1. YAZARLAR

  2. ÇAĞRI İSLAM

  3. Kutsal Sentez: Yunan ve Türk milliyetçiliği üzerine
ÇAĞRI İSLAM

ÇAĞRI İSLAM

Yazarın Tüm Yazıları >

Kutsal Sentez: Yunan ve Türk milliyetçiliği üzerine

10 Eylül 2022 Cumartesi 11:00A+A-

Milliyetçilik üzerine yapılan okumalar açısından kült eserlerden olan, B. Anderson’un ‘Hayali Cemaatler’ ve A. Hayes’in ‘Milliyetçilik: Bir Din’ eserlerinde milliyetçiliğin din ile olan irtibatı ele alınmış ve özet olarak şu sonuca varılmıştır. Milliyetçilik, her şeyden önce dini birlikteliklerle beraber düşünülmeli, salt bir ideoloji olarak yorumlanmamalıdır. Ayrıca milliyetçilik, seküler ulus devletlerin dinidir.

Anderson ve Hayes tarafından yapılan bu çıkarımlar milliyetçiliğin mahiyetine dair genel bir çerçeve çizmektedir. Bu çerçevenin içi daha özelde Yunan ve Türk milliyetçilikleri incelenerek doldurulabilir. Yunanistan asıllı İoannis N. Grigoriadis’in ‘Kutsal Sentez’ isimli eseri de bu noktada bize yardımcı olması açısından önemli bir eser.

Yunan ve Türk milliyetçilikleri karşılaştırıldıklarında sanıldığından çok daha fazla ortak yönleri olduğu görülecektir. Her iki milliyetçilik türü de Osmanlı’nın yıkılış çatırdamalarının duyulduğu sıralarda filizlenmiş, ulus devletlerin kurulması ile birlikte palazlanmış ve birer kimlik halini almıştır. Bu milliyetçilik türleri, Aydınlanma sonrasında kendilerini tanımlamaya ve yeniden konumlandırmaya çalışmışlardır.

Aydınlanma öncesi Türk ve Yunan toplumlarında dinin önemli bir yeri vardır. Toplumun kendisini ifade ettiği, tanımlamasında kullandığı temel argüman dindir. İnsanlar kendilerini din üzere konumlandırmaktadır. Bu nedenle Yunan ve Türk milliyetçiliğinin oluşturulmasında dinle hassaten ilgilenilmiştir. Bu ilgi, ‘milli kimliğin’ oluşturulmasına en büyük engel teşkil eden dinin ortadan kaldırılmasına yöneliktir.

Fakat her iki milliyetçilik için de dinin ortadan kaldırılması büyük bir toplumsal birlikteliğin sonlandırılması anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti yıllarında Rum olarak ifade edilen insanlar arasında Yunan, Bulgar, Arnavut ve Sırplar gibi birçok etnik grup varken Müslümanlar açısından da durum aynıydı. Müslüman nüfus içerisinde de Türk, Kürt, Arap, Çerkez gibi birçok etnik grup yer alıyordu. Bu etnik grupları birbirine bağlayan dinin ortadan kaldırılması nihai olarak hedeflenen ulus devletler için yeknesak bir halk bulunamaması anlamına geliyordu.

Bu durumun farkına varılması ardından seküler temeller üzerine kurulması planlanan milliyetçilik, seküler temellerinden biraz olsun mesafeli görünmek ve dini dikkate almak zorunda kaldı. İlk olarak aşılması gereken bir engel olarak görülen din, sonrasında farklı etnik grupların bir arada tutulmasına yarayacak bir tutkal olarak görüldü. Ancak bu din, toplumun hayatını tanzim eden, hayata müdahil olan bir din değil, kültürel bir değer kaynağı olarak kalmalıydı. Ulus devletlerin kuruluş sürecinde milli kimliklerin oluşturulabilmesine yardımcı olan din, elbette milliyetçiliğe göre daha arka planda kalacaktı. Ayrıca dinin, süreç içerisinde gittikçe sönümleneceği ve kendiliğinden yok olacağı düşünülüyordu.

Her iki milliyetçilik de dine karşı tavizler vererek bir sentez bir kimlik halini aldı. Ortodoks Hıristiyanlık ve Yunanlık, İslam ve Türklük eklektik bir sentez oluşturdu. Bu şekilde ulus devletlerin bütünleşme sürecinin tamamlanması amaçlanıyordu.

