Yazı/n dünyasına romanla adım atmış bir isim Leyla İpekçi. Son yıllarda gazetelerde yazdığı denemeleri ile öne çıkıyor. Bu denemelerden bir bölümünü Bir Sevgili Gibi Yaşamak (Timaş Yayınları, 2007) adıyla kitaplaştıran İpekçi ile denemelerini ve yayımlanan son romanı Başkası Olduğun Yer'i (Kanat Kitap, 2005) konuştuk.
Sosyoloji eğitimi aldınız Çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik ve editörlük yaptınız. Edebiyat ve siyaset üzerine yazılar yazdınız. Edebiyata bakışınız hangi etkenlerle biçimlendi, gelişti?
Beş yaşında bir çocukken maalesef fazlasıyla anım vardı. Acıyı anlatabilirdim. Yedi yaşımda yazmaya başladım. Gerisi zaten okumak.
İlkyazınız ne zaman yayımlandı?
İlk romanım 1998'de yayınlandı. Maya. İlk yazım hatırladığım kadarıyla bir röportajdı. 1985 yılında olabilir. Sosyolojide okumaya başladığım ilk yıl stajyer muhabir olarak çalışmaya başlamıştım Gelişim yayınlarında.
Bir Sevgili Gibi Yaşamak kitabınızı ana eksen olarak almaya başlayalım isterseniz. Denemelerinizi kaleme alırken nasıl karşılanacağı konusunda endişeleriniz var mıydı?
Hayır.
11 Eylül sonrasında dünyada nasıl bir değişim yaşandı?
Bush, bize en 'sığ' hallerimizden birini yeniden hatırlattı: Niyet okumak. Önleyici savaş doktrini bunun üzerine kurulu zaten, biliyorsunuz. Karşındaki (şeytanlaştırılmış öteki) seni nasılsa vuracak. Sen onun niyetini biliyorsun, o halde o seni vurmadan, sen onu vur!
Sanatın anlamından İsrail'in Lübnan saldırısına, imaj tutkusundan Hrant Dink'in öldürülmesine kadar son yıllarda yaşanan pek çok olayı, durumu sorgulayan denemeleriniz bir yandan okuyucuyu katılıma çağırıyor öte yandan okurla ortak bir duyarlılık düzlemi oluşturuyor. Okuyucuya hep gittikçe derinleşen sorular sordurtuyor. Notlarımı karıştırırken, denemenin, sizin yazı yaşamınızda 'yeni bir türü deneme' olmadığını görüyorum. Edebiyat ortamına romanla girdiniz ama Şölen Sofrası adlı bir deneme kitabınız daha var. Bu kitabınızda "Benim için deneme yazmanın ilk adımı merak etmek ve şaşırmaktır. Ancak o zaman sormayı, sorgulamayı ve tartışmayı becerebiliyorum. Zaten derdim bir şeylere açıklama getirmek değil, sorular sormak. Hatta asıl soruyu sormak" diyorsunuz. Yeri gelmişken sorayım, nasıl değerlendiriyorsunuz günümüz deneme yazarlığını?
Bu konuda bir değerlendirme yapacak yetkinlikte hiç hissetmiyorum kendimi. Öncelikle beni esinleyen yazılar ilgilendiriyor. Bir şeyi yazarken öğreniyor olmak çok önemli. Ben bir yazıyı yazarken o yazıyı aynı zamanda ilk kez okuduğum bir yazı gibi okumaya çalışırım. Bana bir şey öğretmeyen, beni düşündürüp esinlemeyen yazıyı yazmasam da olur. Buradan hareketle: Birçok denemeyi okumuyorum.
Kitaplarınıza uygun bir ad bulma siz çok uğraştırır mı?
Bazen evet. 'Başkası Olduğun Yer'i epey aradım.
Romanınızda ve denemelerinizde muazzam bir dil işçiliği ile karşılaşıyoruz. Dili yapaylıktan, süse boğmaktan uzak tutmayı nasıl başarıyorsunuz?
Öyle mi yapıyorum? Bir şeydeki sahiciliğe yaklaşmak ve anlamaya çalışmak ilgilendiriyor beni. Anlama çabası insanı içeriye çağırır. Bu uğraş insanı paçalarına dolanan birçok hamasi söylemden arındırır. Yalın ve sade tutar. Sade olan da derinleştirir bizi. Benimkisi bu yönde bir niyet sadece. Böyle yaşıyorum. Neyi nasıl yaptığımı bilemiyorum.
