
Kemalizme yeni dokunulmazlık alanları açma çabası
Prof. Dr. Muhammet Enes Kala, Kemalizmi ve Atatürk inkılaplarını eleştiriden muaf tutmaya yönelik girişimlerin yeni bir ideolojik vesayet üreteceğini ifade ediyor.
Prof. Dr. Muhammet Enes Kala / TYB.org
Yasaklara Sığmayan Gerçek: Resmî İdeolojiye Karşı Hür Tefekkürün Müdafaası
Türkiye’de hukuk, tarihî bir şahsiyeti, bir dönemin siyasî tercihlerini yahut belli bir ideolojik yorumu eleştiriden muaf tutan koruyucu bir zırha dönüştürdüğünde, artık hukuk olmaktan çıkar. Dahası adaletin ve hakikatin değil, resmî hafızanın bekçiliğine soyunmuş olur. “Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın” gibi sınırları muğlak; yorumu, idarenin takdirine açık; her türlü tarihî ve felsefî tartışma ile konuya ilişkin meşru ifade hürriyetini cezalandırma potansiyeli taşıyan bir hüküm, demokratik toplumun nefes borusunu tıkayabilir. Çünkü bir fikrin, gerçekleştirilmiş inkılabın veya siyasal mirasın hakikaten güçlü olup olmadığı, yasakla değil, serbest tartışma ortamında sınanabilir. Eleştiriden korunmaya muhtaç kılınan her ideoloji, kendi iç zayıflığını hukuk diliyle örtmeye çalışır. Oysa adalet, devleti belli bir tarih okumasının bekçisi kılmaktan değil, farklı tarih okumalarının, hafıza biçimlerinin, düşüncelerin ve tekliflerin aynı kamusal alanda konuşabilmesini teminat altına almaktan neşet eder. Bu nedenle teklif edilen düzenlemenin sadece basın özgürlüğü meselesi olarak düşünülmesi gerektiği kadar, Türkiye’de düşüncenin ne kadar hür, tarihin ne kadar tartışılabilir, milletin kendi geçmişiyle ne kadar sahici biçimde yüzleşebilir olduğu meselesi olarak görmek lazımdır.
D. Mehmet Doğan’ın Kemalizm eleştirisinin merkezinde tam da bu nokta vardır. Kemalizm, onun okumasında sıradan bir siyasî tercih veya tarihî modernleşme programı değildir. Kemalizm, zamanla kendisini dinin, geleneğin, millet hafızasının ve kültürel sürekliliğin yerine ikame eden resmî ideoloji formuna dönüşen Millî Mücadele sonrası bir tür mağlubiyet ideolojisidir. Doğan, modernleşme sürecini, kurumların değişimi çerçevesiyle birlikte, dilin, tarihin, inancın ve toplumsal benliğin yeniden biçimlendirilmesi olarak okur. Bu yüzden onun itirazı kişilerden öte, toplumun kendisini anlama hakkını elinden alan ideolojik tahakkümedir. Batılılaşma İhaneti çizgisinde dile getirdiği mesele, bir medeniyetin kendi kavramlarından, kelimelerinden ve hafıza ritminden koparılmasıdır. Bir Savaş Sonrası İdeolojisi Kemalizm bağlamında ortaya koymaya çalıştığı problem, Millî Mücadele’nin çoğul tarihî hakikatinin daha sonra tekçi bir ideolojik kalıba dökülmesi meselesinde düğümlenir. Böyle bakıldığında “Atatürk ilke ve inkılapları”nı yaptırımla koruma teşebbüsü, Doğan’ın yıllarca eleştirdiği resmî ideolojinin yeni bir uzantısı olarak görünür ve bir zamanların ürkütücü ideolojik tahakkümünü daha da tahkim eder. Çünkü burada savunulan şey milletin ortak değeri değildir, daha zihyade milletin üstüne çıkarılan, yeri ve zamanı geldiğinde millete karşı gösterilecek sopa ve ideolojik dokunulmazlık alanıdır.
Bir toplumun kurucu dönemleri elbette dikkatle ve tarihî ciddiyetle ele alınmalıdır. Fakat dikkat ve ciddiyet ile dokunulmazlık aynı şey değildir. Dikkat ve ciddiyet bizi, anlamaya davet ederken dokunulmazlık, sorguyu, samimi anlama çabasını ve eleştiriyi susturur. Dikkat ve ciddiyet, farklı kanaatlerin nezaket içinde konuşmasına imkân tanırken dokunulmazlık, bir kanaati devlet sopasıyla imtiyazlı hâle getirir. Hele ki Şapka Kanunu, Harf İnkılabı, laiklik uygulamaları, tek parti dönemi, din-devlet ilişkileri, eğitim politikaları ve kültürel kopuş gibi konular hâlâ milletin hafızasında açık yaralar, cevapsız sorular ve derin tartışmalar olarak duruyorsa, bunları “aykırılık” kategorisiyle bastırmak, toplumsal barışa değil, fikrî çoraklığa, karışıklığa ve düşmanlığa hizmet eder. Tarih, dokunulmaz zırhların arkasından çıkarılmalı, ilim, fikir, edebiyat ve vicdan zemininde konuşulmalıdır. Bir inkılabın anlamı, sadece onu yapanların niyetinden ibaret değildir; onun toplumda doğurduğu neticeler, kırılmalar, kayıplar ve kazanımlar da tarihî muhasebenin önemli parçasıdır. Bu muhasebeyi yasaklamak, milleti çocuk yerine koymak ve toplumsal aklı vesayet altında tutmak anlamına gelir, gelmiştir.
Bu düzenlemenin en tehlikeli yanı, yalnızca açık sansür ihtimali de değildir. Daha derin ve sinsi olan otosansür iklimidir. Bir internet sitesi, dergi, yazar, akademisyen veya genç araştırmacı “acaba bu cümle Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı sayılır mı?” korkusuyla düşüncesini daha doğmadan boğmaya başlarsa, toplumun zihnî hayatı görünmez bir prangaya vurulmuş olur. Basın İlan Kurumu üzerinden ilan ve reklam kesme yaptırımı, düşünceyi doğrudan hapse atmasa bile, ekonomik olarak terbiye etmeye yönelen bir öz-sansür hatta tahakküm mekanizması üretir. Bu, fikirle fikrin karşılaşması değil, idareyle kalemin karşı karşıya getirilmesidir. Hukukun vazifesi, devleti eleştiriden korumak değildir, bilakis vatandaşı devletin ölçüsüz müdahalesinden korumaktır. İdeolojik hassasiyetlerin hukukî yaptırıma dönüştüğü yerde adalet zedelenir, çünkü hukuk artık eşit mesafede duran bir hakem değil, belli bir dünya görüşünün muhafızı hâline gelir. D. Mehmet Doğan’ın “resmî ideoloji”ye yönelttiği en güçlü itiraz da burada yankılanır: Devlet, milletin üstünde kutsal bir ideoloji üretmemeli; milletin tarihî, dinî, kültürel ve ahlâkî varlığını kendi dar kalıplarına mahkûm etmemelidir.
Bu sebeple söz konusu düzenlemeye karşı çıkmak, kuşkusuz herhangi bir şahsiyete hakaret hakkını savunmak olarak anlaşılmamalıdır. Bilakis hakaret ile eleştiriyi, saygısızlık ile ilmî muhasebeyi, provokasyon ile tarihî sorgulamayı birbirinden ayıran daha olgun bir hukuk düzenini savunmaktır. Hakaret zaten genel hukuk normları içinde ele alınabilir, ayrıca ideolojik bir koruma kalkanı inşa etmeye lüzum yoktur. Türkiye’nin ihtiyacı, resmî ideolojiyi yeni yaptırımlarla tahkîm etmek değil, milletin kendi tarihiyle korkusuzca muhasebeye girişebileceği, doğrusunu da eğrisini de mülahaza edebileceği bir hürriyet iklimi kurmaktır. Eğer devlet gerçekten güçlü olmak istiyorsa, eleştirilen bir devrimden, sorgulanan bir dönemden, tartışılan bir ideolojiden korkmamalıdır. Çünkü hakikat, yasakla korunmaz ancak adaletle, açıklıkla ve serbest düşünceyle görünür hâle gelir. D. Mehmet Doğan’ın fikrî mirasından hareketle söylenecek temel bir sözümüz vardır: Bir milletin hafızası, kanunla tek-tipleştirilemez; vicdanı ilan cezasıyla hizaya sokulamaz; tarihi, resmî ideolojinin dar koridoruna hapsedilemez. Devlet, ideolojisini değil, adaletini büyüttüğü ölçüde meşru; geçmişi yasaklarla değil, hür tefekkürle konuşulabilir kıldığı ölçüde sahici olur. Torba yasada teklif aşamasında olan söz konusu maddelerin yeniden düşünülmesi ve böylesi hatalara düşülmemesi bu açıdan hayatidir.


HABERE YORUM KAT