Hülasa milliyetçilik, kitlelerin kalbinde dinin yerine geçmeyi amaçlayan, dinin birçok ritüelini ve ayinini işlevsel hale getiren ‘yeni yapay bir din’ halini almıştı. Bir diğer ifadeyle milliyetçilik, biçimsel olarak dinsel ancak içerik olarak sekülerdi.1

‘Yunan’ ulusunun inşası…

Kurulan ulus devletler din ile olan irtibatı görmezden gelen bir tarih anlayışı benimsediler. Dini olan geçmişlerini atlayıp seküler temeller üzerinde yükselme ve diğer uluslardan daha köklü bir millet olduklarını ispatlayabilme adına binlerce yıl öncesinden uluslarına bir kök arayışına girişmişlerdi.

Yunan, kelimesinin ortaya atılması dahi bu arayışın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Geç Roma döneminden itibaren unutulmuş olan Yunan kelimesi, milliyetçiliğin seküler temeller üzerine yükseltilmesi amacıyla Hıristiyan Roma’yı atlıyor ve kendisini ‘antik Yunan’a dayandırıyordu. Böylece iki bin yıllık Roma ve Bizans tarihi atlanmıştı ve seküler Yunan üzerinde bir ulus inşa edilmeye çalışılıyordu.

Antik Yunan’a ulaşabilme adına yeni bir dil de oluşturulmaya çalışıldı. Türkçe, Slavca ve hatta Latinceden arındırılmış, pür pak bir Yunanca elde etmek amacıyla yüzyıllardır kullanılmayan kelimeler kullanılmaya başlanmış, yeni Yunanca kelimeler uydurulmuştu. Bu sayede yeni kurulan ulus devlet, meşru bir varis olarak kurulacaktı.

Yeni kurulan bu devletin, ulusu birbirine bağlayıcı ve kilise ile olan mücadelesinde onu destekleyici bir ideali de oluşturulmuştu. Bu ideal ‘Megali İdea’ olarak isimlendiriliyor, yarım kalmış bir Yunan İmparatorluğu hikayesini tamamlamayı hedefliyordu.

Öncesinde de ifade etmeye çalıştığımız bir diğer miras da maalesef kaçınılmaz olarak kabul etmek zorunda kaldıkları dindi. Mademki dinden kurtulmaları hâlihazırda mümkün değildi, o halde din de olabildiğince millileştirilmeliydi. Ekümenik Patrikhane, Ortodoks Hıristiyanlığın evrensel olduğunu ileri sürse de bir Yunan Kilisesi kuruldu ve bu kilise dini, Yunan kimliği içerisindeki kültürel bir değere dönüştürdü.

Açılan yeni okullarla birlikte artık Ortodoks azizler değil; Platon ve Prikles, Homeros ve Tukidides çocuklara rol model olarak sunuluyordu. Yunan’la olan bağlantıları güçlendirme adına ‘Gizli Okul’ miti oluşturuldu ve Osmanlı’nın hüküm sürdüğü yıllarda Yunan dili ve kültürünün bu gizli okullarda sarf edilen üstün çabalarla ayakta kaldığı iddia edildi.

25 Mart Yunanistan için bağımsızlık günü ilan edildi ve aksi yöndeki tüm tarihi kanıtlara rağmen, bağımsızlık için gerçekleştirilen ayaklanmanın Aya Lavra manastırında patlak verdiği ve Piskopos Germanos tarafından desteklendiği yalanları resmi anlatıda kendisine yer buldu.

Karamanlılar ve Türk Ortodoks Patrikhanesi

Sınırlar Türkiye ve Yunanistan olarak ayrılsa da halklar tam olarak ayrılamamış, bu durum nüfus mübadelesi yapılması sonucunu doğurmuştu. Anadolu topraklarında ‘Karamanlılar’ olarak adlandırılan Türk Ortodokslar yaşıyorlardı. Bu grup da mübadeleye konu olmuştu. Ancak Karamanlılar içerisinden Papa Eftim ise Ortodoksluğu Türklük ile sentezlemenin ve Anadolu’da kalabilmenin derdindeydi.

Bunun üzerine Papa Eftim, Kayseri’de Türk Ortodoks Kilisesi’ni kurduğunu ilan etti ancak bu durum Rum nüfusu arasında çok az karşılık buldu. Netice itibariyle mübadele sırasında kendisi ve ailesi Türkiye’de kalsa da Karamanlıların mübadeleden muaf tutulmasını sağlayamamıştı2. Ulus devlet mantığı ile ters düşse de mübadele de belirleyici olan ırk değil, din olmuştu.