Son zamanlardaki gazete yazılarınızdan dolayı nasıl tepkiler aldınız? Tanımadığınız insanların tepkileri ulaştı mı size? Mesela e-mail yoluyla?..
Yüreğiyle paylaşan ve uzaktan yakın olan okurlar var. Bir de bazen örgütlü bir biçimde saldıranlar var. İmzasız ve tehditkar.
Bir Sevgili Gibi Yaşamak kitabınızı ithaf ettiğiniz üç isim Ali Şeriati, Rachel Corrie ve Hrant Dink sizin için ne ifade ediyor?
Vicdanı. Adalet için mücadele ederken her türlü iftiraya, çirkinliğe, zulme uğradılar. Yaşarken ve öldürüldükten sonra.
Önsözde kitaba girecek yazıları seçme sürecinizden söz ediyor ve bu kitapla bir bütünlük çıktığını yazıyorsunuz. Yazıları seçme süreci siz zorladı mı?
Pek zorlamadı.
Temel insani sorunlarla ilgili yazılarınızın ağırlıkta olduğunu söyleyebilir miyiz?
Olabilir evet.
Kitabınızdaki denemeleri bölümlendirmeyişinizin bir sebebi var mı? Kitabınızın alt başlığı savaş, kimlik ve vicdan biçiminde bölümlendirilemez miydi?
İnanın ayrılması imkansızdı. Önce bunu denedim. Ama algımızı parçalamak gerekiyor bu ayrımı yapabilmek için. Kimlik mevzularından bahsederken en çok vicdanı öne çıkardığım yazıları yazmışım. Vicdanın kimliği yoktur demişim. Ve bunu mesela sıcak bir savaştan bahsederken demişim. Nasıl ayırabiliriz?
Kitabınıza ad olarak seçtiğiniz yazının hikayesi nedir?
Aslında biraz benim hikayem. Biraz diyorum çünkü kimsenin kendini yazı yoluyla tastamam ifade edebilmesi mümkün değil. İlk zikir sevgidir ve sevgi Allah'tan insana gelmiştir. Dolayısıyla ben öncelikle 'sevilen' olduğumu idrak edebilirsem, beni Seven'in nasıl sevdiğini, nasıl merhamet sahibi olduğunu O'nun benden istediği biçimde bilmeye başlayabilirim. Bu bilme serüveni kesintisiz bir hikayedir. Bir yolculuktur belki. Sevilen aynı zamanda seven olur giderek. Sufilerin "seven de sensin, sevilen de" sözünün en satıhtaki anlamlarından birine ulaşırız böylece. Buna bütüncül olarak bakarsak sevgili olmanın inceliklerine bir giriş olabilir herhalde. Kimse bir sevgili gibi yaşadığını iddia edemez tabii. Ama böyle bir niyete sahip olmak, her şeyi sevgilisi için yapmaya çalışan bir aşık olarak kainata bakmak evet, müthiş bir yaşantı hediye eder bize. Kitap adının çok ötesinde.
Vicdanın İlahi Niteliği sizin hayat mecranızı anlattığı kadar Fıtrat dininin temeli Tevhid bilincinin insan yapımı dinlerden yani şirk putundan farkını da ortaya koyuyor…Haksızlıklar ve zulümler karşısında tavır almaktan çekinen Müslümanlardan uzak olduğunuzu anlatma zorunluluğuna değinirken F tipi cezaevlerinde uygulanan tecridi gündeme getiriyor ve hakikati perdeleyen şablonlara değiniyorsunuz. Hem kişisel tarihiniz hem de toplumsal tarih açısından bu gün hakikati perdeleyen şablonlar ifadesiyle neyi anlatmak istiyorsunuz?
