Hamza Türkmen’le İslamcılık Üzerine

Hamza Türkmen’le İslamcılık Üzerine

Umran dergisi Ağustos 2008 sayısında Hamza Türkmen ile Ekin Yayınlarından çıkan “Türkiye'de İslamcılığın Kökleri” ve “Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri” kitapları üzerine bir röportaj gerçekleştirdi. Röportajın tam metnini Umran dergisinden iktibas ediy

Umran dergisinin gerçekleştirmiş olduğu röportajın tam metni:

- Ciddi bir gayretin ve tecrübenin ürünü olan, "içe kritik bakış" yapan eserlerinize geçmeden önce ("Türkiye'de İslamcılığın Kökleri", "Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri");  kitabları daha iyi anlamak açısından Hamza Türkmen'i tanıyabilir miyiz? Bu kitapların yazarı mücadele tecrübesi anlamında hangi süreçlerden geçerek, nasıl bir yol izledi?

- Osmanlı bakiyesi bir toplumda doğmuş bir insanız nihayetinde! Bu toplum şekillendirilmiş. Sanal bir kimliğe ulaştırılmış bir toplum. Toplumun Osmanlı bakiyesi kimliği İslam'a ait bir şeydi. Ama Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğunda üst kimlik olarak ulus kimliği, Türk kimliğini dayatmaya çalıştı. Müslümanlığı ise alt kimlik haline indirgemeye çalıştı. Buna direnen yahut buğzeden geniş Müslüman ailenin 50'lerde doğmuş bir çocuğuyuz. Tabiî ki her dindar aile gibi sistemin cenderesi içinde yaşanan sıkıntıları daha ufak yaşta duyumsamış, kavramış bir kişiyiz. Ama akıl baliğ olduğumuzda, gözümüzü ortaokul, lisede açtığımızda modern ideolojik fikirlerle ve bu cümleden olarak Kemalist ve sosyalist ideolojiyi taşıyan öğretmenlerle muhatap olduk. Onlar bizi farklı bir paradigmaya, farklı bir dünya görüşüne çekmeye çalışıyorlardı. Onlara cevap yetiştirmeye çalışıyorduk. Ama malzememiz yoktu. Kendimizi anlatamıyorduk. Bu olumsuzluğu yaşayan benden on yaş büyük olan ağabeyim Kabataş Erkek Lisesi'nde Deniz Gezmişler'in yakın arkadaşı olmuştu. Komünist olmuştu yani. Şimdi böyle bir tecrübe ve dert yaşamış bir ailenin çocuğuyum.

Yani "ben dinsiz olmamalıydım. Darvinizme, sosyalizme vb. seküler söylemlere, sanal Kemalizm ideolojisine cevap vermeliydim." Bu tür endişelerim vardı. 70'li yılların başında Sarıyer Lisesi'nde okuyordum. Gerçekten okunacak kitap arıyorduk. Cevap verebilmek ve Müslüman kimliğimizi koruyabilmek için ama okuyacağımız kitap yoktu.

Ve 70'li yıllarda tüm İslami camia ağır ağır bilinçlenmeye başladı. Mezhepçi, bidat yüklü ve hurafelerle dolu bir din anlayışı hâkimdi. Bu süreçte bizim dindarlığımız sadece sistem tarafından komünizm öcüsüne karşı bir potansiyeldi. Anglosakson politikasının buraya yansıyan biçimleri bunlar. Biz gerçekten sürpriz bir arayışla bizim gibi insanlar yani milliyetçilik yaparken, İslamcıydık. Devletçilik yaparken İslamcıydık. Türkçülük yaparken İslamcıydık!

Gerçekten İslam'ı ana kitabıyla anlamaya ve mesela Dört Terim gibi kitapların katkısıyla İslami kavramlar ile tanışmaya başlayınca bizde bir arınma seferberliği ve İslami kimliğe yöneliş süreci başladı.