Türk ulusunun ‘yaratılması’…

En başta ifade etmeye çalıştığımız gibi Türk milliyetçiliğinin ikame edilmesinde de süreç Yunanistan’dan pek farklı değildi. Kendilerini İslam’a nispet eden bir halktan bir Türk ulusu yaratma işine girişildi. Türkiye sınırları ötesindeki Türklerle irtibat kurulması özlemleriyle şekillenen düşünceler, süreç içerisinde dini bağları da dikkate almak durumunda kaldı. Dönüşümün en etkili düşünürlerinden olan Ziya Gökalp, Türk ulusu ile İslam dinini uzlaştırabilme amacındaydı. Hedefi bir Türk kültürü inşa etmek ancak bu kültürü Türk’e ait olmayan unsurlardan da arındırmaktı.   

1920’lere kadar eklektik bir kimlikle ilerleyen süreç M. Kemal’in dizginleri eline almasıyla kapsamlı bir seküler ulus inşa etme projesine dönüştü. Gizlenen asıl hedef, Yunan milliyetçiliğinde de görebildiğimiz üzere dinin ortadan kaldırılması ve Türklüğe dayalı bir kimlik inşasıydı. Bu noktada cumhuriyet rejimini güçlendirecek bir ideoloji oluşturulmaya çalışıldı. Toplumun önemli bir kesimini oluşturan dindar ve etnik unsurlar, devlettin ceberrutluğu ile sindirildi. Milli kimlik üzerinden toplumsal bir bütünleşme sağlanabilmesi için bu gerekliydi.

Süreç içerisinde din tamamen tasfiye edilemese de Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılarak, dini eğitim Milli Eğitim Bakanlığı uhdesine alındı. Ayrıca Şeyhülislamlık tasfiye edilmiş, yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştu. Böylece din, ancak devletin gözetiminde ve müsaade ettiği alanda yaşanabilecek bir forma sokuldu.

Kasım 1928’de ise Latin alfabesine geçildiği ilan edildi. Bu Kemalist inkılaplar arasında belki de en önemli sekülerleşme adımıydı. Arap harflerinin tasfiye edilmesi ile Türk ulusu İslam ile arasındaki kültürel bağdan kurtulabilecekti. Benzerini Yunan milliyetçiliğinde de görebileceğimiz dilin millileştirilmesi ve Arapça, Farsça kelimelerden arındırılmasına hassaten önem verildi. Saf Türkçe oluşturulması amacıyla kurulan Türk Dil Kurumu, bu doğrultuda çalışmalarını sürdürdü ve yeni birçok kelimeyi uydurdu.

Dinin millileştirilmesi çalışmaları ezan ve Kur’an ile devam etti. Ezan Türkçe okunmaya başlandı. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe meallerinin yazılması da bu döneme tekabül ediyordu. Dar-ül-fünun’un İstanbul Üniversitesi olarak düzenlenmesi sırasında da İlahiyat Fakültesi kaldırıldı ve Edebiyat Fakültesi kapsamında İslami Çalışmalar Enstitüsü bünyesine alındı.

İlerleyen süreçte dine karşı olan tutum bu denli sert gitmedi, Demokrat Parti iktidarı ile dine dair bir yumuşamanın, İslam’ın kamusal alanda bir nebze görünür olmasının önü açıldı. Dinin marjinalleştirilmesine yönelik süreç, bir süreliğine akamete uğramıştı. Ezanın yıllar sonra Arapça okunması, imam hatip okullarının açılması vs. kazanımlar, sınırlıydı fakat bu kazanımlar kendilerine biçilen sınırın ötesine geçti, yaygınlaştı. Ta ki 27 Mayıs 1960 darbesine kadar. 60 Darbesi süreci tersine çevirmişti. Öyle ki darbe sonrasındaki hınçla Adnan Menderes ve iki bakanı idam edildi. Darbeden haftalar önce vefat eden Said Nursi’nin naaşı dahi mezarından çıkartılıp bilinmeyen bir yere gömüldü.

Dindarlığın gündelik siyasette tekrardan görünürlük kazanması özellikle Necmettin Erbakan önderliğinde gerçekleştirilen siyasi parti denemeleriyle mümkün oldu.

