Karanlığın üç yüzü
Prof.Dr. Süleyman Elik / Star Açık Görüş
Niebuhr'un ihtiyatı, Malcolm X'in tarih şuuru ve Fanon'un sömürgeleştirilmiş benlik eleştirisi aynı noktada birleşir: Karanlık her zaman gece gibi gelmez; bazen ilerleme, güvenlik ve medeniyet diliyle yaklaşır. Bazen de bir toplumun kendi yüzünü başkasının gözleriyle görmesine yol açarak evin içine yerleşir. Asıl tehlike yalnız karanlıkta değil, karanlığı aydınlık zannetmeye elverişli hâle getiren alacakaranlıktadır.
Modern dünya kendine mağrur bir şecere yazdı: Başlangıcında karanlık, sonunda Avrupa vardı. Akıl, bilim ve ilerleme onun imtiyazı sayıldı. Earl Grey, Gladstone ve Tocqueville gibi liberal yahut hümanist isimler, hürriyetin dilini konuşurken imparatorluk çağının sınırları içinde düşündüler. Öteki milletlere ise susmak, hayran olmak ve çocuk kalmak düşüyordu. Bir elinde İnsan Hakları Beyannamesi, öteki elinde kırbaç taşıyan bu medeniyet; limanlarında hürriyeti överken gemilerinde esirler taşıdı, kıtaları yağmalarken insanlığa ahlâk dersi verdi. Asıl çelişki yalnız zulümde değil, zulmün kendisini aydınlık diye takdim edebilmesindeydi.
Reinhold Niebuhr'un "aydınlığın çocukları"/ "The Children of Lights" ile "karanlığın çocukları"/ "The Children of Darkness" ayrımı, iyilerle kötülerin basit hikâyesi değildir. Karanlığın çocukları menfaatlerini tanır, gücün dilini bilir ve insanın ihtirasını hesaba katar. Aydınlığın çocukları ise iyi niyetin siyasete yeteceğine inanır. Biri ahlâken küstahtır; diğeri siyaseten saf kalabilir. Niebuhr'un demokrasi anlayışı da bu gerilimden doğar: İnsan adaleti düşünebildiği için demokrasi mümkündür; adaletsizliğe yönelebildiği için de vazgeçilmezdir. Böylece demokrasi, insanın masumiyetine değil, kusurlarının sınırlandırılması ihtiyacına dayanır.
İktidar kendi menfaatini hiçbir zaman çıplak hâliyle sunmaz. Güvenliğini dünya barışı, hâkimiyetini istikrar, müdahalesini medenî vazife olarak adlandırır. Silahın namlusu görünse de onu meşrulaştıran masumiyet hikâyesi çoğu zaman görünmez. Niebuhr'un karanlığı, sınırlı bir iradenin kendisini mutlak hakikatin temsilcisi saydığı yerde belirir. Güç ahlâkın emrine girmek yerine ahlâkı kendi hizmetine aldığında, tahakküm artık suçluluk duymadan vazife diliyle konuşabilir.
Malcolm X, bu kolektif kibri tarihin somut tecrübesi içinde ele alır. Onun "beyaz dünya üstünlüğü" dediği şey bir deri renginden ziyade, kölelikten sömürgeciliğe uzanan bir iktidar nizamıdır. Köle tüccarının defteri, sömürge valisinin haritası, bankerin hesabı ve antropoloğun cetveli aynı düzenin farklı araçlarıdır. Bu düzen yalnız toprağı değil, kelimeleri de işgal etti; yağmaya ticaret, işgale düzen, itaate terbiye, hafıza kaybına eğitim adını verdi. Böylece tahakküm, kurbanının dilini de kullanarak kendisini meşrulaştırdı.
