1. YAZARLAR

  2. Markar Esayan

  3. Hangi Başbakan...
Markar Esayan

Markar Esayan

Yazarın Tüm Yazıları >

Hangi Başbakan...

24 Kasım 2011 Perşembe 09:35A+A-

AK Parti’yi diğerlerinden farklı ve değerli yapan nedir?

Bu soruyu aslında dokuz yıldır farkında olup olmadan sayısız kez sorduk ve cevaplamaya çalıştık. Basındaki bir avuç meraklı ve önyargısız kalem bunu anlamaya ve yazmaya çalıştı.

Fark ve değer, müesses nizamın ideolojik kalıplarının dışına çıkmaya, gücünü, dış konjonktürü ve zamanlamayı çok iyi hesap ederek cesaret edebilmiş olmasındadır. İki binli yıllara gelindiğinde, hem dünyanın –zamanın ruhu anlamında–, hem de ülkedeki sağ-mütedeyyin geniş seçmen kitlesinin şiddetle ihtiyaç duyduğu siyasi farklılaşmayı AK Parti başarıyla temsil etti.

O yıllarda zeitgeist ve halkın talebinin, yani boşta ve dolmakla mükellef olan alanın ne olduğu o kadar belliydi ki, bunu görmemek için gerçekten müesses nizamdan nemalanıyor veya tamamen fethedilmiş olmak gerekirdi.

Türkiye’nin sosyolojisine bugün bakıldığında, “sol” tabanda böyle bir boşluk ve ihtiyaç hâlâ görülememekte. Lakin CHP’nin bir türlü değişememesi veya tarihin çöplüğüne atılamıyor olması, tabanının bu ihtiyaca tekabül eden bir devinimde olmamasıyla doğrudan ilişkili.

Örneğin CHP’nin omurgası olan Alevi seçmenlerin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersim tartışmasında sergilediği türden bir “aşağılanmaya” rağmen partiyle duygusal bağlarını koparamıyor olmaları, “sol”da değişimin bir ihtiyaç-baskı haline gelememesinin en önemli nedenlerinden birisi.

Kürt coğrafyasında ise, hem Kürt milliyetçiliği, hem de otuz yıllık savaşın getirdiği öfke ve silahın gölgesinde oluşmuş dikta yapısı, değişimi ima eden tüm dinamikleri ânında boğuyor, kendini tahkim ediyor. Kalanını da AK Parti temsil ediyor zaten.

Avantaj gibi görünen bu yalnızlık AK Parti’nin olgunluk döneminde gittikçe daha ciddi bir risk haline gelebilir. Geçen haftalarda “Restorasyon süreci başladı mı” başlıklı yazımda konuyu “AK Parti kemalizmi yeniden üretiyor, dikkat” boyutuyla irdelemiştim.

Yeri gelmişken küçük bir özür borcumu yerine getireyim. O yazıda partiyi eleştirirken “AK Parti, Tunus’a anayasa ve laiklik anlatmak için kimi gönderiyor biliyor musunuz? İbrahim Kaboğlu’nu...” cümlesini sarf etmiştim. Konuyu bu özette geçince muradımı tam anlatamamış ve haksızlık yapmış oldum. Tabii ki Kaboğlu’nu Tunus’a AK Parti göndermiş değil, bu yanlış ifade için taraflardan özür dilerim.

Ama akıllı bir kişi ne demek istediğimi anlar. AK Parti kemalizmi yeniden üretiyor derken, kastettiğim Tunus’ta yeni anayasa tartışmalarında ön almak isteyen Türkiye’nin, yeni bir ses olabilme imkânını kullanmak yerine, oraya kemalizmi- kemalist laiklik anlayışını taşıdığıydı ki, bu da AK Parti’nin Türkiye’deki sorununu ima ediyor.

Bu ne kadar mümkün bilmiyorum ama, ben Başbakan’ın yerinde olsam, tüm kavgayı göze alır, başkenti Ankara’dan İstanbul’a taşırdım. Çünkü Ankara merkezli bürokratik devlet, herkesin tahmin ettiğinden çok daha köklü ve güçlü.

Bir siyasi partinin uzun süre devrimci-reformcu bir çizgide kalması kolay değildir. Yorgunluk ve yılgınlık baş gösterir. AK Parti pragmatik ve evrimci siyasi anlayışı ile bu güçlü statüko ile ne derece mücadele edebilir veya bunun riskleri nelerdir iyi irdelenmeli.

AK Parti’yi darbe girişimleri ve yargı vesayeti ile hal edemeyen Ankara, gerçeği kabul etti. CHP’deki Kemal Kılıçdaroğlu operasyonunun başarısız olması ile siyaset yoluyla AK Parti’nin devrilemeyeceğini de anladı.

Şu anda yeni taktiği nedir biliyor musunuz? Kendini AK Parti’ye kullandırmak, fethettirmek, AK Parti’ye, kendisini ele geçirdiği hissini verebilmek ve bu şekilde onun reformcu karakterini budamak, kendisini sahiplenmesini sağlamak.

Başbakan bu tuzağı iyi görmeli, bu tuzağa düşmemeli. Türkiye’nin ihtiyacı kemalizmi tamamen aşmak yeni bir devlet kurmaktır.

Kemalizm bu ülkenin hâlâ ana zeminidir. Bu zemini radikal bir devrimcilikle tamamen değiştirmediğinizde, o topraktan değişik halleriyle kemalist zihniyet fışkırmaya devam eder. Üstelik bu CHP’nin yaptığı gibi çiğ ve fark edilir de olmaz. Çok daha sinsi, güne uyumlu hale gelir. Böylelikle restorasyon gerçeklemiş, aslında hiçbir şey değişmemiş olur.

Ben bu yazıyı yazarken Başbakan Erdoğan Dersim hakkında tarihî bir konuşma yapıyor ve Dersim katliamları adına devlet adına özür diliyor. Burada ‘ama’sız doğrudan bir teşekkür borçluyuz kendisine. Televizyonlar her ne kadar bu tarihî sözleri Kılıçdaroğlu üzerinden “polemik” düzeyinde verse de, aslında yaşanan tarihî bir hadisedir.

Erdoğan’ın böyle bir karakteri var. Her an insanları şaşırtabiliyor. Daha bir gün evvel vicdani ret gündemimizde değil derken, “Biz asker milletiz” türünden bildik müesses nizam ağzı ile konuşmuştu. Dün ise, tarihî bir çıkış yapıyor ve 1. Cumhuriyet’i kapatacak bir paradigma açıyor.

Bizim Dersim için özür dileyen reformcu Erdoğan’a ihtiyacımız var.


[email protected]

TARAF

YAZIYA YORUM KAT