Hayır. Benim kendimi koyduğum hiçbir mertebe yok ki, bazı Müslümanlardan uzak olduğumun altını çizeyim. Eğer bazı haksızlıklara tepki göstermiyorlarsa bu onların sorunu. Kaldı ki, gösterenler de var. Ben belki daha çok kendi yaşadığım seküler çevredeki kör algıya dikkat çekmiş olabilirim. Yani insan Müslüman ise solun tekelindeki bazı mevzularla hiç ilgilenmez gibi bir önyargı var. Gördüğünüz gibi önyargı ve peşin hükümler her zaman, her yerde. Eskilerin dediği gibi bir şeye 'olduğu gibi bakabilmek' bunca tanımın fütursuzca havada uçuştuğu bir çağda kolay olmasa gerek hiçbirimiz için.
Romanınızda liberal yanılgılardan söz ediyorsunuz. Denemelerinizin birinde insanın vicdanı liberalleşebilir mi, diye soruyorsunuz. Liberalizm bir tür kayıtsızlık ideolojisi mi? Müslümanlığının önüne bu tür sıfatlar ekleyenleri nasıl görüyorsunuz?
Kim kendini nasıl tanımlıyorsa öyle kabul etmek zorundayız. Benim itirazım kendini şu ya da bu şekilde tanımlamayan kişilere ille sen şusun veya sen busun demek. Kimlikler üzerinden bu tür niyet okumalarını çok sorunlu buluyorum. Kendimize dönüp baktığımızda içine doğduğumuz kimliklerle kendi varoluşumuzu anlamlandıramadığımızı, daha ziyade seçtiğimiz kimliklere vurgu yaptığımızı görüyorum. Mesela beyaz, erkek ve Kürt olabilirsiniz. Bunları siz seçmediniz. Ama sizin için liberal olmak dünyayı ve kendinizi anlamlandırmak için asli değer olabilir. Sanıyorum ki, liberalizmin açmazları bugün düne oranla daha fazla görünür olmaya başladı. Bu başka mevzu. En azından kendi adıma henüz olmadığım ve bugüne dek olduğum, olmayı seçtiğim her türlü tanımı içine alıyor müslüman olmak. (teslim olmak manasında söylüyorum.) Ek bir tanıma gerek yok bu yüzden.
Başörtüsü tartışmalarında liberaller arasındaki yarılma ya da kırılmanın sebebi nedir?
Ya: Korku eşikleri var. Kendilerine göre bazı mevzularda hiç farkında olmadan rezervleri var. İkircikli dönemlerde bunlar su yüzüne çıkıyor. Ya da: Çok içerilerde, bilinçaltında, resmi ideolojinin enjekte ettiği ve çocukluktan beri kimseye sorulmadan doğru kabul edilmiş bir bilgi var. Dinin hakir görülecek bir şey olduğunun bilgisi. Bunun tezahürü bazen liberal dilde daha da kibirli kılıyor kişiyi. Yine de tanzim etmek doğru değil. Çünkü böyle bir tutum sergilemeyenler de var.
Akıl meselesi modernleşme sürecinde İslam söz konusu olduğunda en çok tartışılan konulardan biri olma vasfını hep korumuştur."Aklınızı Rabb'inize teslim ettikten sonra onu emanet aldığınızda, eskisinden daha iyi kullanmaya başlamış olabilirsiniz" Bunu biraz açar mısınız?
Her şey emanet bize. Zaman. Vücut. Dünya. Akıl da. Aklı kullanabilmek için irade gerekiyor. İradenin nereden kaynaklandığını sormaya kalkıştığınızda kalbinizi açmanız gerek. Mesela kader ile iradenin çakışmasını, mizanı, adalet anlayışını -bu dünyaya hapsetmeksizin- ele almanız gerek. Akleden kalp sözünü çok severim. Kalbinizle baktığınızda vahyedilen hiçbir şeyin akıldan uzak olmadığına varabilirsiniz. Akıl ile vahiy arasında çelişen bir tek harf olmadığını duyumsuyorum. Varolan her şeyin ilahi bir boyutu var. Her şeyde can var. Çünkü her şey O'nu tespih ediyor. Kendi dilinde. Bunu akleden kalple işitebiliriz. Emanetin kıymeti!
Medyadaki tartışma biçimi genellikle birbiri ile ilgisi kurulmayacak durumları ard arda ulamak olarak gerçekleşiyor. İçki ile başörtüsü kıyaslanıyor örneğin. Töre cinayetlerinin karşısına cinsel özgürlüğü koyanları eleştirirken bu dünyadaki en zor sınavlardan birinin erkeğin kadınla imtihanı olduğunu belirtiyorsunuz. Teorik yanı bir yana nasıl bir imtihandır bu?
