Mohammed AbuTaqiya / Fokusplus
Netanyahu’nun Düşman Listesi Kimleri Kapsıyor?
Bazı siyasi görseller, onlarca açıklama ve bildirinin anlatabileceğinden çok daha fazlasını tek başına özetleyebilir.
Bunlardan biri de Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkarılan savaş suçlusu İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun seçim kampanyasının 16 ve 17 Ağustos’ta yayımladığı afiş oldu. Afişte Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İran’ın dinî lideri Mücteba Hamaney, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ve New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani aynı karede yer aldı. Mesaj ise bu dört ismin Netanyahu’nun kaybetmesini istediği ve onların kazanmasına izin verilmemesi gerektiği yönündeydi.
İlk bakışta bu görsel, İsrailli seçmeni Netanyahu etrafında toplamayı amaçlayan bir seçim propagandası gibi görünüyor. Bu değerlendirme hem doğru hem de son derece önemli. Ancak afişin anlattıkları bununla sınırlı değil.

Peki, bu dört ismi bir araya getiren ne?
Erdoğan, bölgenin önde gelen ülkelerinden Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve NATO üyesi bir devletin lideri. Türkiye’nin Batı ile köklü ilişkileri bulunuyor. Buna karşın Ankara ile işgal devleti İsrail arasındaki ilişkiler, özellikle Gazze’deki soykırım savaşı nedeniyle son derece gergin bir dönemden geçiyor.
Mücteba Hamaney ise İran’ın dinî lideri. İsrail ile İran arasında doğrudan ve açık bir çatışmanın sürdüğü süreçte işgal güçleri babasını, annesini, eşini ve çocuklarını öldürdü. Naim Kasım da İsrail’e karşı uzun yıllardır devam eden çatışma ve direniş sürecinde Hizbullah’ın başında bulunuyor.
Mamdani ise ne bir devlet başkanı ne de askerî bir lider. O, seçimle göreve gelmiş Amerikalı yerel bir siyasetçi ve İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarını eleştiren ABD siyasetindeki öne çıkan seslerden biri hâline geldi.
Bu dört ismi tek bir siyasi proje, tek bir ideoloji ya da tek bir ittifak bir araya getirmiyor olabilir.
Buna rağmen işgal zihniyeti hepsini aynı fotoğrafa yerleştirdi. Afişin asıl anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Düşman tanımının genişlemesi
Bu yaklaşım, yalnızca mevcut rakiplerle mücadele etmekle sınırlı kalmayan, tehdit tanımını tehlikeli biçimde genişleten bir anlayışın parçası olarak okunabilir. Buna göre bir güç, rakibinin gerçek ve somut bir tehdide dönüşmesini beklemiyor. Olasılığın ne kadar güçlü ya da ciddi olduğuna bakmaksızın, gelecekte tehdide dönüşme ihtimalini mevcut bir tehlike gibi değerlendiriyor. Ardından da bu potansiyel güç ortaya çıkmadan onu zayıflatmaya, seçeneklerini daraltmaya ve çevresindeki şartları yeniden şekillendirmeye çalışıyor.
Siyasi açıdan bu yaklaşım, önleyici tasfiye mantığı olarak tanımlanabilir: Muhtemel bir tehlikeyi gerçekleşmiş bir tehdit gibi görmek ve gerçeğe dönüşmeden ortadan kaldırmaya çalışmak.
Ancak İsrail gibi bir işgal söz konusu olduğunda kurallardan ve siyasi kavramlardan söz etmek bile güç. Çünkü bu yapının kendisi, güç kullanılarak oluşturulmuş bir istisnaya dayanıyor.
Üstelik bu anlayış yalnızca silahlı saldırılarda ortaya çıkmıyor. Propagandada, siyasette, nüfuz haritalarının çizilmesinde ve bölge ülkelerinin neleri yapıp neleri yapamayacağının belirlenmeye çalışılmasında da kendini gösteriyor.
İsrail’in 18 Ağustos sabahı İdlib’in doğu kırsalındaki Ebu Zuhur Üssü’ne düzenlediği saldırılar da bu nedenle yalnızca askerî üssün kendisi üzerinden değerlendirilemez.
Saldırılarda pist, depolama alanları, ekipmanlar ve ekipler hedef alındı. Operasyon, Türkiye’nin Suriye’nin savunma kapasitesinin yeniden inşasındaki rolü ve komşu Suriye devletiyle geliştirdiği ortaklığa ilişkin gerilimin arttığı bir dönemde gerçekleşti.