Hemen 80 sonrası… Örgütsüz de olsa, cemaatsiz de olsa ama düşüncelerini örgütlemeye çalışan o cehd gidebildiği kadarıyla, görebildiği kadarıyla, yetebildiği kadarıyla, değişik bölgelerde yakınlık içersinde örgütlenmeye başladı ki onlarla beraber Türkiye'de ciddi bir İslami uyanış, tevhidi uyanış ve mücadele süreci tebarüz etmeye başladı.

Bu anlattığım benim hikâyem değil. Türkiye'de tevhidi bilinçlenme sürecine adım atan tüm insanların hikâyesidir.

- 80 sonrasında hangi çevreler söylediğiniz anlamda İslami bilinçlenme sürecini etkiledi?

- 70'li yıllarda çok cılız da olsa başlayan ama daha sonra çevre olarak, -cemaat olarak değil- İstanbul'da Düşünce dergisi çevresi, Ankara'da Ercüment Özkan ve arkadaşlarının İslam Partisi çevresi ve daha ufak açılımlar oldu. Ahmet Ertürklerin çıkarttığı Talebe dergisi, Said Çekmegillerin, Metin Önel Mengüşoğullarının çıkarttığı Kriter dergisi, Yaşar Kaplan ve Akif Ersin gibi isimlerin çıkarttığı Mustafa İslamoğlu gibi genç kalemlerin yazdığı Aylık dergi çevresi  gibi. Bunlar en önemliler olup tevhidi inanışın kalkış iskeleleriydi. Bu iskelelerin açılımı Hicret, Tevhid, Şura ve İslami Hareket dergileri oldu. Bunlar 15 günlük, haftalık dergilerdi. Ve kitlesel dergilerdi. 30 bin, 40 bin satıyordu.

Modelsiz, rehbersiz, ne yapacağını bilmeyen bir bilinçlenme süreciydi. Kontrol edilemeyen bir gelişme olabilirdi. Sistemi korkutan bir potansiyeldi bu. Ve 12 Eylül'de bu potansiyel cendere altına alındı, karalandı.

Yani İslami uyanış sürecini yaşayan insanlar baskı altında tutulurken, o dağınıklık içinde Allah'a hamdolsun ki birbirleriyle irtibatı kopmuş ama dirayetli insanlar kendi bilebildikleri, okuyabildikleri kadarıyla bir yapılanma içerisine girdiler.

Ondan sonrasının tezahürlerini zaten gençler dahi biliyorlar, birlikte yaşıyoruz ve ben de bu süreci değerlendirmeye çalıştım. Bu süreçte neler kazandık, ne gibi zaaflarımız, eksiklerimiz vardı? Nerede hata yaptık, neyi aşmamız lazım?

- Ama şimdi burada bir kere bir içerden bakış var. İkincisi bir özeleştiri var. Bizim camia olarak pek alışkın olduğumuz bir şey değil genelde. Çünkü bu tür şeyler yapıldığında camiada çok moral bozucu yankıları olur. Biri kalkıp İslami camiayı eleştiriyorsa çok farklı yerlerde konumlandığı için yapıyordur bunu. Bu kitabı okurken gerçekten bir özeleştiri görüyoruz. Çünkü kitap ümitle başlıyor bu önemli bir şey bence çünkü bir demoralizasyonun sonucunda itiraf anlamında bir şey, İslami camianın kendi itirafı gibi bir şey değil. Burada herhalde kitabın en dikkat çeken tarafı şu: bir kere İslamcılık farklı bir tanımla karşımıza çıkıyor. Burada da şunu sormak gerekiyor: Daha önceki İslamcılık tanımlarının eksikleri nelerdir? İkincisi neden bu kadar netameli bir kavramı kullandınız?

- Biz duayı ve özeleştiriyi biraz hayattan kopuk bir formda algılıyoruz herhalde. Çünkü dua ve istişare aslında kendini yenileme ve özeleştiri demektir. Kendi sorunlarımızı birlikte konuşmak kendimizi yenilemek demektir. Ama maalesef Müslümanlar arası diyaloglar devam ettiği halde, bu diyaloglar bir özeleştiriyle ilgilenme imkânını beraberinde getirememe zaafını taşıyor. Diyalogu tutuk olan zaten özeleştiri yapamıyor. Bunu aşmamız lazım.

