İngiltere merkezli Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi tarafından "Barış Diyarı Mardin" adıyla organize edilerek İslam dünyasındaki kökleri İbni Teymiye'ye kadar uzanan "aşırı dinci teröre meşruiyet kazandırıp teşvik eden Mardin Fetvası" geçen hafta bir dizi etkinlikle ele alınmıştı. Mardin Artuklu Üniversitesi'nin ev sahipliği yaptığı söz konusu uluslararası konferans, emperyalist işgal politikalarına karşı örgütlenen direniş hareketlerini karalama kampanyasından başka bir misyon taşımıyordu elbette. Ancak uluslararası şöhrete sahip bir kurumun çatısı altında harekete geçen sosyoloji, antropoloji, psikoloji, teoloji vs. uzmanlarının sonuç bildirgesi olarak imza ettikleri metinlerle İslam coğrafyasındaki direniş ruhunu köreltebilme imkânı epeyce tartışılıyor.
Mardin Fetvası üzerine Prof. Dr Hacı Duran, bugün Vakit gazetesinde yayınlanan yazısında işgal ve direnişin dünyanın birçok farklı bölgesinde ortaya koyduğu örnekliklere temas ediyor. "Direniş her şeyden önce bir varolma biçimidir." perspektifi ile Hacı Duran, Cezayir'den Vietnam'a, Çek Cumhuriyeti'nden Hindistan'a kadar bu direniş ruhuna dair örnekler sunuyor. İbni Teymiyye ve Ahi Evran'dan Ho Shi Minh'e, Irak ve Afganistan direnişçilerine kadar emperyalizmin işgal ve cinayet politikalarına karşı duranların ortak noktaları üzerine dikkat çeken Duran "İşgal devam ettikçe direniş artacaktır!" diyor. Küresel kuşatmaya karşı küresel direnişin haritasına ve kahramanlarına dair güzel bir yazı. Prof. Dr. Hacı Duran'ın yazısının tam metnini ilginize sunuyoruz.
Mardin Fetvası ve İbni Teymiye'nin Che Guevara'sı?
Prof. Dr. Hacı Duran / Vakit
Mardin fetvası yeni bir kavram olarak literatüre girdi. Daha önce hiçbir İslami kaynakta yer almayan bir fetva özelliği taşımaktadır. Bundan dolayı tuhaf ve garip bağlantıların ve ilişkilerin önünü de açmış bulunmaktadır. Che Guevara, sosyalizm ve komünizm felsefelerine inanmış ve bu uğurda başta Küba olmak üzere, anti emperyalist mücadelelere ve savaşlara hayatını adamış bir liderdir. İbni Teymiyye ise 13. yüzyılda yaşamış, ilmi birikimi ve eserleri ile İslam dünyasında önemli eserler bırakmış müttaki bir alimdir. Bu iki kahramanın aynı başlıkta bir araya getirilmesi ise, açıklanması zor bir konudur. Bu ikisini bir araya getirerek bir konuyu açıklamak için Mardin fetvası gibi bir fetvanın yayınlanması gerekiyormuş.
Mardin fetvası ülkeleri işgal edilen müslüman halkların durumunu gizleyen ve çarpıtan bir temsil yani bir metafor olarak gündeme düştü. BBC ve Amerikan yayınlarını doğrudan takip etmeyen benim gibi birçok kimse konudan daha sonra haberdar oldu. İngiltere'den yönetilen Küresel Yenilik ve Rehberlik Merkezi ile Conapus Danışmanlık Şirketi tarafından, "Barış Diyarı Mardin" adıyla bir konferans Artuklu Üniversitesi'nin ev sahipliğinde 27-28 Mart 2010 tarihinde düzenlendi. Konferansa, uluslararası düzeyde dini politik programlara konuşmacı olarak katılan kişiler çağrılı olarak davet edilmiş.
Konferansa Mardin'den kaç kişi dinleyici olarak katıldı? Bu konuşmaları dinlemek için kaç kişi Mardin'e gitti? Halk konferansa ne kadar ilgi gösterdi? Bilinmiyor. Bu konular üzerinde duran da olmadı. Zaten konferansın dili de Mardinlilerin bildiği bir dil değildi. İslami bir sorunu ele alma iddiasıyla düzenlenen bu konferansın dili de İngilizceydi. Ne Türkçe, ne Farsça ne de kitaplarını Arap dili ile yazan İbni Teymiye'nin dili ile konuştular. Anlaşılacağı gibi, konferansın muhatapları Mardin halkı değildir. O zaman bu konferansın muhatap kitlesi kimlerdir?
