Isparta'da İLKDER'in "Hz. Muhammed'in Örnekliği ve Sünnet" ana başlığında bayanlar için düzenlediği 11 haftalık seminerler devam ediyor. Programın 4. haftasında Oktay Altın'ın "Hadisin İtikattaki Yeri, Kutsi Hadis ve Gayr-i Metluv Meselesi" sunumu 22 Mart 2008 Cumartesi günü gerçekleşti.
Programın 4. haftasında Oktay Altın hadis kelimesinin usul olarak söz, eylem ve takrirlerden ibaret olduğunu söyledi. Kur'an-ı Kerim'de hadis kelimesi "söz" olarak kullanılmıştır. Tarihi süreç içerisinde Hz. Ömer'in, Hz. Ayşe'nin söylediği sözlerde hadis literatürüne girmiştir.
İtikad nedir, akide nedir sorularını soran Oktay Altın bir örnekle konuya açıklık getirdi. "Bilgisayarlarımızda kullandığımız Windows işletim sistemi nasıl temeli oluşturuyorsa, o olmazsa hiçbir programı çalıştıramıyorsak, itikadımızı da bilgisayarımızın işletim sistemine benzetebiliriz. Dinin temelini itikad oluşturur. İtikad dediğimizde gayb devreye girer. Gayb; duyu organlarımızla algılayamadığımızdır. Bunun karşısında ise müşahede alanı vardır. Müslüman olarak bizler gaybe iman ediyoruz. Evden uzakta olduğumuzda, orada gerçekleşen bir olay bizim için gaybdir ama olayı öğrendiğimizde bizim için gayb olmaktan çıkar. Buna giderilebilir gayb diyoruz.
Hz. Adem ve yaşadıkları bizim için gaybdir. Fakat Kur'an bize bu konuda gerekli bilgilendirmeleri yaparak, geçmişteki gaybi bir konuyu bizim için gayb olmaktan çıkarıyor. Bir de itikadımızın temelini oluşturan 'mutlak gayb' vardır. Gelecek hayatımızdaki yaşantımızı Kur'an'ın bize emrettiği namaz kılmak, infak etmek, zekat vermek gibi eylemlerle temellendiririz.
Gayb bilgisi günümüzde herkesi ilgilendirmektedir. Modern toplumda gelecekten haber verme işini 'fal' üstlenmiştir. Geleneksel toplumlarda bu görevi 'yıldızlar' yapmaktaydı.
'Gaybi kim bilir?' diye soracak olursak; cevap olarak 'Gaybi bilmek Allah'a mahsustur.' (Yunus 20) diyoruz. Gelecekle ilgili haberleri değişik yollarla öğrenmeye çalışmak itikadımıza terstir. Çünkü gaybı ancak Allah bilir.
"Gaybı ancak Allah bilir, dilediği resullere de bildirir." (Cin, 26-27) Buradan anlamaktayız ki Allah dilediği resullerine gayb bilgisini açmaktadır. Hz. Yusuf'a verilen rüyanın tevili de gaybi bir konudur. Tevil bir şeyin gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. Rüyada görülenin gerçekleşmesi ise o rüyanın tevilidir. Hz. Yusuf'un gerçekleşecek bir olayı önceden bildirmesi ancak gayb bilgisi ile mümkündür.
İtikadımızı oluşturan diğer bir bilgi ise 'ahiret bilgisi'dir. Bilginin kaynağı vahiydir. Bilgilenmemizin birinci yolu vahyden olmalıdır. Modern bilgi sisteminde tecrübi bilgi de vardır ki bundan da faydalanıyoruz. Hz. Peygamberin hayattan elde ettiği tecrübesi buna örnektir.
Hz. Peygambere vahy dışında gayb bilgisi verilmiş midir? Bu soru vahyi gayr-i metluv gündeme getiriyor. Allah Kur'an'da "bal arısına vahyettik" diyor. Burada arıya vahyedilmesi olayını fıtratına arılık içgüdüsü verilmesi olarak anlamalıyız. Yine Zilzal suresinde Allah "yeryüzüne vahyetti", "göğe vahyetti" demektedir. Buradaki vahyetmeyi nübüvvetle ilgili olarak değil, fonksiyonunu yerine getirmesi olarak anlamalıyız.
Necm suresinde geçen "o hevasından konuşmaz, onun konuştuğu ancak vahydir" ayeti gayr-i metluv vahyi savunanların delili olarak gösteriliyor. Hz. Peygamberin yaptığı her şey vahy iledir diyerek adeta uyuması, yürümesi, yemesi gibi insani ihtiyaçları da vahy ile yönlendiriliyor deniliyor. Peygamberi böyle anlamak durumunda "postacı" konumuna sokmuş oluruz. Bu anlayış Kur'an'daki peygamber anlayışıyla çelişmektedir. Peygamberimizin yanlışlarını düzelten Kur'an-ı Kerim'de ayetler var: "Âma geldi diye yüzünü astı" (Abese 1) Hz. Peygambere vahy-i gayr-i metluv geldiğini düşünecek olursak, Hz. Peygamberin âmaya yüzünü asması ayet iledir. Sonradan metluv ayet ile bu durum değiştiriliyor, Hz. Peygamberin yanlış davranışı düzeltiliyor. Burada vahy-i gayr-i metluv ayetin olduğunu varsayarsak çelişkili ve ikiyüzlü bir Allah anlayışı ortaya çıkıyor. Bunu kabullenmek mümkün değil!
Buradan hareketle "O hevasından konuşmaz" ayeti ne anlama geliyor? Nasıl anlamalıyız!
Hz. Peygamber, Mekke'de vahyi tebliğ etmesiyle beraber şairdir, mecnundur, öncekilerin masallarıdır suçlamalarıyla karşılaştı. Bu suçlamalar ve karşı çıkışlar Hz. Peygamberin günlük konuşmalarına mı yoksa ayetlerin bildirimine mi? diye soracak olursak onlar vahyi suçluyorlardı. Allah açık biçimde vahye eleştirilerin zirve yaptığı zamanda bu okunan ayetler Allah'tandır ve vahydir dercesine "O hevasından konuşmuyor" demiştir.
Metluv ayet bize sürekli bildiriliyor. Gayr-i metluv ayetin varlığını kabul edersek Allah resulünü bu bilgiyi bize bildirmediği için bu konuda görevini tam olarak yapmadığını düşünüp onu suçlarız. Böyle olursa peygambere zulmetmiş oluruz. Oysaki Allah, resulünü ayetleri bize ulaştırsın diye seçti.
İtikad en temelde olmazsa olmazımızdır. Bunun sağlam olması gerekir. Subuti ve delaleti kat-i bir bilgiyle iman etmeliyiz. Şüphe ile iman edilmez Ebu Hanife'nin dediği gibi akaid, itikad konusu ancak Kur'an-ı Kerim'dir.
Malik bin Enes hicri 150'li yıllarda yaşıyor, bu zamana kadar hadisler kulaktan kulağa, mana üzerinden aktarılıyor. Buradan hareketle hadisleri incelediğimiz zaman zanni olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kur'an günümüze kadar ilk haliyle geldiğinden, zanni olan hadisleri ancak bozulmamış olan Kur'an'ı ölçü kabul ederek alabiliriz."
Sunumunun sonunda Oktay Altın sözün en güzeline uymak gibi bir sorumluluğumuzun olduğunu hatırlatarak, Hz. Peygamberi taklit ile örnekliği kesin olarak ayırmak gerektiğini belirterek oturumu kapattı.