Bu şundan kaynaklanıyor: Özeleştiri adı altında vazgeçme, tövbe etme anlayışı sergileniyor. Ayrıca özeleştiri adı altında dışımızdakiler bizi karalıyorlar. Onlar süreci paylaşan insanlar değil. Onlar sürecin dışında ve dolayısıyla süreci anlamaya değil, tanımlamaya ve yönlendirmeye çalışan insanlardır.

Bu açıdan bu konuları tartışanların durduğu yeri mutlaka tayin etmemiz lazım. Dolayısıyla İslamcılığı nasıl anlıyorsunuz sorusunu da bu perspektiften değerlendirmenizi isterim. O da şudur: Bugün İslam ifadesi modernist İslam olabiliyor, liberal İslam olabiliyor, milliyetçi Türk İslam'ı olabiliyor. Allah'ın kavramları bile muhtevası değiştirilerek saptırılabiliyor. Bu açıdan kavramların literal anlamı değil asıl kavramların muhtevasıyla ilgilenmek, neden bahsedildiğine eğilmek çok ama çok önemli.

O zaman bu İslam hangi İslam'dır? Diye sormamız lazım. Yani Müslüman'daki İslam'ı yakalamak gerekecek orda. Resulullah'ın örnekliğini ortaya koyduğu İslam'ı yakalamamız lazım. Bu açıdan Müslümanların İslam'ı anlamak, yaşamak, yaşatmak gibi cehtlerine cihad diyebiliriz, yeniden İslamlaşma diyebiliriz, Müslümanlık diyebiliriz, İslamcılık diyebiliriz.

İslamcılığı ıslah çerçevesinde kullanabiliriz. Bu bizim için yeni bir olay değildir. Çünkü İslamcılık, modern anlamda üretilmiş bir kavram değil tersine İslam kültürünü izah etme açısından hicri 2-3. asırlarda ortaya konmuş bir kavramdır. Bu kavram (İslamcılık) bugün milliyetçiler ve/ya da ulusalcılar tarafından modern bir olgu olarak tanımlanıyor. Özüne baktığımızda öyle olmadığını söyleyebiliriz.  Hz. Âdem'den bu yana İslamcılık vardır. İslam'ı yaşama ve yaşatma eyleminin adı budur ki hicri 2-3. yüzyılda da İslam'ı anlama biçimleri için kullanıldığını görüyoruz.

Önemli olan bu kavrama şimdi ne anlam verildiğidir ki tartışmamız gereken de bu boyutu olmalıdır. Bu kavrama biz Allah'ın istediği değerlerle mi anlam yüklüyoruz, yoksa insan aklının ve pragmasının doğrultusunda mı anlamlar yüklüyoruz? Ali Şeriati'nin dine karşı din dediği formattadır bu yaklaşım. Said Halim Paşa diyor ki; "bin yıl önce Türkmenler Müslüman oldu ama gereği gibi İslam'ı kavrayamadılar. Bize düşen ise onları yeniden İslamlaştırmaktır. Yeniden Kur'an'la buluşturmaktır." Şimdi buradaki talep neyse olumlu anlamda İslamcılık kavramı da bu şekilde kullanılmıştır.

- Eserlerinizde diğer tanımlardan farklı olarak İslamcılığı "Kur'an merkezli" / "tevhidi anlayış"a uygun bir tanımlama getirmişsiniz. Kur'an merkezli olmakla neyi kastediyorsunuz? Kur'an'la tanışma sürecimizi Abbasilerden itibaren ele almışsınız ve bugüne kadar getirmişsiniz, içinde yaşadığımız toplumlarda yerleşik olan geleneksel İslami anlayışları bir imkân olarak ele almışsınız; bu imkânın neyi ifade ettiğini biraz açabilir misiniz?