Şu bir gerçek: Erkek kadın üzerinde tahakküm uygular. Bunu istediğiniz gibi estetize edebilirsiniz. Modern veya muhafazakar, doğulu veya batılı, dindar veya dinsiz, tarih öncesi ya da şu an... Sonuç değişmez. Önemli olan bu tahakkümün dilini erkeğin nasıl konuştuğudur. Kendi nefsini bununla nasıl terbiye ettiğidir. Madem bu tahakküm bir nevi fıtri gerçek, vahyin getirdiği sınır burada çok önemli. Burada mevzuyu daha fazla genişletmeyeyim. Ama bunu kavrayabilirsek töre ve namus cinayetlerinin de, içki içip karısına saldıranların da, yumurtam sıcak gelmedi diye oracıkta kesip doğrayanların da nasıl önce kendi nefslerine zulmettiğini anlayabiliriz.
Denemelerinizin dışa dönük bir tanımlama çabasını ötesinde gittikçe içe yönelen bir doğrultusu da var bu nereden kaynaklanıyor?
İç ile dış arasında sadece biz böyle algıladığımız için bir ayrışma oluyor. Kaldırın aradaki perdeyi. Bütüne bütün olarak baktığınızda bütünü bulursunuz der sufiler. Hakikat algımızı iç ile dış arasında parçalamak gerekmiyor sanırım. Kuyu metaforuna başvurayım. İnsanın bir kuyunun dibinde su bulması veya kendi içinin derinliklerinde kendini bulması için aşağı doğru gitmesi gerek. İçe doğru. Oysa bu anlamdaki özgürleşme bir çeşit kişisel miraçtır. Ve miraçlar yukarı doğrudur. Dışarı ve yükseğe doğru.
Konularınızı nasıl seçiyorsunuz?
Seçmiyorum. Yaşıyorum. İçimde ve dışımda. Sonra bir an geliyor bunu yazabilirim diyorum. Henüz yazamadığım ama benimle birlikte birer özne gibi yaşayan çok mesele var. Mesele diyelim evet daha doğru. Konu kısıtlıyor.
Hayatın Sanatı Ezdiği An yazınızda sanatın ayrıştırıcı gücünün/dilinin resmi tarihlere karşı en büyük mücadeleyi verdiğini ifade ediyorsunuz. Estetik ve vicdan , estetik ve etik birbirine kurban edilmeden var olduklarında gerçekten önemli bir açılım sağlıyor. Sonuçta etik ve estetiği bir sanat eserinin omurgası, ayakta kalabilmesinin koşulu olarak görüyor ve sanatın dünyayı değiştirebileceği sonucuna ulaşıyorsunuz. Günümüzde sanatçılar başkalarının acısını anlatmaya pek istekli değil gibi ne dersiniz?
Evet, başkalarının acısını çoktan malzeme ettik biz. O kadar ki, kendi başımıza bir acı geldiğinde yıkılıyoruz. Onu içselleştirmeyi, yas tutmayı, başkalarıyla paylaşmayı filan unutuyoruz. Bu yıkımı gösterme derdine düşüyoruz ve mağduriyetin efendiliğine soyunuyoruz. Büyük laflar etmeye başlıyoruz acımız yüzünden. Bizim dışımızdaki insanların çektiği acıyı ise neredeyse onlara müstahak görüyor, onların hakikatine hiç değmeksizin iki kelimede imha ettiğimizi sanıyoruz acıyı. Cılk yara orada duruyor oysa. Haykıran kan kaldırımda duruyor daha. Geçen gün bir arkadaşım bana şöyle dedi yıllardır mücadele verdiği bir adaletsizlikten bahsederken: "Ben yirmi beş yıldır çırpınıyorum sırf bir kişinin zihnine bir tek cümle yerleştirebileyim diye." Zulüm ve haksızlığın giderek meşrulaştığı bir dünyada sanatın etik ve estetiğini yeni bir dille ifade etmeliyiz belki de.
