Getto Değil Merkez: Harediler ve Diğerleri
Sami Işık / Fokus+
Yıllardır İsrail’le alakalı videolarda karşımıza çıkan klasik bir görüntü vardır: Polis ya da askerler, orduya veya devlete yönelik ağır ifadeler içeren pankartlar taşıyan, uzun siyah kıyafetli Yahudileri sokak ortasında dağıtır ve bu sırada arbede yaşanır.
Bu görüntü tanıdıktır, ancak Haredilerin devletle kurduğu ilişkinin yalnızca bir yüzünü gösterir. Topluluğun kimi kesimleri devlete mesafesini korurken, Haredi partiler aynı dönemde koalisyon kurma denklemlerinin, bütçe pazarlıklarının ve Kudüs’ün geleceğinin merkezinde yer alabilmektedir. Toplumsal hayattaki kapalılık, siyasette güçlü bir konuma sahip olmalarına engel değildir.
Harediler ya da diğer adıyla ultra-Ortodokslar, Mea Şearim gibi mahallelerle özdeşleşen kapalı yaşamları, kaşerut konusundaki hassasiyetleri ve Yahudi dinî hukukuna (halaka) dair katı duruşlarından ötürü uzun yıllardır bir “getto topluluğu” olarak görüldü. Ancak zaman içerisinde artan demografik ağırlıkları ve bunun getirdiği sosyo-ekonomik ihtiyaçlar, devletle kurdukları ilişkinin İsrail toplumunun diğer kesimleri üzerindeki etkisini de büyüttü. 7 Ekim sonrasında ağırlaşan askerlik yükü ise Haredilerin askerlikten muaf tutulması ve dinî kurumlarına sağlanan devlet desteği etrafındaki tartışmayı daha da sertleştirdi.
Serimizin bu yazısında, Haredilerin İsrail siyasetindeki konumu etrafında derinleşen ve mevcut siyasi ittifakların içinden de geçen fay hattını inceleyeceğiz. İsrail’i incelerken sık sık başvurulan klasik dindar–seküler ayrımı, bu gerilimi açıklamakta tek başına yeterli olmuyor çünkü Haredilerin askerlikten muaf tutulmasına itiraz edenler arasında dinî-Siyonist çevreler, yedek asker örgütleri ve geleneksel Mizrahi seçmenler de bulunuyor. 7 Ekim sonrası ilk seçime giderken bu itirazların Haredi partilerin geleneksel ortaklarıyla ilişkilerini ne ölçüde zorlayacağı, siyasetin önemli sorularından biri hâline geliyor.

Haredilerin değişen konumu
Haredilerin İsrail’de devletle kurduğu ilişki, kuruluş yıllarından itibaren dinî yaşamlarını ve eğitim kurumlarını korumalarına alan açan düzenlemeler üzerinden şekillendi. David Ben-Gurion’un 1947’de Agudat Israel’e gönderdiği statüko mektubu, dinî yaşamın korunması ve eğitimde özerklik konusunda güvenceler içeriyordu. 1948’de ise sınırlı sayıda yeşiva öğrencisine askerlik muafiyeti tanındı. Bu düzenlemeler, dönemin müesses nizamı ile Haredi liderlik arasında bir uzlaşma zemini oluşturdu. Haredi siyasi temsilciler böylece devletin kurucu ideolojisiyle aralarındaki mesafeyi korurken, devletin kurumları içinde de yer edinebildi.