Konferansa, İngiltere ve ABD menşeli yayın kuruluşları, büyük ilgi göstermiş. Konu onların yayınları sayesinde uluslararası düzeyde tartışılan bir imaja ve söyleme dönüşmüş. Konferans bu özelliğiyle, sanki İslamla ilgili olarak medyatik alanda yeni bir metafor, imaj, temsil, simulakr ve gösterge inşa etmek için düzenlenmiş. İnşa edilmeye çalışılan bu yeni gösterge, İslamofobia (İslam korkusu saplantısı) tartışmalarının yoğunlaşmasından sonra, Batılı islam karşıtlarının geleneksel olarak müslümanlar hakkında inşa edilen yüklemeleri meşrulaştırmak ve güncellemek için yeni bir girişimdir.
Hatırlanacağı gibi, daha önce Papa, İslamı duygusal heyecanları yöneten ve makul bir yönü olmayan bir din olarak yaftalamıştı. Ona göre müslümanlar duygusal davranan ve akılcı olmayan insanlardır. ABD devlet başkanı Barack Obama da seçim zaferi konuşmasında müslümanları, yumruklarını sıkmış saplantılı kitleler olarak itham etmişti.
İslam dünyasında ise birçok kimse bu ithamları kendilerine hakaret olarak algılamadı. Bu ithamların doğruluğunu bile savunan müslümanlar oldu. Batının müslümanlarla ilgili bu söylemine, bazen Kur'an-ı Kerim'den ayetler örnek gösterildi, bazen de Peygamberimiz (a.s)'ın gazaları bu söyleme delil olarak ileri sürüldü. Şimdi de Mardin Fetvası adıyla göndeme gelen yeni durumla, ünlü alimlerden İbni Teymiye'nin Moğollara karşı müslümanca direnmeyi öngören görüşleri, sözkonusu saplantılı yüklemeye delil olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.
Konferansla inşa edilmek istenen imaja ve anlama bakılırsa, ülkeleri işgal edilen müslüman halklar, işgalcilere karşı İbni Teymiye'nin 13. yüzyılda Moğol saldırılarına karşı durmayı ve direnmeyi dini bir görev olarak telakki eden fetvasını, kendilerine mesnet edinmişler. Konferansın konuşmacıları da bu duruma karşı, İbni Teymiye'nin fetvasının eleştirisini yapmışlar. Direniş hareketlerini, terör eylemi olarak damgalamışlar. İşgale karşı gelmeyi, barışı ihlal etmek olarak değerlendirmişler. ABD ve İsrail işgaline karşı gelmeyi, İbni Teymiye'nin memleketinde, İslami dayanaktan yoksun bir davranış olarak mütalaa etme yolunda yeni ictihatlar yapmaya kalkışmışlar.
Öncelikle konu hakkında şunu da hatırlatmakta yarar vardır. Moğol saldırılarına karşı gelmenin dini vücubiyeti hakkında, sadece İbni Teymiye değil, dönemin birçok din alimi ve toplumsal hareket önderi, çağrıda bulunmuştur. Ahi Evren ve Kadı İzzeddin bunların başında gelmektedir. İkinci olarak işgale karşı gelme ve işgale direnme sadece müslümanlıkta mevcut olan bir olgu değildir. Bütün halkların ve milletlerin maşeri vicdanında ve geleneğinde, işgale karşı gelme, önemli bir değer, tutum ve davranış olarak görülmüştür.
Vietnam halkının önce Fransa, daha sonra ABD işgal kuvvetlerine karşı direnişi, Fransa halkının işgalci Alman kuvvetlerine karşı mücadele etmesi, Çek halkının Prag'da işgalci Sovyet kuvvetlerine karşı gelmesi, Küba halkının ABD kuvvetlerine karşı savaşması ve hepsinden önemlisi, Anadolu halkının Türk ve Müslüman kimliği ile İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı mücadele etmesi, kurtuluş savaşına katılması, işgal karşıtı halk direnişlerinin en önemli örneklerindendir. Bu liste daha da uzatılabilir.
Mardin konferansını düzenleyenlerin mantığına göre, Che Guevara, Küba işgaline karşı mücadeleye katılırken İbni Teymiye'nin fetvasına göre davranmış olmalıdır!? Che Guevara, "Görevlerin en kutsalı nerede olursa olsun, emperyalizme direnme görevidir" derken, İbni Teymiye'nin fetvasına göre hareket etmiş olmalıdır!? Hu Şi Min, Vietnam halkını Fransız ve Amerikan işgal kuvvetlerine karşı direnişe çağırırken, İbni Teymiye'nin fetvasına göre düşünmüş olmalıdır!? Mahatma Gandhi İngiliz emperyalizmine karşı "Barışçı direniş mücadelesini" başlatırken, İbni Teymiye'nin fetvasına göre karar vermiş olmalıdır!? Bu tuhaf benzetmeler ve yakıştırmalar tabii ki gerçek değildir. Gerçek olma ihtimali de yoktur. Ancak ülkeleri işgal edilen halklar yukarıda belirtildiği gibi, hürriyetleri ve bağımsızlıkları için mücadele etmeyi, direnmeyi ve savaşmayı her zaman bir inanç ve varoluş biçimi olarak telakki etmişlerdir.
İnsan hakları kavramı çerçevesinde konuya yaklaşıldığında, Birleşmiş Milletler'in yayınladığı "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"nde de işgale karşı direnme, ülkesinin bağımsızlığı için mücadele etme ve bu amaçla örgütlenme, temel insan hakkı olarak tanımlanmıştır. Cezayir'in ve Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesi ve direnişi bu direniş hakkının kullanımının müşahhas örnekleridir. Dolayısıyla Irak'ta, Afganistan'da ve ABD'nin işgal kuvvetlerinin etki alanı içerisinde bulunan Körfez ülkeleri, Pakistan ve Yemen gibi ülkelerde, halkın işgale karşı gelmesi, her şeyden önce İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne göre kullanılan bir haktır. İşgale karşı gelen halkın İbni Teymiye'yi bildiği ve ona göre davrandığı da şüphelidir.
Malum konferansı düzenleyenlerin ve konferansın sonuç bildirgesini imzalayanların bu örnekleri bilmeme ihtimali yoktur. İbni Teymiye'nin fetvasını yanlışlamalarının mevcut direniş hareketlerinin direnme ruhiyatlarını sarsacağını sanmaları ise saflık olur. Direnişlerin temelinde iman olmakla birlikte, bu imanın bir fetvaya bağlı olarak şekillendiğini varsaymak önemli bir yanılgıdır. Direniş her şeyden önce bir varolma biçimidir.
Mardin konferansı, Batıda İslam karşıtı hareketlerin müslümanlara ve İslami inanç ilkelerine yükledikleri olumsuz söylemin doğruluğunun müslümanlarca itiraf edilmesi anlamına gelmektedir. Konferansta konuşulanlara bakılırsa, tarihte Batılıların iddia ettiği gibi, terörist eylemleri meşrulaştıran İbni Teymiye gibi alimler olmuştur. Yani terörist eylemlerin arkasında islami inançların yattığına dair bir itiraf sözkonusudur. Mardin konferansında konuşanlar bu tavırları ve tutumları ile, işgale karşı direnmeyi terör olarak değerlendirmişler. Terörün İbni Teymiye'nin 13. yüzyılda verdiği fetvaya bağlı olarak biçimlendiğini varsaymışlar. Böylece İslamofobia söylemini meşrulaştıran itiraflarda bulunmuşlar. Diğer taraftan da bir müslüman ülke halkının işgal kuvvetlerinin egemenliğinde barış içinde yaşayabileceğini de söylemiş oluyorlar.
Mardin konferansı, Müslüman ülkelerde halkın işgal güçlerini olumlu karşılamalarını sağlamayacaktır. Bu konuda bir etki bırakmayacaktır. Çünkü işgal devam ettikçe direniş artacaktır. Bu durum, Vietnam'da böyle oldu. Fransa'da böyle oldu. Cezayir'de hakeza böyle oldu. Ancak Batı ülkelerinde İslam karşıtı hareketlere de yeni malzeme vermiş olacaktır. Onların İslam karşıtı şiddet eylemlerini arttırmalarına neden olacaktır. Temel islam inançlarına yönelik olarak başlatılan mantıksal propagandaya yeni veri sağlamış olacaktır.