"Başkaların acısına böylesine yabancıyken, büyük önsözlerle, süslü kapak sırtlarıyla iyi kitap yazılabilir mi," diye soruyorsunuz Başkası Olduğun Yer'de. Bazı kelimelerin sterilize edilerek genleriyle oynandığını ve anlamlarını yitirdiklerini ifade ediyorsunuz devamında. Yazı başkalarının acısına nasıl bakar, hangi kelimeler sterilize edilerek anlamlarını yitirir? Roman kişilerini oluştururken gerçek yaşamdaki kişilerden yararlandığınız oldu mu?
Bütün kelimeler tekrarlandıkça yitiriyor anlamını. Yitirir. Bu kaçınılmaz. Önemli olan oradaki iç sestir bence. Başkalarının acısını görebilmek için aynı acıyı çekmemiz gerekmez. Şatila kampını gezerken karşılaştığım çocuklar top oynayıp kahkaha atıyorlardı. Orada benim duyduğum ise: Saf bir acıydı. Bana bir şey söylemeleri gerekmiyordu. Acıyı büyük sözcüklerle dolayımsız bir biçimde ifade edemezsiniz. İnsanın derinlerinde bir başkasını anlama mahareti vardır. İşte o derinleri ancak iç sesinizle işittirebilirsiniz. Acının hakikatini çeken bilir, okuyana onun metaforları yetecektir.
İşgalciyle direnişçiye eşit göz seyri ayıran hakkaniyetli haber editörlerinden başlayarak epik ve eleştirel bir dille günümüz dünyasının düzenbazlıklarını yerden yere vuruyorsunuz. Dünyanın gerçekliğine parmak basan romanınızın yazım sürecinden söz edelim. Roman hangi süreçte yazıldı, Başkası Olduğun Yer'e başlarken nasıl bir roman tasarımıyla yola çıktınız?
Beş yıl boyunca, belki biraz daha fazlaydı, çeşitli kereler bir roman yazmaya kalkıştım. Her seferinde başka bir şeye evriliyordu yazdıklarım. Nihayetinde bir öykü bulup onu kurgulamak istemediğimi anladım. Beni hakikatte olanlar ilgilendiriyordu. Etrafımızda ve içinde yaşadığımız vahşet, zulüm ve bunların bizim küçük hayatlarımıza nasıl yansıdığı –mesela yemek yaparken veya ölmüş bir babaannenin evini boşaltırken- ilgilendiriyordu. Yaşadığım gerçeği aldım ve kurguladım sadece. Öyküsüz bir roman, bir hal romanı yazmak istedim biraz da. Fakat ince bağlantılarla bağlayarak tabii her bölümü birbirine. Aslında tek bir şey anlattım.
Başkası Olduğun Yer'de, doğrudan yani evelemeden gevelemeden insanın dramını; bütün o saklanan gizlenen ama aslında en açıkta duran şeyleri doğrudan anlatmaya yönelik bir anlatım var. Bir anlamda bunun gerçekçi bir roman olduğunu mu söyleyebilir miyiz?
Yukarıda da dediğim gibi, evet, elbette diyebiliriz. Doğrudan anlatmanın dili ister istemez metaforlarla geliyor insana. Çünkü aslında her birimizin gerçeği görme biçimimiz biricik.
Burada romanın ana teması varoluş üzerine kurulmuş gibi. Bu temel unsurun yanı sıra dünya gerçekliği de anlatılıyor. Roman dünya gerçekliğini anlatma sürecinde sizin ve çevrenizin hayatlarına da bir bakış atıyor mu? Bugüne neyle, nasıl ve hangi araçlarla tutunuyoruz?
Evet romanda bahsettiğim hayatlar, benim içinde yaşadığım, kıyısından geçtiğim, rastladığım, kesişip ayrıştığım hayatlar. Bugüne tutunma biçimlerimiz bizi diğerimizden ayırıyor.
Denemelerinizde de, romanınızda olduğu gibi, yaşanan kötülüklerin gerçek yüzünü ortaya koymaya ilişkin akışlar var. Bir Sevgili Gibi Yaşamak ile Başkası Olduğun Yer'deki ortaklıklar, birbirinin içine geçişler nereden kaynaklanıyor?
