Ankara’da hafta sonu düzenlenen ve Kürt sorununa barışçıl çözüm arayışını konu alan konferansın kapanışında yaptığı konuşmayı yayınlayan Yeni Şafak gazetesinin yorum sayfasında bir de not düşülmüş. Konferansa katılanlar arasında yer alan bazı isimler Mehmet Uzun’un konuşmasına iki noktada itiraz etmişler.
“Mehmet Uzun’un Konuşmasına Açıklama” başlığı taşıyan kısa metinde: 1- Hizbullah, Hamas gibi örgütlerin ve İran’ın terörist olarak tanımlanmasından ve 2- Türkiye’de geniş demokratik birliktelik için sol sosyal demokrat ve liberallerin isimleri zikredilirken Müslüman aydınların (İslamcıların) buna dahil edilmemesinden rahatsızlık duyulduğu dile getirilmiş. Metnin altında şu isimler bulunmakta: Galip Ensarioğlu (Diyarbakır DYP İl Başkanı); Ahmet Öcal (İşadamı); Abdurrahman Kurt (Diyarbakır AK Parti İl Başkanı); Altan Tan (Yazar); Vahdettin Bahadır; Nesip Yıldırım (Diyarbakır Mazlumder il Başkanı)
Doğrusu İran’la, Suriye’yle, Hamas’la, Hizbullah’la Türkiye’nin ne alakası olduğu herhalde ancak Mehmet Uzun’un cevaplayabileceği bir müşkül soru. Görülen o ki, ABD’nin düşman olduğuna Mehmet Uzun gibi Kürt milliyetçilerinin de düşman olduğu bir kere daha açığa çıkıyor. Doğaldır. Geleceklerini emperyalistlerin himayesinde arayanlardan da zaten bu beklenir. Aslında bu konuyla ilgili olarak Konferans’ta yaptığı konuşmada Ragıp Duran durumu net biçimde özetlemiş. Emperyalizme tavır almadan hiçbir sorunumuzun çözülemeyeceğini ifade etmiş ve “Bazılarımız Kürtçe değil, Amerikanca konuşuyor.” diye de bir uyarı yapmış. Aynen katılıyoruz.
Öte yandan Mehmet Uzun’un konuşmasına itiraz edenlerin ikinci itiraz noktasını ise hiç de mantıklı bulmuyoruz. Bütünleşmesi gereken kesimleri sayan Uzun’un sol, sosyal demokrat, liberal ve benzeri unsurlar arasında neden Müslümanları/İslamcıları da saymadığını sormak ve bunu bir eksiklik olarak görmek garip bir tutum. Adam elbette Müslümanları saymayacak çünkü kafasındaki projeye hiç de uygun bir nitelik oluşturmuyorlar. Aslında tersi olsaydı itiraz gerekirdi belki de. Bu projede Müslümanlara yer vermemekle Mehmet Uzun haklı bir tutum sergilemiş. İtiraz edenler ise yanılıyor. Müslümanların kendilerine yabancı sularda yüzdürülmeye çalışılan bu “gemi” muhabbetinde ne işleri olabilir ki?
Mehmet Uzun’un Söz Konusu Yazısı:
TÜRKİYE'DE BARIŞ VE UMUTLAR
Türkiye hızlı bir yol ayrımına doğru gidiyor. Bu yol ayrımı demokratikleşme, özgürlükler ve milliyetçiliğin yaratacağı felaketler arasındadır.
Türkiye Barışını Arıyor Konferansı, son derece önemli bir toplantı. Türkiye'nin geleceğine ilişkin atılmış çok önemli bir adım.
Konumuz barış ve barışla ilgili her şeye umutla başlamak gerektiğine inanıyorum. Derin ve samimi bir umut duygusu, düşüncesi olmadan hiçbir barış girişiminin başarılı olması mümkün değil. Daha fazla romantik ya da ilgi çekici olmak için değil, tersine daha fazla hakikatlere yakın olmak için umuda ihtiyacımız var. Umut, yaşanan hakikatlerin bir üst düzeyidir; arzuladığımız hakikatlerin dinamosudur. Barışa ilişkin eylem planımızın ilk adımıdır. İnsanlık tarihinin bize öğrettiği hakikatlerden biri de şu; hiçbir siyasal ya da toplumsal atılım, değişim ve yenilenme umudu olmadan gerçekleşmez. Umut imkansız bir sevda değil, imkansızı gerçeğe dönüştürecek bir yol haritasıdır.
Umut Hep Kazanacak
Eğer insanlık, tüm olumsuzluklara, felaketlere ve musibetlere rağmen bugünkü haline ulaşmışsa, bunda umudun belirleyici bir rolü var. En berbat koşullarda bile umutlu olmamızı gerektirecek çok fazla neden var.
Evet, yeni yüzyıl akla gelebilecek en berbat biçimiyle başladı. Ve neredeyse hiçbir umuda yer bırakmayacak şekilde savaşı ve vahşeti derinleştirerek devam ediyor. Ama buna rağmen yeni yüzyıldan umutlu olduğumu belirtmek durumundayım; kanımca yeni yüzyıl tüm felaketlerine rağmen, tüm bir yüzyıla yayılmış haliyle, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları, daha çok özgürlükler yüzyılı olacak.
İnsanlık tarihinin yaşadığı en vahşi yüzyıl olan geçen yüzyılı hatırlayalım; o yüzyılda ulusal kibirlerini evrensel bir hakikat haline getirmek isteyen ulus-devletlerin homurdanmalarıyla başlamıştı. Sonuçlarını ise he-pimiz biliyoruz; korkunç iki dünya savaşı, birçok bölgesel ya da iç savaş, katliamlar, soykırımlar, akla gelebelicek her türlü kötülük, felaket... Kimi filozofların Leviathan (iblis) diye nitelendirdiği ulus-devletlerin sonuçsuz vahşi uygulamaları...
Geçen yüzyıla ilişkin sürekli kendimize sormamız gereken bir soru da var; peki kim kazandı? İblislerin militarizmi, ırkçılığı, ultra milliyetçiliği ve vahşet mi? Yoksa insanlığa ait umut, yani demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mi? Şüphesiz kazanan insanlık, insanlığa ait umut oldu.
Yeni yüzyılın da bu minvalde gelişeceğine dair herhangi bir kuşku duymamıza gerek yok. Kazanan, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler olacak.
Demokratikleşmeyen Çöpe Gidecektir
Bu derin umuduma bağlı olarak yeni yüzyıla ilişkin bir tahminde de bulunmak istiyorum; kanımca yeni yüzyıl ulus-devletlerin çöplüğü haline gelecek. Kendisini yenilemeyen, demokratikleşemeyen ve çağa uygun insani bir modernizmi sağlamayan ulus-devletlerin yeri, bu çöplük olacak. Yeni yüzyıl, geçen yüzyıldan devraldığı mirasla, ulus-devletlerin militarizmi ve ultra milliyetçiliğiyle demokrasi; insan hakları ve özgürlüklerin mücadele alanı haline gelecek.
Ulus-devletlerin yeni yüzyıla ilişkin şaşkınlık ve korkularının gerisinde, kanımca, sözünü ettiğim nedenler yatmaktadır. Ulus-devletlerin bu korkularını anlamak mümkün, geleceklerine ilişkin fazla alternatifleri yok; ya demokratikleşecekler ya da çöplüğü boylayacaklar.
Konumuz Türkiye'de barış, sözünü ettiğim bağlamda bir ulus-devlet olarak Türkiye de hızlı bir yol ayrımına doğru gidiyor. Türkiye ya demokratikleşecek ve bir insan hakları, özgürlükler ülkesi haline gelecek, ya da zaten durmadan pompalanan militarizmi ve ultra milliyetçiliği destur kabul edip, büyük felaketlere yol açacağı belli yeni serüvenlere girişecek. Elbette, ben de sizin gibi Türkiye'nin bir hak ve hukuk ülkesi haline gelmesini arzuluyorum; böylesi müstesna bir konferansın kapanış konuşmasını yapmamın nedeni budur. Aklın yolu birdir. Dünyanın Türkiye'den beklediği, demokratikleşerek kendi barışını ve huzurunu gerçekleştirmesidir.
Barışı Ölümsüzleştirmek
Barış, insanlığın yarattığı en önemli, en erdemli eserdir. Ölümsüz birey yoktur ama bireyler tarafından yaratılan ölümsüz eserler ve bu eserlerin tümünden oluşan ölümsüz insanlar vardır. Bunu Gılgamış'tan bu yana hep biliyoruz. Barış sadece ölümsüz bir eser değil, insan aklının yarattığı en önemli erdemli iştir de. Çünkü barış, harikulade bir insani metamorfozdur (değişimdir)
Türkiye niçin bütün bunlardan mahrum kalsın?
Ama bu arzulanan yere gelebilmesi için de, tüm açıklığıyla şu konuların vurgulanması gerekli:
1- Türkiye, 15-20 milyon olduğu söylenen, kendi vatandaşları Kürtlerle barışmanın yollarını bulmalıdır. Kötü alışkanlıklar, gelenekler ve önyargılarla herhangi bir olumlu gelişmenin sağlanması mümkün değil. Bunların aşılması gerekli.
2- Devlet katında, Kürtlere, Kürtlerin hak ve hukuk arayışlarına karşı olmak koşuluyla, yaygın işbirliği yapmak geleneği var. Terör ihraç eden İran ve Suriye gibi totaliter devletler, Hizbullah, Hamas, Iraklı terörist güçler... Türkiye tüm bu demokrasi düşmanı güçleri Kürtlere karşı olmak konusunda, kendi müttefikleri olarak görüyor, onları cesaretlendiriyor, Kürtlere karşı kışkırtıyor. Bunun terk edilmesi gerekli.
3- Devlet, Kürtlere ötekinin de ötekisi muamelesi yapmaktan vazgeçmeli artık. Kıbrıs'taki küçük Türk nüfusu için tam tamına bağımsız bir devlet isteyen Türkiye bu kadar geniş bir nüfusa sahip 'kendi Kürtleri' için, kendi bölgelerinde, anadilleriyle eğitimi bile fazla görüyor. Türkiye, Iraklı Kürtlerin Türkmenlere verdiği hakların yüzde beşini bile, 'kendi Kürtleri'ne fazla görü-yor. Bunun adalet, vicdan ve merhametle bir ilgisi var mı?
4- Kendi vatandaşları ile diyalog kurmayan, onların hak ve hukukunu ayaklar altına alanların 'Medeniyetler Diyaloğu' sözlerine kim inanır? Yurtta sulhu, zor ve baskıyla vatandaşlarını tekleştirmek ve susturmak olarak anlayanların 'yurtta sulh, cihanda sulh' sözlerine kim inanır?
Bu tür örnekleri olabildiğine çoğaltmak mümkün ama şimdi gereksiz. Sadece şunu belirteyim; başlıklar halinde sunduğum bu hakikatlerin gerisinde daha korkunç bir hakikat var; son yirmi yılda Türkiye'de 30 bin insan öldürüldü, 4500 köy boşaltıldı ve üç milyon insan topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı.
Sonuç? Bu yaşananların hiçbirisi hiçbir sorunu çözmedi, yine aynı noktadayız.
Kürtlerin İç Barışı Sağlaması Lazım
Konumuz barış ve bu barış esas yanarlından olan Kürtlere yönelik de, izninizle bir iki şey söyleyerek konuşmamızı bağlamak istiyorum.
Kanımca Kürtlerin de ciddi bir iç barış sorunu var. Ve iç barış sorununa ek, ciddi bir demokratikleşme, yenilenme, modernizasyon sorunu var. Nasıl?
1- Her şeyden önce Kürt siyasi hareketi, hiç kimseyi dışarıda bırakmayacak biçimde, demokratik ve şeffaf bir birlik, bir ittifak oluşturmak zorunda.
2- Geçmişteki kavgalar, çelişkiler, huzursuzluklar bir yana bırakılarak, fark gözetmeden, toplumun tüm kesimleriyle bir barış, işbirliği mutabakatı sağlanmalı,
3- Türkiye'deki geniş demokratik, sol, sosyal demokratik ve liberal hareket ve güçlerle bir barış işbirliği zemini yaratılmalı...
Türkiyeli Kürtlerin ne yaptığını ve istediğini anlamayan dünya, sözünü ettiğim iç barış ve somut programı maalesef Kürtlerden bekliyor.
Evet, idealler, hayaller, arzular, umutlar. Ama bunların insani olanı; insanlığın şaşmaz özgürlükçe gelişimine uygun olanı; imkansızı imkanlı hale getirecek olanı.
Tüm insanlığı etkileyecek ciddi gelişmelere gebe yeni yüzyılda tercihimiz, bunlar olmalı bence. Elbette Türkiye'nin yapacağı tercihler de bu yönde olmalı.
İki gün boyunca Türkiye'ye ilişkin barışın en ciddi konularını, en yetkin isimlerle konuşan ve tartışan konferansımızı bir başlangıç olarak görüyorum; tıpkı yeni yüzyılımız gibi.
Daha çok işimiz var, yolun henüz başındayız.
Umutlarımızı gerçekleştirmek dileğiyle hepinize başarılar dilerim..
(*) Edebiyatçı Mehmet Uzun'un 'Türkiye Barışını Arıyor' konferansındaki kapanış konuşması

