Zeynep Burcu Uğur / Fokusplus
Göçmenler Bir Pazarlık Kozu Mudur? Faslı Mültecilerin İspanya'ya Akınının Düşündürdükleri
İspanya'nın Kuzey Afrika'daki özerk kenti Ceuta'ya 50.000’den fazla Faslının akın etmesi, Avrupa kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. İtalya ve Fransa olaya tepki göstererek İspanya ile Schengen sistemini askıya alabileceklerini açıkladı.
Bu olayı anlamak için İspanya’nın göçmenlere karşı tutumuna bakmakta fayda var. Dünyanın genelinde göçmenlere âdeta "vebalı" muamelesi yapıldığı bir dönemde İspanya, ülkede kayıt dışı bulunan 500.000 göçmene yasal oturma hakkı tanıyacak bir düzenlemeye Nisan 2026’da “Evet” dedi. Pedro Sánchez yönetimindeki hükûmet, bu adımı yaşlanan nüfusa karşı iş gücü piyasasının ihtiyacı olarak gerekçelendirdi. Göçmenlerin ekonomik potansiyelinden yararlanmayı hedefleyen bu yaklaşım, özellikle mevcut siyasi iklimde takdire şayan bir adımdır. Ayrıca İspanyol mahkemelerinin deniz yoluyla gelen mültecilere vatandaşlık verilmesine ilişkin kararları da biliniyor. Diğer Avrupalı ülkelere göre daha açık bir politika izleyen İspanya’nın bu tutumundan dolayı mülteci akınına maruz kalabileceği öne sürülüyor.

Ceuta krizinin siyasi maliyetini artıran en önemli etkenlerden biri ise sosyal medya üzerinden yürütülen algı mücadelesi oldu. Sınırda kriz yaşanırken dijital mecralarda göç karşıtı söylemleri güçlendiren içerikler eş zamanlı olarak küresel kamuoyuna taşındı.
Bu süreçte Elon Musk’ın Barselona sokaklarında çekilmiş bir videoyu X hesabında paylaşması dikkat çekici bir gelişmeydi. Videoda Barselona'da İspanyol kültürünün geri plana itildiği, Müslüman göçmenlerin şehir hayatına hâkim olduğu izlenimi oluşturulurken, başörtülü kadınlar ve Arapça tabelalar üzerinden kentin kimliğinin değiştiği mesajı veriliyordu. Milyonlarca kullanıcıya ulaşan bu paylaşım, Barselona’nın ve İspanya’nın diğer Avrupa şehirleri gibi "Müslüman göçmenler tarafından ele geçirildiği" yönündeki söylemleri yeniden dolaşıma soktu.
Ardından sınırdan geçmeye çalışan göçmenlere acımasızca ateş açıldığını içeren ve yapay zekâ ile üretilmiş asılsız videoları dolaşıma soktu. Gerçekte yaşanmayan bu görüntüler üzerinden "İspanya’da kontrolden çıkan durum" anlatısı ile göçmen toleransının yıkıcı sonuçlar doğurduğu ve bir taraftan da göçmenlerin öldürülebileceğine uygun zihin dünyasının propagandası yapıldı.
Ancak olaylar dikkatlice incelendiğinde, yaşanan krizin İspanya'nın göçmen toleransı nedeniyle patlak verdiği iddiasının zayıf bir propaganda olduğu anlaşılıyor. Göçmen toleransı ve oturum izni almak için olsa aniden ve bu kadar büyük sayıda bir mülteci grubunun akınından ziyade yavaş yavaş her gün 3, 5 veya 10 kişinin geçmesi beklenir.
Ayrıca, düzensiz göçmenlerin kayıtlı hâle getirilmesi kararı Nisan’da alınırken Ceuta’daki olay temmuz sonunda birden patlak veriyor. Bir diğer detay da göçmenleri taşıyan kamyonların başında Faslı bir polis olması. Bu da göç dalgasının doğal mecrasında gelişen bir göç hareketi olmaktan ziyade Fas hükûmetinin bilgisi dâhilinde olduğuna işaret ediyor.

Fas yönetiminin sınır kontrollerini gevşetmiş olması, bunun da İspanya üzerinde siyasi baskı aracı olarak kullanılması ihtimali gayet makul. Göçün çeşitli ülkeler tarafından bir pazarlık kozu olduğuna dair çok sayıda olay saymak mümkün. Fidel Castro’nun Mariel Tekne Göçü adıyla bilinen olayda 125.000 Kübalıyı ABD’ye göç etmeye yöneltmesi bir örnek.
Bunların bir diğeri Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yapılan anlaşma. Fakat ülkeler göçü bir pazarlık aracı olarak kullanacaksa genellikle göç alacak ülke ile bir pazarlığa girişiyor. Fas ile İspanya arasında böyle bir pazarlığın yapıldığı ve/veya başarısız olduğuna dair bir bilgi elimizde yok.
O zaman bu göç dalgası ile ne murad ediliyor olabilir?
Bu krizle Pedro Sánchez ikili bir kıskaca alınmış oldu. Fas gibi Müslüman bir ülkeden gelen düzensiz göçü sert yöntemlerle durdurması hâlinde Filistin meselesindeki tutumu sayesinde Müslüman dünyasında kazandığı siyasi krediyi kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Buna karşılık göç akınını kontrol altına almakta başarısız olması ise İspanya'da iç siyasette aşırı sağı güçlendirebilecek, Avrupa Birliği içinde ülkesini hedef hâline getirecek ve "sınırlarını koruyamayan lider" eleştirilerini beraberinde getirecektir. Bu nedenle yaşanan sürecin, bilinçli olarak Sánchez'i hem iç hem de dış politikada sıkıştırmayı amaçlayan bir stratejinin parçası olması da makul.
24 saat içinde toplanan büyük bir mülteci kitlesi organizasyonun Fas’ın desteği ile yapılsa bile başka hangi aktörlerin dâhili olmuş olabilir?
Netanyahu’nun İspanya’dan hazzetmediği bir sır değil. Netanyahu, İsrail’e karşı "diplomatik savaş" yürüten ülkelerin bunun bedelini "anında ödeyeceğini" ve İspanya’nın dünyanın “en ahlaklı ordusu” olan İsrail askerlerine iftira attığını da söylediğini hatırlayalım.
Olayları dikkat çekici hâle getiren gelişmelerden biri ise Amerika Birleşik Devletleri'nde bazı düşünce kuruluşları ve siyasetçiler tarafından yapılan açıklamalar oldu. Özellikle American Enterprise Institute bünyesinde İsrail’e desteğiyle bilinen Michael Rubin, Ceuta ve Melilla'nın ABD tarafından "işgal altındaki Fas toprağı" olarak tanımlanması gerektiği savunmaya başladı.
Benzer zaman diliminde Amerikan Temsilciler Meclisi Ulusal Güvenlik Alt Komitesi Başkanı Mario Diaz-Balart; Ceuta’nın İspanya’nın değil, Fas’ın toprakları içinde yer aldığını ifade etmesi de not edilmeli. Halbuki Ceuta’nın 16. yüzyıldan bu yana İspanyol kontrolünde olduğunu öğreniyoruz. “Yeni mi aklınıza geldi?” demeden edemiyor insan.
Ayrıca, İspanya İran saldırısı için ABD’ye üslerini kullandırtmadı. Bu restin Amerikalıların hoşuna gitmediği de sır değil.

Bu olayların akabinde Pedro Sánchez’in uçağı İspanya’dan Ermenistan’a giderken teknik bir arızdan dolayı Ankara’ya zorunlu iniş yaptı. Sánchez üzerindeki diplomatik baskı ve gerilimlerin tırmandığı bir dönemde gerçekleşen bu olay da dikkat çekici.
Peki, olayın Fas ile ne ilgisi var? Fas, İsrail ile İbrahim Anlaşmalarını imzalayan 3 ülkeden biri. 2020 yılında İbrahim Anlaşmaları kapsamında İsrail ile ilişkilerin normalleşmesinin ardından iki ülke arasında savunma, güvenlik ve istihbarat alanlarında kapsamlı iş birlikleri kurulduğu da biliniyor.
Bu gelişmeler, Ceuta’daki krizinin daha geniş jeopolitik hesaplarla ilişkilendirilebileceğini düşündürtüyor.
Maalesef ki Ceuta’daki krizin asıl bedelini her zamanki gibi göçmenler ödeyecektir. Mülteci akını sırasında şu ana kadar 88 kişinin hayatını kaybettiğini üzülerek öğreniyoruz. Daha uzun vadede ise bu olay sonucu üretilen algının neticesinde Avrupa'daki Müslüman göçmenlere yönelik tavrın daha da sertleşmesi mümkün. Çünkü Müslüman göçmenlerin Avrupa toplumlarını "işgal ettiği" yönündeki anlatılara malzeme olabilecek görüntüler verilmiş oldu. Bu anlatı, aşırı sağ hareketlerin uzun süredir kullandığı argümanlarla örtüşmektedir. Hatta Müslüman göçmenlere karşı olası şiddet eylemlerini meşrulaştıran bir zemin hazırlanmaktadır.
Siyasilerin jeopolitik satranç tahtasında bir ülkeyi sıkıştırmak için yaptığı hamleler içinde binlerce göçmen ve mültecinin hayatının bir piyondan fazla anlamı maalesef ki yok.
Çünkü bu yapılan hamleler sonucu binlerce göçmen ve mültecinin hayatını tehlikeye attığını düşünen de yok.

