
Garantörlerin sessizliği ateşkesi yeni bir soykırım modeline dönüştürdü
Mohammed AbuTaqiya, İsrail'in ateşkes sürecini ve garantör ülkelerin sessizliğini Gazze'yi insansızlaştırmak ve işgali kalıcı kılmak adına yeni bir soykırım modeline dönüştürdüğünü ifade ediyor.
Mohammed AbuTaqiya / Fokusplus
Sessizlik, Ateşkesi Yeni Bir Soykırım Modeline mi Dönüştürdü?
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarını sürdürdüğü ve tırmandırdığı bir dönemde, sahadaki gelişmeler artık yalnızca ayrı ayrı askerî saldırılar ya da geçici güvenlik adımları olarak okunmuyor. Aksine bu gelişmeler; askerî, siyasi, demografik ve insani boyutları iç içe geçen daha geniş ve karmaşık bir sürecin parçası olarak değerlendiriliyor. Bu süreç, yoğun ateş gücü, abluka ve derinleşen insani baskı altında Gazze’deki gerçekliği yeniden şekillendirme girişimini yansıtıyor. Ortaya çıkan tablo ise soykırım savaşının yeni biçimlerle sürdüğünü gösteriyor.
Ateşkes ihlalleri Gazze’de yeni fiilî durum oluşturuyor
Son günlerde İsrail saldırıları artarken, ateşkes anlaşmasının ilk anlarından itibaren süren ihlaller de devam ediyor. Bu ihlallerin sayısının 3 bini aştığı, doğrudan 4 bin şehit ve yaralıya yol açtığı belirtiliyor. Buna hedef alınan alanların genişlemesi, tekrarlanan tehditler, açlığı bir araç hâline getiren politikalar ve eşi görülmemiş tahliye emirleri de eşlik etti. Tüm bunlar, insani tabloyu daha kırılgan hâle getirirken sahada anlaşmanın dayandığı hiçbir referansa fiilen bağlı kalınmadığını da ortaya koydu.
Bu bağlamda İsrail tarafından kontrol ve işgal söylemleri sık sık gündeme getiriliyor. Medyada "sarı hat" olarak bilinen bölgeye dair tartışmalar, Gazze Şeridi’nin yüzde 60’ını bulan devasa bir alanda kontrol ilan edilmesiyle eş zamanlı olarak yürütülüyor.

Öte yandan Netanyahu’nun açıklamasına göre Gazze’nin yüzde 70’ine varan bölümünde kontrol sağlanmasının önünü açan ifadeler de dikkat çekiyor. Bu veriler, mevcut kırılgan anlaşmaların ötesine geçen daha büyük ve yeni fiilî durumların aşamalı biçimde dayatılmasına işaret ediyor. Bu da Gazze’nin coğrafyasının tek taraflı güvenlik ve askerî hesaplarla yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını gösteriyor.
Bu gelişmeler, Gazze Şeridi’nde coğrafi ve demografik alanın yeniden kurgulanmasına dönük daha geniş bir bağlamdan ayrı düşünülemez. Güvenli alanların daraltılması, yerleşim bölgelerinin tekrar tekrar hedef alınması, barınma ve yeniden imar yönündeki gerçek çabaların engellenmesi, geniş bölgelerin tampon alanlara ya da sürekli bombardıman tehdidi altındaki bölgelere dönüştürülmesi bu çerçevenin parçaları olarak öne çıkıyor. Bu politika biçimi, yaşamı imkânsız kılan bir ortam üretmeyi hedefliyor. Bunun sonuçları ve hedef aldığı alan yalnızca Gazze ile sınırlı kalmıyor. Batı Şeria, Kudüs, Filistin’in geri kalan toprakları, Güney Lübnan, Güney Suriye, Irak’ın bazı bölgeleri ve daha geniş coğrafyalar da bu süreçten etkileniyor. Filistin bağlamında ise bu politikalar, zorla yerinden edilme ihtimalini artıran ve haritayı güç yoluyla yeniden şekillendiren aşamalı bir baskı sürecinin parçası olarak görülüyor. Bu durum, özgürlük meselesinin siyasi boyutunun tasfiye edilmesi ve konunun yalnızca insani bir dosyaya indirgenmesi tehlikesini beraberinde getiriyor.
Gazze’deki tablo uluslararası sistemi yeniden sorgulatıyor
Uluslararası insancıl hukuk açısından bakıldığında, bu uygulamalar ciddi sorunlar doğuruyor. Zorla yerinden etmenin yasaklanması, sivillerin hedef alınmasının suç sayılması, sürdürülemez yaşam koşullarının dayatılmasının engellenmesi ve işgalin başlı başına suç olarak değerlendirilmesi bu başlıkların başında geliyor. Ancak bu politikaların, Birleşmiş Milletler ve hak örgütlerinden gelen sözlü uyarılara rağmen sürmesi, uluslararası hesap verebilirlik sisteminin etkinliğine dair krizi daha da derinleştiriyor. Güç dengesi, askerî zorbalık ve fiilî dayatmalar lehine bozulurken, uluslararası sistemin tarafları hukukla sınırlandırma gücünün ne kadar yetersiz olduğu bir kez daha anlaşılıyor.
Bu çerçevede İsrail’den gelen son açıklamalar, yalnızca medya dili ya da iç siyasi söylem olmanın ötesinde anlam taşıyor. Bu açıklamalar, savaş sonrası Gazze’nin geleceğine ilişkin bir vizyonun işaretlerini de yansıtıyor. Söz konusu vizyon, Filistinli nüfusun varlığını azaltmaya, sahadaki kontrolü genişletmeye ve Gazze’nin uzun vadeli güvenlik ve demografi hesapları doğrultusunda işgal edilmesine imkân tanıyacak bir gerçekliği yeniden üretmeye dayanıyor. Bu da Gazze’nin coğrafi ve siyasi yapısının derin biçimde yeniden şekillendirilmesinin kapısını aralıyor.
Buna paralel olarak Filistin tarafında ve uluslararası kamuoyunun geniş kesimlerinde, bölgesel ve uluslararası arabulucular ile garantörlerin rolüne dair sorular giderek artıyor. Bu aktörlerin başında Mısır, Türkiye, Katar ve ABD geliyor.
Açıklanan anlaşmalara yönelik binlerce belgelenmiş ihlalin sürmesiyle birlikte, mevcut rollerin ne kadar işlevsel olduğu daha fazla sorgulanıyor. Çünkü işgali ihlalleri durdurmaya ya da bu ihlallerin giderek ağırlaşan insani sonuçlarını pratik biçimde sınırlamaya zorlayacak etkili siyasi ve diplomatik baskı araçlarının bulunmadığı görülüyor.

Öte yandan bu tartışma, ateşkes projeleriyle bağlantılı uluslararası söylemlere yöneltilen eleştirilerle daha da karmaşık hâle geliyor.
"Barış Konseyi" gibi başlıklar altında sunulan taslaklar, Gazze’de ve genel olarak Filistin’de yaşanan sahadaki gerçeklikten tamamen kopuk kalıyor.
Bu yapıların, aylardır ödenen ağır insani bedeli ve ihlallerin boyutunu yansıtmaktan uzak kalışı, küresel diplomasi ile sahadaki trajedi arasındaki uçurumu derinleştiriyor.
Ayrıca bu tür çerçevelerin, saldırıların sürmesi ve gerçekliğin güç yoluyla değiştirilmesi için zamansal ve siyasi bir örtü işlevi görebileceği yönündeki endişeleri artırıyor.
Tüm bu ağır tabloya rağmen Gazze’deki Filistinliler, dinî ve sosyal günler başta olmak üzere günlük hayatın ritmini sürdürme konusundaki ısrarlarını koruyor. Bayramlar da bunun en belirgin örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu tutum, halkın iradesini kırmayı amaçlayan "yavaşlatılmış soykırım" girişimlerine karşı hayata tutunarak gösterilen bir günlük direniş modeli. Bu ritüeller yalnızca sembolik kutlamalar olarak değil, açık ve süregelen bir savaş ortamında varlığa tutunmayı yansıtan insani bir direniş eylemi olarak okunuyor.
Kassam Tugayları komutanlarından Muhammed Avde’nin suikast sonucu şehit edilmesi, her şehitte olduğu gibi Filistinlilerin hafızasında dikkat çeken bir kayıp olarak yer etti.
Avde’nin, onlarca yıl boyunca hedef alınmaktan kurtulmayı başaran isimlerden biri olduğu belirtiliyor. Bu durum, onun direnişin örgütsel yapısı içindeki yerini ve son derece karmaşık bir güvenlik ortamında çalışma ve geliştirme kapasitesini ortaya koyuyor. İsrail bu tür operasyonları güvenlik ve istihbarat başarısı olarak sunsa da çatışmanın tarihsel tecrübesi, suikast politikasının kısa vadeli etkisine rağmen direnişi sona erdirmediğini ya da yapısını dağıtmadığını gösteriyor. Aksine bu politikanın çoğu zaman direnişin farklı biçimlerde yeniden şekillenmesine ve sürmesine yol açtığı görülüyor. Bunun yanı sıra söz konusu hedef almanın, mevcut anlaşmaların ihlali olarak görülen bir süreçte ve bütün bir aileye yönelik katliam eşliğinde gerçekleştiği ifade ediliyor.
Filistinli liderlerin hedef alınması, bu çatışmada sıkça tekrar eden bir modelin parçası olarak öne çıkıyor. Ancak bu model, kolektif iradeyi kırmayı ya da örgütsel yapıları sona erdirmeyi başaramadı. Bu yapılar, abluka ve peş peşe gelen savaşlara rağmen uyum sağlama ve kendini yeniden üretme kapasitesi gösterdi. Bu da kökleri derin ve karmaşık olan uzun soluklu bir çatışmayı askerî araçlarla sona erdirmenin sınırlarını bir kez daha ortaya koyuyor.
Sonuç olarak Gazze’de yaşananlar, yalnızca bir askerî savaşın yönetilmesinden ibaret görünmüyor. Aksine süren saldırıların baskısı altında Gazze’nin siyasi ve demografik geleceğini yeniden şekillendirmeye dönük açık bir süreç işliyor. Bu sürecin sonuçları Filistin coğrafyasının sınırlarını aşarak bölgesel istikrarın geleceğine uzanıyor. Bölgenin yeniden çizilmesi ve Büyük İsrail hayalleri de bu tartışmanın bir parçası olarak gündeme geliyor. Tüm bunlar, uluslararası sistemin niteliği ve işgal altındaki halkları koruma kapasitesinin sınırları hakkında daha derin soruları yeniden gündeme taşıyor. Bugün sahada, güç mantığı ile hukuk ve insan onuru mantığı arasında açık bir çatışma yaşanıyor.
Soru ise hâlâ açık: Bu sürecin devamı, güç yoluyla yeni bir gerçekliğin kalıcı hâle gelmesine mi yol açacak, yoksa uluslararası hukukun çatışmayı kontrol altına alabilecek bir referans olarak yeniden ağırlık kazanmasını mı sağlayacak? Daha önemlisi, bölgenin bileşenleri kendi çıkarlarını, onurunu ve haklarını korumak için ne zaman birleşik bir şekilde harekete geçecek?



HABERE YORUM KAT