1980 darbesi ve Müslümanların önlerinin açıldığı iddiası…

1980 darbesi ile bütün siyasi oluşumlara son verilmesinin ardından iddia edilen odur ki İslamcı oluşumlara Kenan Evren askeri rejimi tarafından destek verilmiş yahut önleri açılmıştır. Yazar, 80 darbesi sonrasında Sünni İslam’ın darbe hükümeti ile palazlandırıldığını; dini eğitimin ilk ve ortaokullarda zorunlu hale gelmesi, Alevi köylerinde dahi camilerin açılması vs. tezleri ile ifade etmektedir. Bu düşüncesini de ABD’nin ‘yeşil kuşak’ projesi ile irtibatlandırır.  Kitapta milliyetçiliğe dair son derece tutarlı çıkarımlar olsa da yazarın bu noktada ıskaladığı şeyler söz konusudur.

Darbe sonrasında bizatihi silahlı olarak çatışan sağcı ve solcu grupların, İslamcılara nazaran daha fazla ezilmiş olması, yine devlet uhdesinde/gözetiminde dini derslerin koyulması; İslamcıların önünün açılmış olduğu, desteklendiği anlamına gelmez. 12 Eylül rejiminin zorunlu kıldığı din kültürü dersi neredeyse ikinci bir Atatürkçülük dersidir. Ayrıca Cumhuriyet Tarihine bakıldığında sürecin, Müslümanlara yönelik bir darbeler tarihi olarak görüleceği açıktır. Solcu kesimlerin manipülasyonları ile darbeyi Müslümanlara mal eden, 80’li yıllarda sadece Türkiye ve Ortadoğu’da değil bütün dünyada dine yönelişin ivme kazandığını görmeyen dar bakış açısı gelişmeleri doğru okuyamamaktadır.3

Sonuç olarak…

Seküler millileşme süreçleri ile başlayan ve ardından dine karşı tavizlerle eklektik, sentez kimliklerin oluşumuna yol açan süreç, Yunanistan ve Türkiye tecrübelerinde görüldüğü üzere neredeyse aynı doğrultuda ilerlemiştir. Günümüzde de eğitim, siyaset ve sair alanlarda dillendirilen ‘milli kimlik’ söylemleri bu kökenlere dayanmakta olup, neşet ettikleri yer bakımından son derece sıkıntılı bir mahiyettedir. Müspet olarak görülen milliyetçi olma hali, vatanını, milletini sevme olarak tahvil edilse de tarihsel süreç ve kökenleri itibariyle dindarlık ve milliyetçilik farklı köklerden gelen ve birbirleriyle taban tabana zıt oluşumlardır. Bir araya gelmesi milliyetçiliğin olduğu kadar dinin de kendisinden tavizler vermesi ile mümkün olmuştur.

Ancak Müslümanlar açısından aslolan dini kimliğimiz, yani İslam’dır. Bizlerin bir takım düşünceler ya da kurumlarla uzlaşma adına kimliğimize muarız şeyleri kabullenmemiz, eklektik bir kimliğe sahip olmamız beklenemez. Bu doğrultuda yerli ve milli söylemle oluşturulan ve içerisinde gayrı İslami hususları barındıran hiçbir şey bizim kimliğimiz olamaz. Müslümanlar olarak her türlü cahili söylem ve eylemleri reddetmek ve onlara karşı mücadele etmekle mükellefiz.

 

[1] İoannis N. Grigoriadis, Kutsal Sentez, Koç Üniversitesi Yayınları, 2014, sf.29

[2] Sonrasında Papa Eftim, Karaköy’de bulunan dört Ortodoks Kilisesi’ni varlıkları ile birlikte ele geçirdi. Zeki Erenol ismini alan Papa Eftim Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek madalyası olan İstiklal Madalyası’yla ödüllendirilmişti. Kurduğu Türk Ortodoks Kilisesi hiçbir Ortodoks Kilisesi tarafından tanınmadı ve Türk Ortodoks Kilisesi bir kiliseden ziyade bir azınlığın malını mülkünü yağmalayan bir aile işletmesi halini aldı.

Oğlu Turgut Erenol, babasının izinden giderek patrikhaneyi bir aile şirketi olarak devam ettirdi. Torunu Sevgi Erenol ise 2008 yılında ‘Ergenekon’ soruşturması kapsamında tutuklandı. Tutukluların Papa Eftim ailesinin kontrolündeki, İstanbul’un en tarihi Ortodoks Kiliselerinden biri olan Panagia Kafatiani Kilisesi’nde düzenli olarak bir araya geldikleri ve mühimmat depoladıkları ihbar edilmişti. 

[3] Musa Üzer, 12 Eylül Darbecilerinin İslamcılığı Desteklediği İddiası Siyasi Tarih Çarpıtmasına Açık Bir Örnektir!, Haksöz Sitesi, 2011; konu ile ilgili yetkin bir çalışma olarak Musa Üzer’in makalesine bakılabilir.

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum