1. YAZARLAR

  2. Beril Dedeoğlu

  3. Barroso neden geldi?
Beril Dedeoğlu

Beril Dedeoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Barroso neden geldi?

14 Nisan 2008 Pazartesi 03:49A+A-

AB Komisyonu, Avrupa Birliği'nin hükümeti gibi tanımlanır. Komiser adı verilen üyeleri, ülkelerini değil de Avrupa Birliği'ni temsil ettiklerinden ve AB Parlamentosu onayı olmadan seçilemediklerinden uluslar üstü nitelikte sayılırlar.

Aday ülke olduğundan beri Türkiye üyeliğinin sonuna kadar götürülmesinin önemi üzerinde duran neredeyse tek AB organı da Komisyon'dur. Diğer bir ifadeyle Komisyon, maç başladıktan sonra kuralların değiştirilmesine en fazla karşı çıkan kurum. Bu haliyle Jose Manuel Barroso, sadece Portekizli bir Komisyon başkanı olmanın ötesinde, AB'nin başbakanı olarak bile kabul edilebilir. Komisyon'un genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn de benzer biçimde AB genişleme bakanı olarak adlandırılabilir. Dolayısıyla her ikisi de Türkiye üyeliğini destekleyen önemli kişiler. İkisi birden, önceden belirlenen bir ziyaret çerçevesinde de olsa, parti kapatma davası görülürken Türkiye'ye geldiler. Daha ziyaret gerçekleşmeden Türkiye'de genel bir seferberlik ilan edildiği söylenebilir. Bu seferberliğin birinci kısmı, Barroso'nun reformların neden durduğunu sorması halinde verilecek yanıtlarla ilgiliydi. İkinci kısmı ise bu kişilerin kim olup da "biz"e karışıyor olmalarından hareket eden muhalefetti.

AKP'nin kapatılması ile sonuçlanabilecek bir dava müzakerelerin tümünün askıya alınmasına yol açabilir. AB Komisyonu Başkanı, işlerin bu aşamaya kadar tırmanmasını arzu etmediklerini göstermek için geldi.

Bildiğimiz kadarıyla Türkiye, AB'ye aday ve müzakere sürdüren ülke durumunda. Müzakereler ne denli başarılı sürüyor tartışılsa da en azından hukuken durum bu. Diğer bir ifadeyle Türkiye ile AB, bir anlaşmayla bağlanmış iki taraf ve üstelik bu anlaşma, bazı koşullara bağlı olarak yürümesi öngörülen içeriğe sahip. Koşulların başında, demokratik hukuk devleti olunması ve insan haklarına saygının teminat altına alınması geliyor. Bu koşul, her iki taraf için de geçerli, Türkiye bu kuralları ihlal edemeyeceği gibi, AB de ihlal edemez. Bu karşılıklılık içinde, tarafların birbirlerine karışması, neler olup bittiğini takip etmesi, ne tür durumların ne türden istikrarsızlıklara yol açacağına kafa yorması doğal. Üstelik AB'ye üye olmayı isteyen taraf Türkiye olduğuna göre, kendisini kabul edecek olanların tepkilerini, yaklaşımlarını ve politikalarını dinlemesi daha da doğal. Benzetim yapmak gerekirse AB ile Türkiye, uzun sözlülük dönemini müzakere dönemiyle birlikte nişan aşamasına taşıdılar. Müzakere ve uyum dönemi; evlilik nerede olacak, nasıl geçinilecek, anlaşmazlıklar nasıl çözülecek sorularına yanıt aranan bir dönem. Kim ne takı alacak, kirayı kim ödeyecek, nişanlıların aileleri bu evliliğe destek olacak mı gibi tartışmaların nişanlılık dönemlerinde yaşandığı bilinir. Genel olarak, taraflar sorumluluklarını geciktirdikçe ortam gerilir, kavga çıkar. Kavgalar ise ya yeni anlaşma zeminlerine fırsat yaratır ya da nişan bozulur. Tarafların anlaşmaya ve evlenmeye niyeti varsa karşılıklı ziyaretler artar, görüşmelerin konusu somutlaşır, eleştiriler ortaya dökülür; kısacası rahatsızlıklar dile gelir. Barroso ve Rehn, tam da rahatsızlıkları anlamak ve anlatmak için Türkiye'ye geldiler, nişanın bozulmasını istemeyen taraf olarak sorunların yüz yüze görüşülmesinin yararını gösterdiler.

AB bakımından sorular AKP açısından değil, sistemin bütünü açısından soruluyor. Bu çerçevede de Türkiye'de Yargı'nın AKP'yi bertaraf etme sürecine girdiği gibi bir izlenime kapıldıklarını dile getiriyorlar.

Barroso ve Rehn'in Türkiye ile ilgili anlamak istedikleri konular, esasen o kadar karmaşık değil, zaten uzun zamandır da bildikleri konular. Türkiye'de İslamlaşma tehlikesi olduğuna inanmadıklarını dile getirseler de bir miktar yerinde görmek istemiş olabilirler. Bununla birlikte, asıl anlamaya çalıştıkları başka bir konu var. Eğer Türkiye'de AKP, rejimi dinî kurallara bağlama hevesi içindeyse, buna fren oluşturacak siyasal mekanizmalar, demokratik koşullar, ifade özgürlükleri ve örgütlenme hakları çalışmıyor mu? Dolayısıyla AB Komisyonu bakımından sorular AKP açısından değil, sistemin bütünü açısından soruluyor. Bu çerçevede de Türkiye'de Yargı'nın Yürütme ve Yasama karşısındaki denge işlevinden şüphe duyduklarını, Yargı'nın AKP'yi bertaraf etme sürecine girdiği gibi bir izlenime kapıldıklarını dile getiriyorlar. Bu haliyle de Türkiye'deki tartışmaların bir hukuk tartışması olmadığı, siyasal alanın hukukla daraltılıp daraltılmadığı konusundaki kuşkularını bildiriyorlar. Gayet tabii bu kuşkular Brüksel'den bakarak kendi kendine oluşmuyor, Türkiye'de açığa çıkan tartışmalardan kaynaklanıyor.

Bir diğer anlamaya çalıştıkları konu ise biraz daha karışık. Türkiye'de muhalefet AKP'yi din-devlet işlerini örtüştürmekle suçluyor. Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davası da bu konuya ilişkin. Ama aynı AKP, Türkiye'yi AB'ye sokmaya da çalışıyor. Bu durumda ya AKP aslında Avrupa Birliği'ni istemiyor ya da AKP'yi istemeyen muhalefet esasen AB'ye de karşı gibi bir durum ortaya çıkıyor. Geleneksel bakış çerçevesinde Türkiye'de bugünkü muhalefetin genel olarak modernleşmeci ve Batılılaşma yanlısı olduğunu düşünen Komisyon, onların neden AB reformlarına direndiklerini anlamıyor. Öte yandan muhafazakâr olduğunu düşündükleri AKP'nin de nasıl olup da AB sürecini zorladığını anlamaya çalışıyor.

Barroso ve Rehn, sorularına yanıt buldularsa zaten Türkiye'deki meselenin otoriterleşme ile demokratikleşme arasındaki mücadele biçimlerinden birisine oturduğunu anlamışlardır. Belki, anlamama halinin Türkiye'de daha yaygın olduğunu bile akıllarından geçirmiş olabilirler.

Bu noktada önemli bir konunun daha altını çizmek lazım. AB, bir üye ya da aday ülkede toplumsal kesimlerin kendilerinin dile getirmediği bir sorunu, durup dururken kendisi tanımlamaz. O toplumda bazı rahatsızlıklar varsa bunların giderilmesi sırasında uygulanan yöntemlerin demokratik, şeffaf ve hukuka uygun olmasını öngörür, bu konuda sorun varsa yollar önerir. Barroso ve Rehn, rahatsızlıkların toplumsal tabanını anlamak için sadece iktidar partisi ile görüşmediler, muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşlarıyla da bir araya gelerek düşüncelerini aldılar. Aslında Türkiye'ye gelmeden de öğrenilebilecek konular bunlar, gelmelerinin nedeni ise sadece anlamak değil, aynı zamanda bazı konuları anlatma isteği.

Komisyon adına konuşan Barroso'nun anlatmak istediği konuların başında, Türkiye'deki gelişmelerin Avrupa'dan bakınca demokratikleşme dışı bir çizgiden görüldüğü geliyor. Yasal ve yönetimsel olarak düzenlenmiş bir demokrasi dahi olsa -ki Türkiye'de bu konuda da sorunlar var- esas olarak bakılan yer, bireylerin yaşamlarında karşılığını bulan demokrasi. Dolayısıyla Komisyon Başkanı, Türkiye'de demokrasinin değerlendirme parametrelerinde bir sorun olduğunu dile getiriyor, üstelik bunu hem iktidara hem muhalefete, kısacası herkese söylüyor. Karşıt ideolojilerin, siyasal yaklaşımların, farklı sorun ve çözüm tanımlarının bulunması gereken bir sistem demokrasi. Ayrıca, bu tüm farklı eğilimlerin mücadele alanı da siyaset zemini. Mücadele eden eğilimlerden birini ya da bizdeki gibi birkaçını birden siyaset alanından çıkarmaya zorlayan bir sistemin sürdürülebilir bir istikrara sahip olamayacağını dile getiriyor Komisyon. Bu istikrarsızlığın sadece Türk vatandaşlarını değil, dünyanın çok geniş bir coğrafyasındaki toplumları etkileyecek sonuçlarına dikkat çekiyor. Ayrıca, sadece sosyal alana ilişkin konularda da benzer bir duruma dikkat çekiyor AB Temsilcisi. Bu nedenle gezisinin İstanbul ayağında gezdiği yerlerle kültür, din ve uygarlıklar arasındaki farkların "tek"leşmeden bir aradaki varlıklarına işaret ediyor.

Bu noktadan hareketle Komisyon Başkanı, Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini tavsiye ediyor. Söz konusu tavsiyenin iki yönü var. Bunlardan birincisi, reformlarla ilgili. Türkiye'nin reformları gerçekleştirmedeki yavaşlığı bir eleştiri olarak kaydedilmeli. Azınlık hakları, Kürt sorunu, ifade özgürlüğü, 301. madde gibi ceza yasasındaki hükümler, bu sürecin öne çıkan başlıkları. Hem yasal hem de fiilî düzenlemelerin yapılamaması halinde, Türkiye'nin AB üyeliğine kuşkuyla yaklaşan Avrupa kamuoylarının ikna edilemeyeceği, ikna edilseler bile bu evliliğin farklı rejimler nedeniyle yürüyemeyeceği ifade ediliyor. Reform sürecinde Türkiye'nin hevesini kıracak dışlayıcı tutumların bulunduğunu da itiraf eden Komisyon Başkanı, bu düşünceye sahip olanların eline malzeme verilmemesi gerektiği üzerinde de duruyor. Bir anlamda, 'reformları yapın ve onları utandırın' diyor.

Reformların gecikmesiyle ilgili iki tür eleştiri bulunduğu ileri sürülebilir. Birincisi doğrudan iktidara yönelik eleştiriler. Reformların gecikmesinin bir nedeni belki iktidarın da demokrasi ile ilgili olarak bazı eşikleri aşması gerekliliğiyle ilgili. İktidarın kendini ya da durumu kurtarma girişimlerinin AB sürecine yardımcı olamayacağı ima edilmiş olabilir. İkinci olarak reformların kamuoyunda destek bulmasına yarayacak ön hazırlıkların, katılımcı uygulamaların özenle yürütülmediği söylenmiş olabilir. Bu çerçevede ileri sürülenin de uzlaşma kültürüne işaret ettiği hatırlatılmalı. Bununla birlikte, uzlaşma kültürü sadece iktidar partilerinin geliştirmekle yükümlü olmadığı bir konu değil. Siyaset alanında bulunan her aktör için geçerli bir konu ve tam da bunun eksikliği yüzünden Türkiye'deki demokrasi eleştiriliyor olabilir. Diğer bir ifadeyle Türkiye'de demokrasi, iktidardan beklenen girişimlerle ifade bulduğu ölçüde zarar görüyor.

Bu noktada AB Komisyon Başkanı'ndan gelen eleştirilerin ikinci kısmı açığa çıkıyor. Barroso'ya göre AB, Türkiye'nin üyelik tercihini çoktan yaptığını düşünüyor. Diğer bir ifadeyle Avrupa açısından bakıldığında üyelik Türkiye'nin ulusal projesi. Hal böyleyse, neden AKP ya da DTP dışındaki siyasal partilerin bu projeye taraf olmadıklarını anlamanın mümkün olamayacağı söyleniyor. AB yolunda atılan adımları bir "vatan bölme", "vatan satma" anlamında değerlendiren eğilimler varsa ve bunlar güçlüyse, projenin gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Yok eğer proje varsa ve devam ediyorsa o zaman tartışmaların reformların kalitesine bağlı olmasının beklenebileceği vurgulanıyor. AB Komisyon Başkanı, AB bütünleşme sürecinden uzaklaşma halinin her türlü aşırı eğilimi güçlendirecek ortamlar yaratabileceğine dikkat çekerken, bu konuda Türkiye kadar AB'nin de kabahati olduğunu vurguladı. Bu açıklama, bir anlamda AB üyesi devletlere, Türkiye'yi dışlayıcı tutumların Türkiye'yi istikrarsızlaştırıcı ve daha beteri anti-Batıcı bir yöne sürükleyebileceği ihtimalini hatırlatmakta.

Barroso'nun ziyaretinin zamanlaması ve içeriği, Türkiye bakımından önemli. Birçok kesim, bu ziyaretin AKP'ye destek amacı taşıdığını ileri sürebilir. Bu destek, iktidarda bulunan ve çok yüksek oranda Parlamento'da temsil edilen bir partiye aslında. AB için bu desteği kimin aldığının önemi yok. Bu denli halk desteği gören bir iktidar, aynı zamanda Avrupa ailesi olmaya çalışıyorsa ya da çalışacaksa, AB desteğini alabilir. AKP'nin kapatılması ile sonuçlanabilecek bir dava ve ardından ortaya çıkabilecek siyasal riskler Türkiye-AB müzakerelerinin tümünün askıya alınmasına yol açabilir. Bu tür bir gelişme, AB nezdinde 'biz sizi demokratik, hukuka ve insan haklarına saygılı, şeffaf devletsiniz sanmıştık, değilmişsiniz' anlamına gelir. AB Komisyonu Başkanı, işlerin bu aşamaya kadar tırmanmasını arzu etmediklerini göstermek için geldi. Diğer bir ifadeyle, 'Türkiye'nin bu zor günlerinde bir de ben gidip burnumu sokayım, pek kıymetli iç işlerine karışayım ve ortalığı daha beter edeyim' dememiş; onun yerine 'Avrupa ailesi içinde olan Türkiye'ye siyasal çıkmazlarından kurtulmak için yardım etmek gerek' demiş olabilir.

Zaman gazetesi

YAZIYA YORUM KAT