Bilemiyorum. İnsan kendi yazdığı kitaplar söz konusu olduğunda böyle bir 'deşifre' yöntemi geliştiremiyor. Biraz muamma olarak kalsın. Bu kadar analiz edersem, saf biçimde nasıl yazarım bundan sonra? İnsan ne yazarsa yazsın aynı şeyleri anlatıyor herhalde. Farklı anlatış biçimleri bularak bir şeyi sonsuz kere yazabilirsiniz. Bu beni çok esinliyor. Belki en hakikisi, mesela şimdi sizin bir okur olarak kendi yorumlarınızla okuduklarınıza katkıda bulunmanızdır. Hatta sizin bunca derinlikli ve esinleyici sorularınızdır belki yazma sürecini tamamlayan. Okurun bu anlamdaki 'yazarlığı' olmasa, her yazılan eksik kalır galiba.
Başkası Olduğun Yer ve Bir Sevgili Gibi Yaşamak kitaplarınızın günümüz dünyasına bir isyan olduğunu söylesem, ne dersiniz?
Bilmiyorum. İsyan etmek gibi bir niyetim yok. Dikkat çekiyorum daha ziyade. Belki de yanılıyorum, isyan da olabilir. Size nasıl yansıyorsa öyle kalsın. Yorumunuzu bozmak istemem.
"Bize verilen temel eğitimin dilinden çok daha farklı, katman katman ve yoğun zihin grameri" derken neyi kastediyorsunuz?
Şöyle düşünüyorum: İnsanın okula gittiğinde öğrendiği bir bilgiler bütünlüğü var. Onun diline eşlik eden bir imla kılavuzu var vesaire. Ama bir de başkalarından öğrenilmeyecek bilgiler var. İnsanın zaten içinde kodlanmış bilgiler bütünlüğü. Asli tabiatımızdan gelen ve sonradan konuşmayı öğrendikçe unuttuğumuz, üzerini örttüğümüz bir iç bilgiler bütünlüğü var. Bunun dilini çözebilmek için vahyin önerdiği gibi 'oku'mak gerekiyor. Kalp ilmi diyelim. Hiçbir zaman "bildim" diyemeyeceğiz. Ama kendisine zulmedenler için bağışlanma dilediğinde: "Onları affet, bilmiyorlar" derken İsa'nın neyi kast ettiğini bilebiliriz en azından.
İbn Arabi, Mısri, Rabitül Adeviyye, Mevlana, Geylani, Atar, Konevi vb. sufi kişiliklerin dili sizin için ne ifade ediyor?
Her zaman dualarımdalar.
Bölüm başlarında kullanılan 'ay' neyi simgeliyor?
Ayın hallerini bir nevi seyri sulük gibi niteleyebiliriz bu romanda. Defalarca aynı şekilde büyüyor ve küçülüyor bizim bakışımızla söylersek. Ama yaratılış her an yenidir. Bir ilerleyişi değil bir devam edişi simgeler bu durumda. Düz çizgiyi değil de, açık uçlu ve içe doğru sonsuza dek çizilen daireleri düşünün. Kalemin bunu nasıl çizdiği de kalemin sırrıdır zaten.
Romanın "Ya Rabbim"; diye başlayan bölümünü okurken Ali Şeriati'nin Dua'sında yer alan bazı paralellikler dikkatimi çekti. Şeriati'nin düşünceleri ve yaşamı sizin için ne ifade ediyor?
Onun Hacc kitabını defalarca okumuştum.
Sizden dergilerde ya da başka yerlerde yayımlanmamış, yeni denemelerin bulunduğu bir kitap bekleyebilir miyiz?
Bir gün belki. İnşallah. Şimdilerde biraz 'kırık düzyazı' dediğim bir metinler bütünlüğüyle uğraşıyorum. Roman olarak da kabul edilebilir pekala. Bir de şiirler var. Henüz yayınlanacak kıvamda değil. Yazıyor olmak bu yolculuğun büyük bölümüne tekabül ediyor zaten.
Neler söylemek istersiniz söyleşimizin sonunda?
Bir başka gün bunları yanıtlasaydım, bambaşka şeylere temas ediyor olabilirdim. Bir yetersizlik duygusu içindeyim incelikli ve özenli sorularınız karşısında. Size teşekkür ederim.
Ben de teşekkür ederim.
Röportaj: ASIM ÖZ
HAKSÖZ-HABER

