RECEP SONGÜL

Konuş(a)mamak

Suskunluğun Gerekçeleri ve Hakka Şahitlik Sorumluluğu

İnsan bazen söyleyecek sözü olmadığı için değil, söyleyeceği sözün sonuçlarından çekindiği için susar. Hakkı bilmediğinden değil, bildiği hakkın gereğini yerine getirmenin bedelinden korktuğu için konuşamaz. Bulunduğu konumu kaybetmek, gelecekte beklediği menfaatlerden mahrum kalmak, işlerinin aksaması, önüne engeller çıkarılması, belli çevrelerden dışlanmak veya alıştığı ortamlara bir daha davet edilmemek… Bütün bunlar, insanın doğru bildiğini söylemesinin önünde görünmez engellere dönüşebilir. Kimi, aykırı ve sert bulunmaktan; kimi, mevcut gidişatı eleştirdiği için hedef gösterilmekten; kimi de daha önce konuşanların uğradığı karalama ve kayıpları yaşamaktan çekinir. Böylece insanın vicdanında doğru olduğu açık olan bir söz, diline gelince ağırlaşır. Asıl mesele her konuda konuşmak değil, konuşulması gereken yerde susmamak; hakkı savunmak gerektiğinde onu kişisel hesaplara feda etmemektir.

Suskunluk çoğu zaman açıkça savunulmaz; makul görünen gerekçelerle örtülür. ‘Şimdi zamanı değil’, ‘Şartlar uygun değil’, ‘Yanlış anlaşılırız’, ‘Zaten konuşanlar var’, ‘Biz söylesek ne değişecek?’ denilir. Elbette sözün bir zamanı, eleştirinin bir usulü, mücadelenin de hikmeti vardır. Her bildiğini her yerde söylemek sorumluluk değildir. Fakat hikmet ile çekingenliği, tedbir ile korkuyu, maslahat ile şahsi menfaati birbirine karıştırmamak gerekir. Bir konuda susmak gerçekten daha büyük bir zararı önlemek için mi tercih ediliyor, yoksa mevcut ilişkileri ve imkânları korumak için mi? Bu soruyu insan önce kendi vicdanına sormalıdır. Hikmet, hakikati terk etmenin adı değil; onu doğru bir dille, uygun bir zeminde ve sonuçlarını gözeterek savunabilme iradesidir.

Konuşmanın bedeli olabilir. Doğru bildiğini dile getiren insan kimi zaman yalnız kalır, ilişkileri zedelenir, bazı kapılar yüzüne kapanır; haksız ithamlarla ve karalamalarla karşılaşabilir. Bu bedelleri küçümsemek, insanlardan taşıyamayacakları yükler beklemek doğru değildir. Bununla birlikte susmanın da yalnızca bireyi değil, bütün toplumu ilgilendiren bir maliyeti vardır. Yanlışlar sürekli görmezden gelindiğinde normalleşir; itiraz edilmediğinde zamanla kural hâline gelir. İnsanlar haklı olana değil güçlü olana yakın durmayı, ilkeye değil konjonktüre göre tavır almayı öğrenir. Bir süre sonra konuşan kişi değil, konuşmanın kendisi garipsenir. Konuşan bazen şahsi bir bedel öder; fakat herkesin susması, toplumun adalet duygusunu ve geleceğini aşındırır.

Hakkı söyleyenlerin azaldığı bir ortamda, yanlışlara işaret eden birkaç kişinin sözü büyük bir karşılık bulur. İnsanlar, kendi içlerinde taşıdıkları fakat ifade edemedikleri itirazı onların dilinde bulur; bu kişilerin cesaretine ve tutarlılığına değer verir. Bu değer verme anlaşılır ve önemlidir. Ne var ki az sayıda siyasetçinin, âlimin veya kanaat önderinin konuşması, meselenin gereğinin yerine getirildiği anlamına gelmez. Bir siyasi şahsiyetin zaman zaman doğru ve cesur açıklamalar yapması kıymetli olabilir; ancak toplumun bütün vicdani sorumluluğu birkaç açıklamaya veya birkaç kişiye devredilemez. Üstelik hakikati dile getirenlerin azlığı, söylenen her sözü sorgusuz kabul etmeyi de gerektirmez. Bir doğrunun nadiren söylenmesi, onu söyleyeni görünür kılar; fakat toplumun suskunluğunu haklı çıkarmaz.

Hak ve adalet konusunda en ağır imtihanlardan biri de aidiyetlerimizdir. Bizden olanın yanlışına mazeret bulup bizden olmayanın aynı yanlışını sertçe mahkûm ediyorsak, ölçümüzü kaybetmişiz demektir. Bir siyasi yapıya yakın olmak onun her kararını onaylamayı, bir kuruma mensup olmak her uygulamasını savunmayı, bir âlime hürmet etmek her görüşünü eleştiriden muaf tutmayı gerektirmez. Aynı şekilde farklı düşündüğümüz bir insanın doğrusunu teslim etmek de kendi değerlerimizden vazgeçmek değildir. Kur’an’ın ‘Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun’ buyruğu (Nisâ, 4/135), adaletin yakınlık karşısındaki imtihanını hatırlatır. ‘Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin’ emri (Mâide, 5/8) ise uzaklık ve karşıtlık karşısındaki imtihanını ortaya koyar. Doğru, kimden gelirse gelsin doğru; yanlış, kimden gelirse gelsin yanlıştır. Samimi bağlılık, yanlışları örtmek değil, gerektiğinde onları düzeltmeye çalışmaktır.

Bu sorumluluk özellikle âlimlerin, fikir adamlarının, eğitimcilerin ve sivil toplum kuruluşlarının omuzlarındadır. Çünkü bu kesimlerin varlık sebebi yalnızca gelişmeleri takip etmek, programlar düzenlemek veya siyasi gündeme göre açıklama yapmak değildir. Onlardan beklenen, ilmin ve ahlakın rehberliğinde topluma istikamet göstermek, doğruyu yanlış karşısında görünür kılmak, gerektiğinde kendi yakın çevrelerini de uyarmaktır. Siyasi yapılar kendi hedefleri doğrultusunda gündem oluşturur, kadro yetiştirir, söylem geliştirir ve toplumsal alanı etkiler. Buna karşılık İslami ilim çevreleri, sivil yapılar ve bağımsız fikir adamları da en az aynı ciddiyetle kendi fikrî ve ahlaki ağırlıklarını ortaya koymalıdır. Sivil toplum siyasetin gölgesinde kalan bir tasdik makamına değil, kendi ilkeleri ve birikimiyle söz söyleyen bir toplumsal iradeye dönüşmelidir. Bunun anlamı siyasete düşmanlık etmek veya sürekli çatışma üretmek değildir; bağımsızlığını koruyarak gerektiğinde desteklemek, gerektiğinde uyarmak ve her durumda ilkeyi merkeze almaktır.

Bu noktada eleştirinin üslubu da en az içeriği kadar önemlidir. Hakkı savunmak, her meseleyi sertleştirmek, insanları aşağılamak veya mevcut sıkıntıları daha ağır hâle getirmek değildir. Nasihat ile teşhir, ıslah ile yıkıcılık, ilkesel itiraz ile şahsi hesaplaşma birbirinden ayrılmalıdır. Kur’an’ın Hz. Musa ve Hz. Harun’a Firavun karşısında bile yumuşak söz söylemelerini emretmesi (Tâhâ, 20/44), hakikatin üslupsuzluğa mahkûm olmadığını gösterir. Yerine göre açık bir beyan, yerine göre doğrudan nasihat, yerine göre ilmî bir değerlendirme veya kurumsal bir girişim daha etkili olabilir. Ancak yöntemdeki ihtiyat, ilkenin terkine dönüşmemelidir. Nezaket hakkı zayıflatmamalı; hakkı savunma iddiası da nezaketi ve adaleti ortadan kaldırmamalıdır.

Sürekli suskunluğun bir başka ağır sonucu, gelecek nesillere bıraktığı örnektir. Gençler yalnızca büyüklerinin söylediklerini değil, söylemekten kaçındıklarını da görür. Yanlış karşısında susmanın, güçlü çevrelere göre tavır almanın ve ilişki kaybetmemek için ilkeleri ertelemenin normal sayıldığı bir ortamda yetişen genç, doğruluğu hayatın belirleyici ölçüsü olarak görmekte zorlanır. İlim ve ahlak yerine nüfuzun, liyakat yerine yakınlığın, haklılık yerine hesaplı davranmanın değer gördüğünü düşünmeye başlar. Bu sebeple mesele yalnızca bugünkü bir açıklama veya itiraz meselesi değildir; ailemize, öğrencilerimize ve toplumumuza nasıl bir şahsiyet örneği bıraktığımız meselesidir. Bugün susarak koruduğumuzu sandığımız bazı imkânlar, yarın çocuklarımızın kaybettiği ahlaki cesaretin karşılığı olamaz.

Kur’an, Müslüman ümmetin insanlar üzerine şahitler olmasını ister (Bakara, 2/143). Şahitlik, yalnızca doğruyu bilmek veya başkalarının yanlışını sıralamak değildir; bilgiyi adaletle, sözü sorumlulukla, eleştiriyi ahlakla birleştirmektir. Herkesin şartı ve imkânı aynı olmayabilir; kimsenin her konuda aynı sertlikte ve aynı yöntemle konuşması beklenemez. Ancak âlim, ilmini; düşünür, fikrini; sivil toplum kuruluşu, kurumsal varlığını hangi hakikatin hizmetine sunduğunu sorgulamalıdır. Bir kurumun gücü yalnızca kalabalık toplantılarıyla, eriştiği makamlarla veya düzenlediği programlarla değil, gerektiğinde hakkı savunabilecek bağımsızlığı ve güvenilirliğiyle de ölçülür. Toplumun ihtiyacı sürekli itiraz eden bir dil değil, gerektiğinde yanlış diyebilen, doğrunun yanında durabilen, çözüm üretebilen ve bunu kendi çevresine karşı da yapabilen bir ahlaki duruştur.

Sonuçta mesele konuşmak ile susmak arasında basit bir tercih değildir; neyi, neden ve kimin için savunduğumuz meselesidir. Çoğunluğun susması yanlışı doğruya dönüştürmez; konuşanların azlığı da sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Birkaç kişinin cesaretiyle teselli bulmak yerine, ilim ve fikir dünyamızın, sivil toplumumuzun ve kurumlarımızın neden yeterince bağımsız ve etkili söz üretemediğini düşünmeliyiz. Siyasi yapılar toplumsal alanı güçlü biçimde etkilerken hak, adalet, ahlak ve ilim adına söz söylemesi gerekenlerin kendi alanlarını boş bırakmaması gerekir. Bizden olanın yanlışını da bizden olmayanın doğrusunu da aynı hakkaniyetle değerlendirebildiğimiz ölçüde güvenilir oluruz. Hakkı bilmek bir imkân, hakkı söylemek bir sorumluluk, hakkın yanında bedelini gözeterek fakat ona teslim olmadan durabilmek ise bir şahsiyet meselesidir. Belki de kendimize en önce şu soruyu sormalıyız: Gerçekten konuşamıyor muyuz, yoksa konuşmanın bedelini göze alamadığımız için susmayı mı tercih ediyoruz?

YAZIYA YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Yazılar
RECEP SONGÜL Arşivi