İsrail, saldırıyı Ebu Zuhur’da muhtemel bir Türk askerî varlığına ilişkin güvenlik kaygılarıyla gerekçelendirdi. Ankara ise bu gerekçeleri reddederek kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Ebu Zuhur’daki askerî düzenlemelere ilişkin bazı ayrıntılar tartışmalı olmaya devam etse de saldırı, Suriye’nin geleceği, ülkedeki güç dengeleri ve yeni yapılanmanın nasıl şekilleneceği konusunda İsrail ile Türkiye arasında giderek büyüyen gerilimin daha geniş çerçevesinde gerçekleşti.
Bu bağlamda saldırıyı, İsrail’in kendisine uymayan Suriye veya Türkiye kaynaklı düzenlemeler karşısında müdahale ve hâkimiyet alanını geniş tutmaya yönelik saldırılar zincirinin bir parçası olarak değerlendirmek mümkün. Bu yaklaşım, İsrail’in yayılmacı zihniyeti ve hedefleriyle de doğrudan bağlantılı.
Siyaset ile saha tam da bu noktada kesişiyor.
Tabloyu anlamanın anahtarı Gazze
Bir Filistinli açısından bu gelişmeleri Gazze’den ve bir asrı aşkın süredir devam eden işgal projesinden bağımsız değerlendirmek oldukça zor.
Gazze Şeridi’nde yaşanan soykırım savaşı yalnızca İsrail’in kullanabileceği gücün ve şiddetin boyutunu göstermedi. Aynı zamanda çok daha tehlikeli bir gerçeği de ortaya çıkardı: Bir güç, işlediği ağır ihlallerle orantılı bir caydırıcılıkla karşılaşmadan hukuku aşabildiğinde ne olur?
Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili suçlamalar kapsamında Netanyahu hakkında gerçekten de tutuklama kararı çıkardı. Bu suçlamalar arasında açlığın savaş yöntemi olarak kullanılması, sivillerin hedef alınması, zorla yerinden etme ve etnik temizlik de bulunuyor.
Ancak kararın uygulanması, Roma Statüsü’ne taraf ülkelerin iş birliğine bağlı kaldı.
Peki o ülkeler nerede, Roma Statüsü nerede?
Gazze’de sorun yalnızca yıkımın büyüklüğü ve işlenen suçların vahşeti değildi. Asıl mesele, etkili bir hesap verme mekanizmasının bulunmamasının ortaya çıkardığı mesajdı: Yeterince güçlüyseniz, ihlal ettiğiniz hukuk zamanla siyasi bir gerçeğe dönüştürülebilir.
Bu nedenle ateşkes olarak adlandırılan süreç sonrasında sorulması gereken tek soru “Savaş durdu mu?” ya da “Savaşın etkileri ortadan kalktı mı?” değildir.
Asıl sorular şunlardır:
“Hukuk geri döndü mü?”
“Doğru denge yeniden kuruldu mu?”
Eğer İsrail, soykırım savaşından sonra da güç kullanarak sahada yeni gerçekler dayatabiliyor, bugün veya gelecekte tehdit olarak gördüğü aktörleri hedef alabiliyor ve komşularının güvenlik, siyasi ve coğrafi düzenlemelerinin sınırlarını belirleyebiliyorsa, ateşkes savaş mantığının sonu değildir.
Bu yalnızca savaşın biçiminin, araçlarının ve başlığının değişmesi anlamına gelir.
Gazze’nin Suriye, Türkiye ve bölgenin tamamıyla bağlantısı da burada ortaya çıkıyor.
Bölge kendi güvenliğini kurabilir mi?
Asıl mesele, “istisna devleti” İsrail’in güvenlik kaygılarının olup olmadığı değil. Elbette her devlet güvenliğini sağlamaya çalışabilir. Ancak bunun için önce gerçek bir devlet ve bölgenin meşru bir parçası olması gerekir.
Sorulması gereken soru şu: Bu hak, İsrail’e diğer ülkelerin güvenliğini, kararlarını ve siyasi hayatlarının nasıl şekilleneceğini belirleme yetkisi verir mi?
Suriye egemen bir devletse, kurumlarını yeniden inşa etmek ve savunma ilişkilerini istediği şekilde kurmak onun hakkıdır.
