin’in asıl siyasi taleplerini (işgalin sona ermesi, geri dönüş hakkı, egemenlik) kamusal gündemin dışına itmenin bir yolu olarak işlev görmektedir. Bu nedenle, söz konusu şefkat gösterisi, sıradan bir yumuşak güç aracı olarak değil, soykırımın uluslararası meşruiyet krizini yönetmenin ve kamuoyu vicdanını asgari düzeyde rahatlatırken yapısal hesap sorulabilirliği askıya almanın bir yöntemi olarak okunabilir. Bu mekanizmalar sorgulanmadıkça, Filistin hayatının görünmez kılınması soykırımın kendisi kadar kalıcı bir olgu olmaya devam edecektir.