Bu düzen içerisinde Haredilerin zamanla hem nüfusu hem de siyasi ağırlığı arttı. Hızlı demografik büyüme, konut, eğitim ve kamu hizmetlerine yönelik ihtiyaçlarını da beraberinde büyüttü. Öyle ki 2025–2026 eğitim yılı öncesinde yayımlanan verilere göre, Kudüs’te ilkokula başlayacak yaklaşık 16 bin öğrencinin 8 bin 400’ünün Haredi okullarında eğitim görmesi bekleniyordu. Böylece Haredi okullarına başlayacak çocuklar, ilk kez bu toplamın yarısından fazlasını oluşturacaktı. Mea Şearim’le özdeşleşen görüntünün çok ötesinde, Beyt Şemeş, Elad, Modi’in Illit ve Beytar Illit gibi yerleşimlerde de güçlü bir yerel ağırlığa sahiptiler. Topluluğun büyüyen ihtiyaçları, devlet kaynaklarının nasıl dağıtılacağına ilişkin pazarlıkları da Haredi siyasetinin giderek daha önemli bir parçası hâline getirdi.
Haredilerin artan ağırlığını değerlendirirken, topluluğun kendi içindeki farklılıkları da hesaba katmak gerekiyor. Aşkenazlarla Sefarad ve Mizrahi kökenli Harediler arasındaki tarihsel ayrımların yanında, Habad-Lubaviç, Satmar ve Breslav gibi Hasidik cemaatlerin kendi aralarında da önemli farklılıklar bulunuyor. Hasidiklerle Litvaklar arasında dinî otorite ve siyasi temsil etrafında şekillenen rekabete, gençlerle yaşlı kuşaklar arasındaki farklı beklentiler de ekleniyor. Dolayısıyla Haredi siyaseti, devletle yürütülen pazarlıkların yanında topluluk içindeki temsil ve otorite mücadeleleriyle de şekilleniyor.
Elbette kadınların topluluk içindeki konumu da gitgide büyüyen bir tartışma konusu. Yeni kurulan HaTzibur HaHaredi partisinin Eylül 2026’da araştırmacı Nechumi Yaffe’nin adaylığını duyurması, Haredi kadınların siyasette kendilerine alan açma çabasının son örneklerinden biri oldu. Bu adaylık, topluluğun siyasi ağırlığı kadar, bu ağırlığı kimlerin temsil edeceği sorusunu da gündeme getiriyor. Daha geniş Ortodoks çevrelerde kadınların dinî öğrenimlerinin resmen tanınması için yürüttüğü mücadele de dikkat çekiyor. Nisan 2026’da üç kadının ilk kez Başhahamlığın düzenlediği sınavlara girmesi, uzun süre yalnız erkeklere açık tutulan bir kurumsal alana erişim sağladı. Kadınlara resmî hahamlık unvanı vermeyen bu adım, dinî öğrenimlerinin tanınması ve buna bağlı ekonomik haklardan yararlanabilmeleri açısından önem taşıyor.

Siyasi ortaklıktan askerlik krizine
Haredi partilerin sağla ortaklığında, Menachem Begin’in 1977’de iktidara gelmesi ve Agudat Israel’in koalisyona katılması önemli bir dönüm noktası oldu. Binyamin Netanyahu’nun 2009’da yeniden iktidara gelişi sonrasında ise Haredi partilerin onun etrafında şekillenen sağ blokla bağı giderek güçlendi. Bu ortaklık, Haredi partilere kazanımlarını koruyabilecekleri bir siyasi zemin sunarken, onların desteği de Netanyahu’nun skandallara rağmen iktidarını sürdürmesinde âdeta can simidi oldu.
Bu ortaklık, Haredi partilerin topluluğun taleplerini bütçe ve yasama süreçlerine taşımasını kolaylaştırdı. Hükûmetin 2026 bütçesi için onayladığı 5 milyar şekeli aşan koalisyon ödeneklerinin yaklaşık 2,2 milyarı Haredi toplumuna ayrılmıştı. Bu kaynaklar özellikle yeşivaların ve diğer dinî eğitim kurumlarının desteklenmesini kapsıyordu. Temmuz 2026’da kabul edilen Tevrat Öğrenimi Temel Yasası ise Tevrat öğrenimini Yahudi halkının ve İsrail devletinin temel değerlerinden biri olarak anayasal düzeyde tanıdı. Kendi başına askerlik muafiyeti getirmeyen düzenleme, Haredi partilerin korumaya çalıştıkları yaşam biçimini devletin temel ilkeleri arasında güvenceye alma çabasını yansıtıyor.