- 1970 öncesi İslam'ın komünizme karşı kullanılması gündeme gelince İmam Hatip okulları gibi devlet tarafından çeşitli kurumlar açıldı. Türkiye'deki İslam'ın, İslam dünyasına model olması düşünülüyordu, aynı BOP projesi gibi. Bunun neticesinde uzun yıllar Müslümanlar sindirilmeye çalışıldı. Temel bilgileri, kıyafetleri değiştirildi. Bundan sonra Türkiye'de insanlar görece özgürlük ortamı içinde belki çocuğuma Kuran okutabilirim, belki rahatlıkla namaz kılabilirim, belki hacca gidebilirim diye karşıtına tutunarak var olmaya çalıştı. 45'li yıllardan sonra çıkan İslami dergiler bahsettiğim amaçlara ulaşabilmek için, belki bunları elde edebilmek için "biz de Türk'üz" demeye başladılar. Burada bir kasıt değil, bir kırılma psikolojisi vardı.

1970li yıllara geldiğimizde Türkiye'de hemen hemen Nakşîlerin, Nurcuların tüm fraksiyonları, Süleymancılar, Kadiriler vardı. O dönemde en önemli cemaatler bunlardı. Hepsi sağcı, devletçi, milliyetçi ve mezhepçiydi. Ve tüm kanaat önderleri de böyle. Bunu itham etmek için söylemiyorum. Keşke bunu aşan, dirayetli insanlarımız ve öbeklerimiz olsa da biz de onların çabalarını tarihimiz olarak algılayıp sahip çıksak ve onur duysak. Maalesef yoktu. Böyle bir zafiyeti taşıyorduk. Ama Allah'a hamdolsun 1970'li yıllarda özellikle 1960'lı yılların sonunda mesela - kendisi de eklektik bir dergi olmasına rağmen- Hilal dergisinin kendisi - kısmen İslam dünyasından bazı bilgileri aktarma imkânı oldu. Söz gelimi Seyyid Kutup'un şahadetini biz Hilal dergisinden öğrendik. Mevdudi diye birisinin olduğunu Hilal dergisinden öğrendik. Ama o zamanlar cemaatler çok gelenekçiydi ve bu tip açılımlara büyük tepki veriyorlardı. Ama genellikle okuyan, genç ve tahkik ehli insanlar 1960'lı yıllarda bu öze dönüş nitelikli açılımlara meylettiler.

1970'li yılların ortalarından itibaren ciddi anlamda Kuran'la, sahih sünnet nedir sorusuyla muhatap olunmaya; Kuran'ın mesajı ne, bize ne anlatıyor; Kur'ani kavramlar nedir, kullandığımız kavramlar Kur'anî mi değil mi sorularıyla fikri tahkik faaliyeti başladı. Buna biz Türkiye'de 'İslami uyanış' veya 'Tevhidi uyanış' diyoruz. Bu İslam dünyasındaki ıslah hareketlerinin Türkiye'deki yansımasıydı. Aşağı yukarı Cezayir Ulema hareketinin, İhvan'ın, Cemaat-i İslami'nin, Hizbu't Tahrir'in ortalama  kültürü ve bu doğrultudaki müelliflerin kültürünü yansıtıyordu. Bu kültürün tabii ki evrensel kazanımları bize geliyordu ama aynı zamanda konjonktürel veya bölgesel söylemleri de geliyordu. Bunu tahlil ve muhasebe etme gücümüz ya da yeterliliğimiz henüz oluşmamıştı tabii ki.

 Kur'an merkezli açılım derken bu süreçte gerçekten kavramlarımızı Kur''an'a göre öğrenelim söylemi öne çıktı ki bunda 1970'lerde amatörce basılan 'Dört Terim' örnek verilebilir. Dört Terim'in çok önemli bir rolü oldu. Bildiğimiz Din, İlah, Rab gibi kavramların Kuran'daki karşılıklarını etüt ettik. Ve bize tevatür yoluyla gelen Kur'ani kavramların bile içlerinin ne kadar boşaltıldığını gördük. Bu gerçekten kavramlarımızı yeniden Kur'an'la tetkik etmek, Kur'an perspektifinde anlamak çığırını açtı. Kavramsal ve içsel bir yenilenme imkânı oldu.

Allah'a hamdolsun 70'li yıllardan bu yana Kur'an'la tanışma sürecimiz, kavramlarımızı Kur'an'la yeniden yeşertme,  tevhidin hepimizin dini olduğu anlayışını getirdi. Bu çok önemli bir açılımdır ki arınmayı sağladı. Gerçekten vahiy nimetinden epey kopmuş, yabancılaşmıştık. Bu anlamda öze dönmek, fıtrata ve vahye dönmek çağrısını ifade ediyordu. Yani Kur'an merkezli açılım derken bunu kastediyoruz.

- Bu noktada Seyyid Kutub'u da konuşmak gerekiyor, sanırım. S. Kutub, 70'lerde gündemdeydi: o zaman Türkiye'de nasıl algılandı?  11 Eylül sonrasında tekrar gündeme geldi: 11 Eylül sonrasında neden "fundamentalizm"in odağı olarak gösterildi?

- Seyyid Kutub'un ölüm haberini Türkiye'de Müslümanlar Hilal dergisinin yaptığı kapaktan öğrendi. O zaman, şimdi Cağaloğlu Halk Eğitim Merkezi olan yer; üniversite derneklerinin çatısı olan Milli Türk Talebe Birliği'ydi. Hemen bir ay sonra orda Seyyid Kutub'u anma toplantısı yapıldı. İki konuşmacı vardı. Biri Sezai Karakoç, öbürü Necip Fazıl Kısakürek'ti. İkisi de Seyyid Kutub'un ne kadar yiğit, ne kadar kahraman, ne kadar entelektüel bir adam olduğunu anlatmışlardı. Hatta Necip Fazıl "vay be benden daha iyi insanlar da varmış ben yaşıyorum, ama o şehid oldu" gibi onere edici ifadeler kullanmıştı. Yani Seyyid Kutub ilk defa fikirlerinden ziyade tağutun önünde boyun eğmemesi, erdemli duruşu, yiğitliği açısından duyarlılık olarak gündeme geldi. Onun fikirleri ilk defa Yoldaki İşaretler kitabının Abdülkadir Şener tarafından 1966 yılının Aralık ayında çevrilmesiyle gündemleşti. Ve derhal sistem tarafından 163. madde gereği toplatıldı, ceza aldı çevirmeni. Kitap böylece piyasadan hemen toplatıldı.

Peşinden 70'li yıllara doğru Fizilal fasikül fasikül tercüme edilmeye başlandı. Fizilal okuyan insanlar dinimizi şeyhlerden değil Kur'an ve Rasul'ün örnekliğinden öğrenmemiz gerektiğini anladı. Buna geleneksel kesim büyük tepkiler gösterdi. Önceleri Seyyid Kutup'u öven Necip Fazıl, Din Tahripçileri diye o zamanki İslam Enstitüsü müdürü Ahmet Davutoğlu'na bir kitap yazdırdı. Mevdudi'yi, Seyyid Kutub'u çok ağır hakaretlerle eleştiren iftiralarla dolu bir kitap ve bu kitap senelerce on binlerce basılıp geleneksel kesimin Kur'an kurslarında, okullarında ve mahallelerinde insanlara dağıtıldı. Aynı zamanda devreye Nakşi kolundan emekli asker Hüseyin Hilmi Işık sokuldu. Din tahripçileri diye, mezhepsizler diye kitaplar çok ucuz fiyatlara basılıp satıldı ve dağıtıldı.

Tevhidi uyanış çabaları "vahhabi", "kökü dışarıda", "bölücü" ifadeleriyle karalandı.

- Belli ki referans kaynakları da icazet vermediler tabiri caizse belki bu anlamda?.

- Ama Allaha hamdolsun Kutub ve Mevdudi'nin söyleminin gücü en başta genç insanlarda iz bıraktı. 70'li yıllardan itibaren tevhidi uyanış süreci dediğim damar odur. Ve Türkiye'de en fazla satan tefsir konumuna yükseldi Fizilal.

Seyyid Kutub'u doğru anlamak lazım. Bu açıdan çok başarı kat edildiğini düşünmüyorum.  Seyyid Kutub kendi tarihi şartlarını yaşamış, 1940'lı yıllara kadar milliyetçi sosyalist bir çizgide yaşamış bir insan. Çok gariptir Seyyid Kutub gündem  olunca onun İslami dönüşüm yaşamadan önce yazdığı Dikenler romanı bile İslami roman olarak çevrildi ve satıldı. 40'lı yıllardan sonra İslami kimliği seçti. Ancak geleneksel İslam formu içinde bir siyaset geleneği vardı ki, o bu form içinde subaylar darbesine İhvan-ı Müslimin adına temsilci olarak katıldı. Ama darbe yöntemiyle,  Sünnetullah'a uymayan anlayışlarla İslam'ın uyuşmadığını pratik içinde öğrendiler ve netice çok acı oldu. Neticede İhvan hareketi için uzun bir hapishane hayatı söz konusu oldu. Seyyid Kutub'da zorlu mahkumiyet günleri geçirdi. Hapishane hayatında düşündü sorguladı. Özellikle Esposito'nun İslam'ın Güçlenen Yankıları kitabında ifade edildiği gibi kendi hal değerlendirmesini yaptı. Ebu'l Âla Mevdudi'nin ve Takiyyuddin Nebhani'nin yaklaşımlarını irdeledi. Kendi düşüncelerini, ve kısmen Fizilal'i yeniden elden geçirme fırsatını buldu. O, 60'lı yıllardan sonra bu muhasebe sonucunda Yoldaki İşaretler kitabını yazdı.

Yoldaki İşaretler kitabı çok ciddi özeleştirel bir kitaptır. Yeniden Kur'an Neslini inşa etmeye çağrı yapmanın yanı sıra ciddi bir tarih ve toplum değerlendirmesidir. Yani tespit şu: İçinde yaşadığımız toplum Kur'ani bir toplum değil, cahili bir toplumdur. Bu yöndeki tespitleriyle Kutub anlaşılamayan bir insandı ama tabii bu yöndeki vurgularını anlamak öncelikle iyi niyet başta olmak üzere ciddi bir altyapı ve birikimi gerektirirdi.

Bu kitap devrimci bir anlayış aşılıyordu. Hasan Heykel'in yazılarında anlattığı kadarıyla Nasır Kahire'den Moskova' ya uçakla giderken bu kitabı okuyor, eski arkadaşının kitabını!"Yeniden Kur'an Neslini inşa etmek"; bu çok sarsıcı bir şey diyor. Müslümanlar bunu anlarsa çok dinamik, denetlenemez bir açılım olur. Bu Marx'ın Komünist manifestosu gibidir. Hemen Moskova'dan telefon ediyor ve derhal Seyyid Kutub tutuklansın, diyor. Tutuklanıyor. Bu görüşünden vazgeçmeni istiyoruz diyorlar. Hayır! diyor. Ben tağutun, tuğyanın önünde eğilmem. Tarihe düştüğü çok önemli bir kayıttır bu.

Türkiye'de Yoldaki İşaretler belki yüz binlerce kez okundu. Belki ortalama yüz bin kişi ciddi anlamda Yoldaki İşaretler kitabının 70'li yıllardan itibaren çalışmasını ve aktarımını yaptı. Peki, yeterince kavrandı mı?

 Seyyid Kutub'u bu kadar seven ve kitabını bu denli okuyan insanlarda konuyla ilgili ciddi herhangi bir gündem oluşturamadı.  Bu kitaptaki tezlerini irdeleyen tek bir kitap, hatta ciddi bir makale yazamadılar. Uzun bir süre hamasetten kurtulunmadı.

- Müslümanların tarih algısındaki yanılgılar da daha önce konuştuğumuz şeyler kadar önemli zannedersem. Siz kitapta özellikle iktidar merkezli tarih anlayışını eleştirmeye çalışmışsınız. Bunun arkasındaki yanılgılar nedir?

- Şimdi gerçekten ümmet bence Osmanlı'nın Batı karşısındaki son ilk üç yüz yıldan bu yana mağlubiyet süreciyle beraber bir travma yaşıyor. Eğer tarihi iyi okuyamıyorsak bugün bulunduğumuz yeri de iyi değerlendiremiyoruz demektir.

Burada İslam düşünürleri arasında farklı yaklaşımlar var. Kopuk İslam tarihleri: İşte Muaviye ile beraber saltanatlaşma başladı ve saltanat ıslah olmadığına göre İslami yönetim bir daha yaşanmadı, diyor. Tarihi sadece siyasal merkezde okumak anlayışından kaynaklanıyor. Bir başkası, İslam devleti yaşadı diyebilmek için, hilafet sistemi 1924 yılına kadar nakısalarıyla devam etti dolayısıyla İslam yaşadı diyor.

Kur'an' da ki tarihe bakış, tarihi yasalarla alakalıdır. Kuran'daki tarih bakışı dairesel bir tarih anlayışıdır. Yani Allah'ın muradına uygun işler yaparsanız kazanırsınız,  yükselirsiniz. Bırakırsanız düşersiniz. İnişlerle çıkışlarla ilgili bir tarih anlayışıdırr bu. Biz şuanda düşüşteyiz; ama hak edersek, Allah için hakkı ve adaleti ayakta tutan şahitler olursak Allah gaybî yardımını verir. Tekrar yükselişe geçeriz. Yükselişe geçtiğimizde gerçekten sapar veya Kur'an'ı unutursak tekrar düşeriz. Asıl olan şey bizim burada düşmemiz, kalkmamız değil. Evrensel yasalara sahip çıkıp çıkmamamız.

Tarihi  "İslam sadece devlette yaşanır" formunda okursak bunun yanlış olduğunu görürüz. Kuran-ı Kerim'in üçte ikisi Mekke'de inzal oldu. Mekke'de Müslümanlar'ın devleti yoktu. İslam yaşanmadı mı? Devlet kuramamış hatta Hz. Nuh gibi beşeri anlamda başarı kazanamamış nice peygamberler var. Onlar İslam'ı yaşamadı mı? İslam iktidarda da yaşanır, muhalefette de. Kıyamda da yaşanır daha değişik biçimlerde de. Asıl olan özü yaşatabilmektir.

- Kitabınızda üç temel İslamcı eğilimi belirtiyorsunuz; gelenekçi- modernist ve ıslahatçı tutum… Bunlar içinde en fazla modernist tutumu eleştiriyorsunuz; gelenekçi tutumu eskisi kadar eleştirmediğinizi söyleyebilir miyiz?

- Şundan: dünkü gelenekçi tutum aslında dünkü modernist tutumdu. Eski Yunan ve Hint felsefesini ikinci yüzyılda İslam dünyasına ve saraylara monte eden, çeviren anlayış gelenekçilikti. Yani o zamanki modernizmdi. Şimdi onlarla oyalanmayalım, bugün büyük bir kuşatmayla, bugün hâkim olan modernist kuşatma ile gelenekçi de ıslahatçı da uzlaşmacısı da karşı karşıya.

Çocuklarımızı hepimiz ilkokula gönderiyoruz. Çocuklarımıza verilen resmi ideoloji gelenekçiyi de modernisti de ıslahatçıyı da etkilemiyor mu? Bu modern bir durum. Hepimiz küresel kapitalizmin ve kültürünün kuşatması altındayız ve bizi bireyselleştirmek, bizi tüketim kültürünün nesnesi yapmak istiyorlar en acil durum bu. Hurafelerle uğraşmak tabiî ki önemlidir.

Geleneksel anlayışı taşıyan Müslümanlarda şunu da görelim. Onlar namaz kılıyorlar kıldıkları namazdan bihaberler ama o form bize ait. Maun suresinde "vay o namaz kılanların haline" deniliyor. Allah,  "Namaz kılmayın" demiyor. O form bize ait biz de o gelenekten geliyoruz. Namaz kılmayı ben kitaplardan öğrenmedim. Geleneksel, kendi ailemden öğrendim. Oruç tutmayı da.