Malcolm'un "X"i bu sebeple bir harften fazlasıdır. Çalınmış bir adın ve silinmiş bir tarihin işaretidir. Malcolm Little, efendinin nüfus kütüğündeki insanken Malcolm X, kendisine verilen kimliği reddeden iradeyi temsil eder. Mekke tecrübesinden sonra beyazlığı biyolojik bir kötülük olmaktan çıkarıp siyasî bir üstünlük iddiası olarak değerlendirmesi, düşüncesini daha geniş bir adalet ufkuna taşır. Düşman ten değil, insanın başka insanlar üzerinde sınırsız tasarruf hakkı bulunduğuna inanan tahakküm şuurudur.
Fanon ise bu tahakkümün insanın içine nasıl yerleştiğini gösterir. Sömürgeci çekilebilir, bayrağını indirebilir; fakat bakışı ve değer ölçüleri geride kalabilir. Sömürgeleştirilen insan kendisini efendisinin aynasında eksik görmeye başladığında, siyasî işgal ruhî bir bağımlılığa dönüşür. "Beyaz maske", kabul edilmek uğruna benimsenen dilin, davranışın ve benlik anlayışının adıdır. Malcolm X'in "X"i efendinin verdiği kimliğe itiraz ederken Fanon'un maskesi, o kimliğin insanın içinde yaşamaya devam edişini anlatır. Biri adlandırma iktidarını reddeder; diğeri bu iktidarın görünmez devamlılığını açığa çıkarır.
Bu çözümleme Türkiye'ye uygulanabilir; fakat Türkiye'nin tarihî tecrübesini klasik sömürgelerle özdeşleştirmeden. Millî Mücadele, emperyalist paylaşıma karşı verilmiş bir istiklâl mücadelesidir. Batı'dan bilim, teknik ve kurum almak da kendiliğinden yabancılaşma değildir. Kırılma, yenileşmenin taklide; öğrenmenin kendi toplumundan utanmaya dönüşmesiyle başlar. Mesele pencereyi Batı'ya açmak değil, insanın kendisini yalnız Batı'nın aynasında görebilmesidir.
İç sömürgeleştirme ve öz-oryantalizm tartışmaları
Türkiye de iç sömürgeleştirme ve öz-oryantalizm tartışmaları bu noktada açıklayıcıdır. Sömürgeci bakışın yeniden üretilmesi için yabancı bir valiye ihtiyaç yoktur. Yerli seçkin, merkezin değer cetvelini eline alarak kendi halkını eksik, kaba, gecikmiş ve terbiye edilmesi gereken bir kütle gibi görebilir. Batı karşısında talebe, kendi milleti karşısında mürebbi kesilen bu tip, hayranlık ile küçümseme arasında yaşar. Fanon'un aşağılık ve üstünlük gerilimi böylece aynı şuurda buluşur.
Yakup Kadri'nin Yaban'ı bu kopuşun sebebi değil, edebî aynasıdır. Ahmet Celâl, uğruna savaştığını düşündüğü Anadolu köylüsünün yanında kendi yurdunda gurbeti bulur. Aydın ile halk aynı toprağa basar, fakat birbirini tanıyamaz. Romanın trajedisi yalnız köylünün cehaletinde değil, aydının kendi toplumunu anlamakta zorlanan bakışındadır. Kadro hareketinin öncü seçkine yüklediği dönüştürücü vazife de bu mesafeye siyasî bir boyut kazandırır: Halk adına konuşan aydın, halkın sesini duymadığında kurtarıcılık vesayete dönüşebilir.
Bizim aydınımızın meselesi çoğu zaman bilgisizliğinden ziyade bilgisinin yönüdür. Batı'nın her hükmünü hakikat, kendi toplumunun her itirazını cehalet saydığında tercümeyi tefekkürün yerine geçirir. Oysa fikir, gümrükten geçirilen hazır bir eşya değildir; doğduğu tarihin çatışmalarını ve iktidar ilişkilerini de beraberinde taşır. "Monşer" ve "Beyaz Türk" tabirleri daha sonraki dönemlerin polemikleridir; bunları 1930'lara taşımak anakronizm olur. Bununla birlikte her iki ifade de kendi toplumuna mesafeli, Batılı merkezin tasdikini ise belirleyici sayan bir seçkin tipine yöneltilmiş eleştiriyi barındırır.
Ali Haydar Haksal'ın "Evdeki Yabancı" öyküsü, bu hâli güçlü bir mecazla anlatır. Yabancı artık sınırın ötesinde değildir; aynı evde oturur, evin dilini bilir, fakat o dille düşünmeyi değersiz sayar. Halkının tecrübesini ancak dışarıdaki bir merkez tanıdığında anlamlı bulur. Böylece Fanon'un sömürgeleştirilmiş şuuru, resmî sömürge idaresi yaşamamış bir toplumda da yerli kurumların ve seçkinlerin dili içinde yeniden üretilebilir.
Karanlığın üç yüzü burada birbirine bağlanır: Niebuhr'da kendi menfaatini evrensel iyilik gibi sunan iktidar; Malcolm X'te ırk ve medeniyet hiyerarşisine dönüşen dünya düzeni; Fanon'da ise tahakküm sahibinin bakışını içine yerleştiren insan. "Evdeki yabancı", üçüncü yüzün yerli görünümüdür. Bu yüzden istiklâl yalnız sınırların korunmasıyla tamamlanmaz; toplumların neyi değerli sayacağına ve kendilerini hangi aynada göreceğine karar verebilmesiyle derinleşir.
Karanlığı görünmez kılan bulanıklık
Serhat Kılıç'ın Aziz Nesin'in Azizname'sinden hareketle yorumladığı "Alacakaranlık" tiradı, bu üç yüzün birbirine karıştığı belirsiz eşiği hatırlatır. Alacakaranlık ne bütünüyle gece ne de sahici bir aydınlıktır; şekiller seçilirken hakikat bulanıklaşır. İktidarın menfaatini hukuk, sömürgeciliğin tahakkümünü medeniyet, yabancılaşmanın taklidini ilerleme olarak sunduğu dünya da böyle bir ara bölgede yaşar. Niebuhr'un sahte masumiyeti, Malcolm X'in beyaz dünya nizamı ve Fanon'un beyaz maskesi, karanlığı görünmez kılan bu bulanıklıkta birbirine yaklaşır.
Bugünkü uluslararası düzen de bu tartışmanın dışında değildir. Kuralların rakiplere karşı sert, müttefiklere karşı esnek uygulanması; bazı ölümlerin insanlığın felaketi, bazılarının istatistik sayılması, medeniyet iddiasıyla güç siyaseti arasındaki mesafeyi görünür kılıyor. Gazze'nin enkazı, Afrika'nın madenleri ve Akdeniz'in göçmen mezarlığı, uluslararası kuruluşların cilalı salonlarından ayrı bir dünyanın parçaları değildir. Césaire'in sömürgeciliğin sömürgeciyi de barbarlaştırdığı yönündeki eleştirisi, bu ikili ahlâk karşısında hâlâ düşünmeye değer.
Karanlık her zaman gece gibi gelmez
Aydınlık, bir medeniyetin kendisine verdiği paye olmaktan çok, gücünü sınırlama ve kendi maskeleriyle yüzleşme kabiliyetidir. Niebuhr'un ihtiyatı, Malcolm X'in tarih şuuru ve Fanon'un sömürgeleştirilmiş benlik eleştirisi aynı noktada birleşir: Karanlık her zaman gece gibi gelmez; bazen ilerleme, güvenlik ve medeniyet diliyle yaklaşır. Bazen de bir toplumun kendi yüzünü başkasının gözleriyle görmesine yol açarak evin içine yerleşir. Asıl tehlike yalnız karanlıkta değil, karanlığı aydınlık zannetmeye elverişli hâle getiren alacakaranlıktadır. Alaca karanlıkta yürümek ne mümkün!