Yüksek Mahkeme’nin Haziran 2024’te yeşiva öğrencilerine tanınan toplu muafiyetin hukuki dayanağı bulunmadığına hükmetmesinin ardından ordu, askerlik yükümlülüğü bulunan Haredi erkeklere kitlesel biçimde celp tebligatı göndermeye başladı. Hükûmetin Ekim 2025’te mahkemeye sunduğu verilere göre, 2025 celp yılında 53.741 tebligat gönderilmişti. Celp merkezine gitme tarihi gelmiş olan 15.938 kişiden ise yalnızca 701’i başvurmuştu. Veriler, savaş koşullarına ve büyüyen asker ihtiyacına rağmen celp çağrılarının geniş çaplı katılıma dönüşmediğini gösterdi.
Koalisyon ise celp çağrılarına uymayan yeşiva öğrencilerinin tutuklanmasını ve haklarında ceza işlemleri yürütülmesini geçici olarak durduracak bir yasayı Temmuz 2026’da Meclisten geçirdi. Ancak kabulünün ertesi günü uygulanması durdurulan bu düzenleme, 3 Eylül’de Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi. Böylece Haredi partilerin taleplerini Meclisten geçirebilmesi, bunları uygulamaya koyabilmelerini garanti etmedi; askerlik meselesi koalisyonla yargı arasındaki çatışmanın da merkezine yerleşti.
Bu tablo, askerlik konusundaki kilitlenmenin kurumlar arasındaki boyutunu da açığa çıkardı. Ordu asker ihtiyacını karşılamaya, yargı askerlik yükümlülüğünün uygulanmasını sağlamaya çalışırken, koalisyon Haredi ortaklarının taleplerini koruyacak düzenlemeler arayışındaydı. Haredi partilerin hükûmet içindeki ağırlığı, kendilerine yönelik celp çağrılarının uygulanmasını güçleştiren siyasi bir koruma sağladı. Ancak yargının müdahaleleri de bu korumanın sınırlarını gösterdi. Böylece savaşın artırdığı asker ihtiyacı ile koalisyonun siyasi hesabı arasındaki gerilim, kalıcı bir çözümün önünü tıkadı.
Askerlik tartışmasının bir başka boyutu, Haredilerin orduya hangi koşullarda katılacağıdır. Bu amaçla kurulan Haşmonaim Tugayı, dinî yaşamın askerlik sırasında da korunacağı bir yapı olarak tasarlandı. Şubat 2026’da onaylanan hizmet kuralları, tugayın bulunduğu üste yalnız erkek personelin görev yapmasını öngörürken ibadet vakitlerinin ve sıkı kaşerut standartlarının korunmasını da güvenceye almıştı. Ancak bu düzenlemeler, Haredilerin katılımını kolaylaştırma çabasıyla kadın askerlerin görev alanlarını koruma gereğinin nasıl bağdaştırılacağı sorusunu da gündeme getirdi.
Ancak bu adımlar, Haredi siyasi liderliğin itirazlarını ortadan kaldırmadı. Şas lideri Aryeh Deri, mahkeme kararının açıklandığı gün verdiği bir röportajda, “Ordu laik bir ordu istiyor; hahamlarını dinleyen bir ordu istemiyor” diyerek meselenin dinî otorite boyutunu öne çıkardı. Haşmonaim Tugayı sorulduğunda ise bu yapıyı ayrıntılı biçimde incelemediğini belirterek değerlendirmeyi hahamlara bırakıyordu.
Mevzubahis gerilim, Şas’ın seçmene seslenme biçiminde de kendini gösteriyor. Uzun yıllar Ovadya Yosef’in dinî otoritesi ve mirası etrafında seçmenini bir arada tutan Şas, Ağustos 2026’da yayımladığı kampanya videosunda askerlik meselesini bir aile hikâyesi üzerinden anlattı. Askerden eve dönen oğul ile yeşivada okuyan kardeşi aynı aile sofrasında buluşuyor ve böylece askerlik ve Tevrat öğrenimi, aynı aile içinde birbirini tamamlayan iki görev olarak sunuluyor.
Bu tercihi, partinin farklı seçmen kesimlerini bir arada tutma çabası olarak okumak mümkün. Şas, yeşiva öğrencilerinin muafiyetini savunurken, askerlik yapan geleneksel Sefarad ve Mizrahi seçmenleriyle bağını da korumak zorunda. Aynı sofrada buluşturulan iki kardeş, partinin siyasette uzlaştırmaya çalıştığı farklı beklentileri de temsil ediyor. Askerlik meselesinin yarattığı fay hattı, böylece Şas’ın kendi seçmen tabanının içinden de geçiyor.

Sağın içindeki gerilim
Askerlik meselesinin açtığı fay hattı yalnızca Haredilerle seküler kesimler arasından geçmiyor; Haredi partilerin uzun yıllardır aynı ittifakı paylaştığı dinî-Siyonist ve aşırı sağ çevrelerin içinden de geçiyor. Bu çevreler bir yandan hükûmetin devamı için Haredi partilerin desteğine ihtiyaç duyuyor, diğer yandan askerlik yükünü fiilen omuzlayan kendi seçmenlerinden gelen itirazlarla karşı karşıya kalıyor.
Bu gerilimin en görünür örneklerinden biri, Dinî-Siyonist Parti’den Göç ve Uyum Bakanı Ofir Sofer’in Temmuz 2026’da bir sonraki seçimde aday olmayacağını açıklaması oldu. Karar, parti lideri Bezalel Smotrich’le askerlik konusunda yaşanan ayrışmanın ortasında geldi. Sofer, celp çağrılarına uymayan yeşiva öğrencileri hakkındaki tutuklama işlemlerini durduran yasa teklifinin oylamasında çekimser kalmış, daha önce de Haredilerle ortaklığın önemli olduğunu, ancak “bu ortaklık içinde bazı şeylerin de değişmesi gerektiğini” söylemişti.
Anlaşmazlık yalnızca askerlikle sınırlı değil; kaynakların dağıtımı da iki kesim arasında ayrı bir tartışma başlığı oluşturuyor. Haredi basınında Haziran 2026’da yer alan değerlendirmelere göre Maliye Bakanı Smotrich, yeşivalara yönelik kesintiler sürerken Batı Şeria’daki yerleşimler ve dinî-Siyonist kurumlar için 3,5 milyar şekele yaklaşan bir kaynak aktarımı öngörüyordu. Aşkenaz Haredi partisi Yahadut HaTora’nın lideri Yitzhak Goldknopf, Batı Şeria’daki yaklaşık 500 bin yerleşimcinin 200 bine yakınının Haredi olduğunu, buna karşın Modi’in Illit ve Beytar Illit gibi Haredi yerleşimlerinin bu kalemlerin dışında bırakıldığını savundu. Yerleşimlerin finansmanı böylece, iki kesimin devletten aldığı payı karşılaştırdığı bir alana dönüştü.
Benzer bir ayrışma, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu ve İsrail’de Tapınak Tepesi olarak anılan Harem-i Şerif’e yönelik baskınlarda görülüyor. Haredilerin önde gelen isimleri, Yahudilerin buraya çıkmasını yasaklayan haham hükümlerine dayanarak Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in bu çıkışlarına düzenli olarak itiraz ediyor. Nisan 2026’da Kiryat Arba’nın eski hahamı Dov Lior, İsrail egemenliğini gerekçe göstererek Ben Gvir’in kamuya kapalı bölümler dâhil alanın tamamına çıkmasına izin veren bir fetva yayımladı. Aylar sonra, Ben Gvir’in yeni bir çıkışının ardından bu hükme sert bir cevap geldi: Şas’ın manevi otoritelerinden, eski Sefarad Başhahamı Yitzhak Yosef 30 Ağustos 2026’da yaptığı konuşmada hem Ben Gvir’i hem de Lior’u hedef aldı. “Tapınak Tepesi’ne çıkarak ne yapıyorsun? Senin hahamının gücü nedir?” diye soran Yosef, oraya girenlerin “bunun cezasını çekeceğini” söyledi; Lior için de “kitapları, bütün büyüklerin topuğuna bile erişmez” ifadesini kullandı. Dinî-Siyonist hahamlardan oluşan bir örgüt aynı akşam Lior’u savunan bir açıklama yayımladı.
Yine de gerilimin sandığa ne ölçüde yansıyacağı belirsizliğini koruyor. Eylül 2026 başında yayımlanan bir araştırmaya göre dinî-Siyonist seçmenlerin yalnızca yüzde 15’i askerlik muafiyetini oy tercihindeki en belirleyici mesele olarak tanımlıyor; güvenlik politikası yüzde 35, Yahudi kimliğine ilişkin başlıklar ise yüzde 25 ile öne çıkıyor. Aynı araştırmada katılımcıların yüzde 37’si askerlik yükünün paylaşımı konusunda kendini temsil edilmemiş hissettiğini belirtiyor. Ortaya çıkan tablo, itirazın güçlü olduğunu ancak tek başına oy tercihini belirlemediğini gösteriyor.

Sonuç
Eylül başında Haredi bir haber sitesinin okurları arasında yaptığı ve temsil gücü sınırlı olan bir ankette katılımcıların yüzde 61’i askerlik yasasını oy tercihindeki temel mesele olarak tanımlıyor. Aynı ankette yüzde 43’lük kesim, askerlik meselesini çözmesi hâlinde merkez-sol bir hükûmeti tercih edebileceğini belirtiyor; yüzde 17’lik bir kesim ise Ben Gvir’in Otzma Yehudit’inin kendilerini Haredi partilerden daha iyi temsil ettiğini söylüyor. Katılımcıların yüzde 73’ü partilerinde ön seçim yapılmasını, yüzde 46’sı mevcut Haredi milletvekillerinin tamamının değişmesini istiyor.
Anket, Haredi seçmenin bir bölümünün (özellikle genç kuşağın) partilerinin siyaset yapma biçiminden uzaklaştığına ve bir kısmının diğer sağ partilere yöneldiğine işaret ediyor. Ancak seçmen davranışındaki bu hareketlilik, Haredilerin İsrail siyasetindeki ağırlığının azaldığı anlamına gelmiyor.
Sokak ortasında dağıtılan siyah kıyafetli kalabalık, Haredilerin devletle ilişkisinin yalnızca dışarıdan görünen yüzü. Bugün Haredi partiler hem nüfusun büyüme hızı hem de koalisyon denklemlerindeki konumları itibarıyla İsrail siyasetinde bir merkez oluşturuyor. Bütçe pazarlıkları, ordunun asker ihtiyacı, koalisyonla yargı arasındaki çatışma ve Kudüs’ün statüsüne ilişkin tartışmalar bu merkezden geçiyor. Merkezde olmak ise korunaklı olmak anlamına gelmiyor; aynı konum, Haredileri hem ittifak ortaklarının hem de yargının basıncına en açık aktör hâline getiriyor.
7 Ekim sonrasının ilk seçimi, bu merkezî konumun elde tutulup tutulamayacağını da sınayacak. Serinin bir sonraki yazısında, kentli orta sınıf ile yerleşimlerdeki ve çeperdeki kesimler arasında derinleşen bir başka fay hattını ele alacağız.