- Bazı kavramları çok güzel tashih etmişsiniz; Islah ve Islahatçı tutum nedir? Hangi kaynaklardan beslenir, hangi geleneğe bağlanır ve güncel sorunlara yaklaşımı nedir?

- Kur'an'da Allah Teala bize ıslah görevini yükler ve bu görevi yüklenen tüm müminlere de "muslihûn" denir. Muslihûn demek, öze dönüş, tekrar asla dönüş çabası olarak adlandırılır Kur'an'da.

Gerçekten bize perspektif veren temel iki kavram tevhid ve şirktir. Tevhid ve şirk kavramlarını bir nevi sosyal planda ifade eden iki kavram da "ifsat" ve "ıslah"tır. Vahiyden ve fıtrattan kopma, bozulma hali ifsat, tekrar evrensel olan vahye ve Allah'ın yaratılış kanununa dönmeye de ıslah deniyor. Bu anlamıyla ıslah devrimci bir kavramdır ve çok köklüdür. Ancak bu kavram Osmanlı döneminde Tanzimat fermanından itibaren saptırılmış ve uzlaşma veya sınırlı tedavi, iyileştirme anlamında kullanılmıştır.

Bu anlamda saptırılmış kavramlar var ki din kavramı da böyleydi. Dolayısıyla kavramlar gerçekten çok önemli. Islah kavramı, çok köklü ve çok devrimci bir kavramdır. Bir halden, bozulmuş köhne bir yapıdan, dipdiri yepyeni bir yapıya geçmenin adıdır ıslah. Vahye ulaşmanın ve fıtratla barışmanın adıdır.

Temel kavramlarla ve vahyi ölçüyle değişen hayatı ve şartları okumak, ilmihalimizi yenileme ihtiyacını gerekli kılar. Bizim Kur'ani bakış açısıyla günceli cevaplamamız yeni ilmihal konularımız demektir. İlmihali yenilemek, yeni bir hal ilmidir. Evvelki tablo ayrıydı. Kırsal kesimde yaşıyorduk, şimdi ise şehirde yaşıyoruz. Buradaki ilişki ağı nasıl olacak yeni bir durum bu. Kur'an hayata her an müdahale eden evrensel bir kitapsa o halde kitabımızdaki buyruklarla Rasulullah'ın (s) örnekliğinde olduğu gibi modern çağa veya hayatımızı kuşatan olgulara cevap vermemiz gerekir. Peki bu cevabı kim verecek?

Doğru bir tarih toplum değerlendirmesi yaptığımızda karşılaşacağımız soru şudur: Yeni bir ümmet nesli nasıl oluşturacağız? Kur'an nesli dediğimiz boyut bu. Bu sorunun cevabı bizim yeni ilmihalimizin mevzuudur. Bu neslin eğitim programı nasıl olacak? Bir İslami şahsiyet modelimiz ve şura mekanizmamız nasıl işlemeli? Kadın-erkek ilişkilerini bu modern çağda nasıl ahlaki bir formda güzel bir örnekliğe kavuşturabiliriz? Cahili sistem içinde rızık sorunumuzu nasıl aşacağız?

Bu soruları cevaplandırmak da ancak kimliği netleşmiş, Kur'an'ı anlamak ya da anlatmak konusunda ölçüleri olgunlaşmış,  istişari bir beraberliği mücadele içerisinde paylaşmış birikim sahibi kadrolarla veyahut bilgisini amelleştirme çabasındaki Kur'an talebeleriyle üstesinden gelinecek bir şeydir.

Röp: Arif Hikmet Aydın


NOT: Kitapların 2. Baskıları Çıkıyor!

Basıldıktan kısa bir süre sonra tükenen Hamza Türkmen'in "Türkiye'de İslamcılığın Kökleri" ve "Türkiye'de İslamcılık ve Özeleştiri" kitaplarının yeniden gözden geçirilmiş halinin 2. baskı olarak Ekin Yayınları tarafından basıma hazırlandığı öğrenildi.

Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir