Doç. Dr. Abdulkerim Diktaş-Dr. Muhammed Toprak / Düşünce Günlüğü
Ferdî iyilikten örgütlü iyiliğe
Birey, “iyi insan skalası”ndaki konumunu belirlemek için toplumun negatif gerçekleriyle yüzleşerek iç dünyasında kendi ile hesaplaşır. Bu hesaplaşmanın neticesinde kendisini kötü hissedeceği durumlar husûle gelirse, telafi etmek için çoğu zaman vicdanını rahatlatması gerektiğini düşünür. Bir dilenciye uzatılan madenî para, sokak hayvanına verilen bir kap su, kuytu bir köşede yetim başı okşayan muvakkat parmaklar… Bunlar, insanî hüsnüniyetin kıymetli kıvılcımlarıdır, şüphesiz. Vicdan, bu anlık teselli ile ferahlar ve kendini tamamlanmış, mükellefiyetini ifâ etmiş hisseder.
Fakat bu, vicdanın kendi kendini uyuşturmasından, kendi iç dünyasında kurduğu o sahte cennetten başka nedir? Halbuki örgütlenmemiş iyilik, teferruatın içinde boğulan bir hüsnüniyetin cemiyet sahnesindeki anarşisidir. Vicdanî açıdan insanı mütemmim hissettirebilir. Lâkin tabiatına, yani kendi öz hakikatine ve dönüştürücü gücüne asla eremez.
İyiliğin kendi hakikatine erişmesi, insanın taşıdığı imkânın işlenmesine, istikamet kazanmasına ve müşterek hayata katılmasına bağlıdır. Zira cevher, yalnızca mevcûdîyetiyle değil, terbiye, emek ve mesuliyet gibi kavramların üzerinde kuvveden fiile çıkmasıyla kıymet kazanır. Bu hakikati, kamışın neye dönüşme serüveninde daha müşahhas biçimde görmek mümkündür.
Bir ney düşünelim; kamışlıktan kesilir, içi boşaltılır, düğümleri çözülür, ateşte kurutulur ve delikleri açılır. Ney açısından bu merhaleler zahiren eziyetten ibarettir. Ancak en nihayetinde bu çileler neticesinde bir nefese mazhar olur, hayat bulur. Sâni, o kamışa bakıp tefekkür edebilir ve o iklimde vicdanını rahatlatabilirdi. Bir kamışa bakıp Allah’ı hatırladığı için mutmain hissedebilir, iç dünyasında huzurlu bir sükûnete erebilirdi. Fakat sanatkârın sorumluluğu sırtını ağaca yaslayıp tefekkür etmekten ibaret değildir. Sâniden beklenen, o büyük sanatkâra hürmet edercesine, kamışta neyi görmek ve sorumluluk almaktır.
NARKOZLU VİCDANLAR VE FERDİYETÇİLİK TUZAKLARI
Kamışın neye dönüşmesi, iyiliğin de ham bir hissiyattan şuurlu bir mesuliyete yükselişini temsil eder. İşlenmeyen kamışın ses verememesi gibi, bir nizama kavuşmayan merhamet de içtimâî hayatta kalıcı bir tesir husûle getiremez. İyilik, yalnızca münferit bir duygu patlaması veya bir anlık acıma hissi değildir. İyilik bir şuur, bir nizam, bir medeniyet hamlesidir. Bir yara bandı gibi tekil acıların üzerine yapıştırılan anlık merhamet jestleri, sefaletin köklerini besleyen karanlık mekanizmaya dokunmaz, dokunamaz. Vicdan, kendi kabuğunda bir huzur arar. Lâkin sokaktaki feryat, o hayâlî huzurun duvarlarını dövmeye devam eder. Kökü kazınmayan kötülük karşısında ferdî iyilik, olsa olsa yalnızca bir vicdan narkozu olabilir. İyilik, bir bireyin diğerine sunduğu bir “üstünlük jesti” olmaktan çıkıp içtimâî bir müessese hâline gelmedikçe ne alanı hür kılar ne de vereni hakîkî bir erdem sahibi yapar.
İyilik ferdî bir fazilet olarak kaldığı müddetçe tesiri sınırlıdır. Kalıcı tesir ancak faziletin müesseseleşmesi ve içtimâî hayatın ilkesi hâline gelmesiyle mümkündür. İslâm siyaset düşüncesinde bu fikrin en sistemli ifadesi Fârâbî’nin Erdemli Şehir adlı eserinde karşılığını bulur. Fârâbî, insanların ihtiyaçlarını karşılamak ve en yüksek kemâle ulaşmak için birçok şeye ihtiyaç duyduğunu ve bu ihtiyaçların hepsini tek başına karşılamasının mümkün olmadığını söyleyerek dayanışma kültürünün faziletlerine dikkat çeker. İyilik, şahsın inhisarında keyfî hazları doyuran bir temayül olduğu müddetçe erdem değildir. Olsa olsa, bahşedilmiş lütfun gafilane harcanmasıdır. Oysa biz bir medeniyet, bir ülkü peşindeysek şayet, iyiliği bütün müesseselerin müşterek gayesi hâline getirmeliyiz.
İYİLİK İÇTİMÂÎ BİR MESULİYETTİR
Yaptığımız iyilik vicdanımızı rahatlatan bir his uyandırıyorsa içimizde, vicdanımız uzun süredir rahat etmemiş demektir. Nitekim mütefekkir odur ki, vicdanın rahatına yaslanmak yerine, vicdanının neden bunca zaman rahatsız olduğuna kulak versin.
İyilik, içtimâî bir mesuliyettir. Bu mesuliyetin mahiyeti, iyiliğin ferdî bir kemâl iddiasından çıkarak müşterek hayatın istifadesine sunulmasında belirginleşir. Zira bir istidadı fark etmek kadar, onu işlemek, inkişaf ettirmek ve başkasına ulaştırmak da ahlâkî fiilin tamamlayıcı cüzüdür. Ney ustası temsiline dönecek olursak; bir sâni olarak neyi meydana getirmek tek başına bir erdem değildir, bunun erdeme dönüşmesi için topluma sunulması, diğerine ulaştırılması gerekir. Böylece iyilik erdeme dönüşür. Onu kamışlıktan koparmak ve bir saz hâline getirmek mesuliyeti, âdeta bir kelebek etkisiyle yeni iyiler ve erdemler doğurmaya gebedir artık. Kamışı ney yapacak bilgiden yoksun olan bir başka muhtemel sanatçı, o neye nefes vermek için beklemektedir. Ve tabii o neye nefes veren sanatkârı dinleyip huzur bulacak olan muhtemel insanlar… Bir sanatkâr başka bir sanatkârın doğmasına vesile olmuştur. Bir mesuliyetten binlerce mevcûdiyet neş’et etmiştir. Silsile uzayıp gider. Bir zamanlar rüzgârda öylece sağa sola sallanan ve tabiatını bundan ibaret zanneden kamış, bir sanatkârın aldığı mesuliyetle özünü bulmuştur.
Bir sanatkârın kamıştaki istidadı görerek onu müşterek hayata kazandırması ile bir medeniyetin ferdî merhameti müesseseye dönüştürmesi arasında esaslı bir münasebet vardır. Her iki hâlde de dağınık imkân, mesuliyet ve nizam marifetiyle kalıcı bir kıymete kavuşur. Ferdin elinde başlayan bu ihya hareketi, cemiyetin bünyesinde müesseseleştiğinde vakıf ruhunu doğurur.
MODERN PARÇALANMIŞLIĞIN KARŞISINDA VAKIF RUHU
Bizim medeniyetimizin büyüklüğü, iyiliği bireysel bir fantezi veya tesadüfi bir merhamet olmaktan çıkarıp vakıf şuuruyla müesseseleştirmesinde görülmektedir. Kuşlara saray kuran, çeyizsiz kızları evlendiren, borçluyu hapisten kurtaran teşkilatlı merhamet, ferdin ruh haline veya keyfine değil, cemiyetin sarsılmaz nizamına dayanıyordu. İyilik, şahsın vicdanını rahatlattığı bir eylem olmaktan ziyade, sistemin işleyen ana çarkıydı. Bugün ise modern insan, parçalanmış zihninin ve suçluluk psikolojisinin baskısını hafifletmek için anlık hayır-hasenât gösterilerine sığınıyor. Bu durum, kökünden koparılmış bir çiçeğin vazoda bir gün daha diri kalması için dökülen sudan farksızdır. İyiliğin tabiatı hayatı yeşertmektir, vazodaki çiçeğin ölümünü birkaç saat geciktirmek değil…
Vakit varken tomurcukları topla. Zaman hâlâ uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüyor olabilir.
TEFEKKÜRDEN MAHRUM İYİLİĞİN HÜSRANI
Sistemsiz tefekkür nasıl insanı hakikate ulaştırmazsa, örgütlenmemiş iyilik de cemiyeti felâha erdiremez. Parıldar fakat aydınlatmaz. Anlık bir sıcaklık verir fakat bünyeyi ısıtmaz. Vicdanı pasif bir tatminle rahatlatan bu münferit gayretler, ne yazık ki yapısının bozukluğunu gizleyen estetik bir tül perde işlevi görür.
Hakiki iyilik; vicdanı geçici bir teskinle uyuşturmayan, mesuliyeti ertelemeyen, adaletin tesisine yönelen, düzensizliği ve dağınıklığı bir nizama tâbi kılan ve cemiyetin müşterek hayatını ihya eden örgütlü ve kitlesel bir aksiyondur. İyiliği bir duygu hevesinden söküp alıp, onu içtimâî bir şuurun ve kurumsallaşmış bir adaletin hizmetine sunmadıkça, vicdanlarımız ne kadar mütemmim hissetse de ruhumuz ve cemiyetimiz daima yarım kalacaktır.
İyilik ve merhamet, örgütlendiği ve bir nizam hâlini aldığı gün adalet olur.
Aksi halde yalnızca muktedirin vicdan azabına sürdüğü hafif bir merhem olmanın ötesine geçmeyecektir.