Türkiye de egemen bir devletse, kendi çıkarları doğrultusunda komşularıyla güvenlik ilişkilerini geliştirmek hakkına sahiptir. Hatta bölgesel ağırlığı bulunan bir ülke olarak istikrarın ve temel insani değerlerin korunması için çok daha ileri adımlar atması da meşru bir haktır.
Ancak işgalin güvenlik değerlendirmeleri veya güvenlik vehimleri, diğer ülkelerin ne yapıp yapamayacağını belirleyen bir ölçüte dönüşürse, bunun adı artık güvenlik meselesi değildir.
Bu, bölgesel düzenin tamamının nasıl şekilleneceğine ilişkin bir meseledir ve istisnasız bütün özgür halklar açısından ciddi bir tehdittir.
Türkiye de konumu ve ağırlığı nedeniyle bu tartışmanın merkezinde yer almak, tehditle mücadelede ve yayılmasını engellemede ön saflarda bulunmak durumundadır.
Çünkü Ankara, Suriye’yi sıradan bir dış politika dosyası olarak görmüyor. Sınır güvenliği, Suriye’nin istikrarı, devlet kurumlarının yeniden inşası ve kaosun geri dönmesinin engellenmesi Türkiye’nin doğrudan çıkarları arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra ortak değerler, tarih ve çıkarlar da bulunuyor.
Dolayısıyla son gelişmelerin ortaya çıkardığı soru yalnızca “İşgal devleti İsrail ne istiyor?” değil.
Asıl soru şu: “Bölge ülkeleri, İsrail’in önceden onayını almak zorunda kalmadan kendi dengelerini ve her alandaki ortaklıklarını kurabilecek mi?”

Mamdani bu afişte neden var?
Zohran Mamdani’nin söz konusu afişte yer alması belki de üzerinde en fazla düşünülmesi gereken nokta.
Eğer mesele yalnızca İran, Hizbullah ya da bölgesel güçlerle ilgili olsaydı, propaganda mantığını anlamak daha kolay olabilirdi.
Ancak Mamdani başka bir şeyi temsil ediyor: Amerikan toplumunun ve aynı zamanda Batılı toplumların kendi içinde yaşanan dönüşümü.
Filistin meselesi artık yalnızca hükûmetler arasında veya Orta Doğu başlığı altında yürütülen sınırlı bir tartışma değil.
Filistin; üniversitelerde, seçimlerde, medyada, genç kuşaklar arasında ve İsrail-Filistin meselesine yaklaşımını yeniden değerlendirmeye başlayan Amerikan ve Batı toplumlarının bazı kesimlerinde giderek daha görünür durumda.
Hatta Filistin ve Gazze, değerlerin ve insanların ne kadar samimi ve gerçek olduğunu ölçmek için temel bir ölçüt hâline gelmeye başladı.
Bu, ABD’nin İsrail’e karşı bir pozisyona geçtiği ya da dönüşümün tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Ancak İsrail’in ahlaki ve siyasi anlatı üzerindeki tekeli artık hiçbir şekilde eskisi gibi değil. Yaşanan kayıp ve değişim, zihinlerin tahmin ettiğinden çok daha büyük boyutlara ulaşmış durumda.
Bu önemli bir nokta.
Çünkü bir anlatıyla mücadele etmenin yolu karşı propaganda üretmek değildir. Bunun yolu gerçek, mantık, değerler ve dünyaya insani ve siyasi bir dille hitap edebilme kapasitesidir. Meseleyi kimlik çatışmalarına ve aşırı hayallere indirgememek gerekir.
Yeni bir eksene de yeni bir dünyaya da ihtiyacımız yok
Burada bana göre en önemli ders ortaya çıkıyor. Gazze’de 33 binden fazla kadın ve çocuğun ölümünden sorumlu Netanyahu’nun Erdoğan, Hamaney, Kasım ve Mamdani’yi aynı fotoğrafa koyması, bu isimleri bizim de tek bir cephede buluşturmamız gerektiği anlamına gelmiyor.
Bu aktörlerin ortak bir projesi yok ve böyle olduğunu varsaymak da gerekmiyor.
Farklı kesimleri bir araya getirebilecek şey çok daha basit ve gerçekçi:
Ortak çıkarlar ve ortak değerler.
Egemenlik hakkı.
İşgali reddetmek.
Sivilleri korumak.
Hukuk ve adaletin herkese eşit uygulanmasını savunmak.
Bölge ülkelerinin herhangi bir vesayet olmaksızın kendi güvenliklerini ve egemenliklerini inşa etme hakkını savunmak.
Ayrıca dışarıdan sağlanan askerî üstünlüğün, diğer ülkelerin iç işlerine sürekli müdahale etme, bölgeyi yeniden şekillendirme ve sınırlarını çizme ruhsatına dönüştürülmesini reddetmek.
Bu bir Türk-Arap-İran-Kürt ekseni ya da yeni bir mezhepsel ve ideolojik saflaşma çağrısı değildir.
Tam tersine bir çıkar ve değerler cephesi oluşturma çağrısıdır: Farklı olanların, birbirlerine benzemek zorunda kalmadan iş birliği yapabilmesi.
İsrail’in düşman olarak gördüğü kesimlerin alanı genişledikçe, birbirlerinden farklı olan bu aktörlerin de ortak bir gerçeği keşfetme ihtimali artıyor.
Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen, gücün hukukun yerine geçmesini engelleme, egemenlik ve insan onurunun ihlal edilmesine karşı çıkma ve hâkimiyet politikalarının üzerine kurulduğu ayrışmaları aşma konusunda birçok ortak çıkar ve değere sahip olabilirler.
Gazze’den tüm bölgeye
Biz Filistinliler, küçük bir kırmızı çizginin nasıl ortaya çıktığını, ardından bir başkasının geldiğini ve sonunda bütün kırmızı çizgilerin anlamını yitirerek toprağın, insanın ve hakların boynuna geçirilen idam iplerine dönüştüğünü herkesten daha iyi biliyoruz.
Gücün nasıl gerçeğe, işgalin nasıl normal bir duruma, hesap vermenin ise sürekli ertelenen bir vaade dönüştürüldüğünü biliyoruz.
Bu nedenle Gazze’nin bölgeye verdiği mesaj daha fazla savaş çağrısı değildir.
Tam tersine, savaşın ortaya çıkmasına imkân veren şartların irade yoluyla yeniden oluşmasını engelleme çağrısıdır.
Bir güç hastaneyi, evi veya okulu yıkabilir. Bir lidere suikast düzenleyebilir, bir hükûmeti devirebilir ya da nüfuz haritalarını yeniden çizebilir.
Ancak yalnızca güç kullanarak bir halkın hafızasını silemez, insanı toprağından koparamaz ve bütün bir kuşağı hâkimiyetin sonsuza kadar sürecek bir kader olduğuna ikna edemez.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Gazze kasabı” olarak nitelendirdiği Netanyahu’nun kampanyası belki Erdoğan, Hamaney, Kasım ve Mamdani’nin tamamının birer düşman ve tehdit olduğunu anlatmak istedi.
Ancak bundan daha tehlikeli olan, böyle bir dille hareket eden ve bu söylemden beslenen bir toplum ve devlettir. Üstelik siyasi kampanyalarını çocukların bedenleri, insanların ve toprağın kuşatılması üzerinden inşa eden bir yapıdan söz ediyoruz.
Afiş aynı zamanda daha derin bir mesaj da veriyor:
Birbirinden farklı kesimler, düşman tanımı farklılıkların kendisini dahi kapsayacak kadar genişlediğinde, bütün ayrılıklarına rağmen çok sayıda ortak çıkar ve değer keşfedebilir.
Bu nedenle bölgenin dışarıdan bir kılıçla çizilecek “yeni bir Orta Doğu”ya ihtiyacı yok.
Bir hâkimiyete karşı başka bir hâkimiyet kurulmasına da ihtiyaç yok.
Bölgenin ihtiyacı çok daha basit ama aynı zamanda çok daha zor:
Kendi geleceğini yazma hakkını yeniden kazanmak.
Bunu kendi egemenliği, çeşitliliği, farklılıkları, değerleri ve onuruyla yapmak.
Ve sahibinin gücüne göre değişmeyen tek bir hukuk düzeni oluşturmak.
Gazze, kanlı bir işgalin hesap verme ve caydırıcılık olmadan bırakılmasının bedelini gösterdiyse; Suriye, Lübnan, Katar, Yemen, Türkiye sınırları, Irak, Suudi Arabistan ve Azerbaycan’da yaşananlar da aynı soruyu bütün bölgenin, özellikle de özgür ve onurlu herkesin önüne koyuyor:
“Güvenliğin, egemenliğin, onurun ve değerlerin sınırlarını bundan sonra da şiddet ve güç mü çizecek, yoksa bölge halkları artık kararlılıkla ve hızla kendi sınırlarını kendileri mi belirleyecek?”