Askeri Muhalefet Siyasal Ordu / Menderes ÇINAR
KP'nin 2002'de ezici bir üstünlükle iktidara gelmesinden bu yana Türk siyasetinde yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönemde Türk siyasal hayatında oyunun kurallarını belirleyen 'kurumsal' yapı ciddi bir erozyana uğradı ya da gerçekte oyunun kurallarını belirleyenin bu kurumsal yapı olmadığı anlaşıldı. Bunun başlıca nedeni, kendilerini rejimin sahibi, koruyucusu ve savunucusu görenlerin -ki bu sadece TSK'dan ibaret değildir- AKP iktidarının nasıl 'hallolacağı' konusunda geliştirdikleri, 28 Şubat sürecinin mantığını kurumsallaştıran muhalefet stratejisi olmuştur. Bu mantık bir yandan son derece özcü bir yaklaşımla bir kere İslamcı olanın her zaman İslamcı kalacağını dustür edinirken; diğer yandan AKP'yi siyasal, sivil ve medeni yöntemlerle değil, ancak 'militarist' yöntemlerle 'hallolabilecek' bir mesele olarak görmüştür.
Siyasette özcü yaklaşım
Birincisi, yani özcülük, lider ve birçok kurucusunun İslamcı geçmişi nedeniyle AKP'nin lanetlenmesine neden olmuştur. Bu yaklaşımın ilk örneğini daha 1998'de üretilen bir Batı Çalışma Grubu raporunda görebiliriz. Rapora göre daha önce irticai karakterin göstergeleri sayılan başörtüsü gibi bazı sembol ve davranışlardan kaçınmak, irticai sayılmamak için yeterli değildi. 2002 sonrasında AKP, izlediği politikalardan bağımsız olarak irticayı desteklemekle itham edilmiş, AKP'nin attığı/atacağı her adımın arkasında laik rejimin içini boşaltan, İslamcı bir niyet aranmıştır. Özcü yaklaşım, ad hominem, yani kişilerin aklına değil, önyargılarına ve duygularına hitap eden savlara dayanan bir siyaset anlayışının yerleşmesine neden olmuştur. Hal böyle olunca, THY uçuşlarında dağıtılan ıslak mendillerin alkolsüz olmasında dahi AKP'nin İslamcılığının kanıtı aranmıştır.
AKP'yi sürekli baskı altında tutarak güvensiz kılmayı amaçlayan ad hominem siyaset, aynı zamanda aktörlerin posizyonlarını ilkelere göre değil, o anki çıkarlarına göre belirlemelerine neden olmuştur. Dolayısıyla, demokrasinin kurum ve değerlerine yönelik güvensizlik ve hukukun üstünlüğü, hak ve özgürlükler ve kontrol-denge mekanizmaları gibi temel demokratik kavramların çarpıtılması ad hominem siyasetin doğal sonuçları olmuştur.
Anayasa Mahkemesi'nin 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı 367 kararının hiç bir hukuki dayanağı yoktu. 'Uzlaşma' gerekçesi ise tamamen keyfi ve konjonktüreldi. Türk mahkemelerinin başörtüsü/türban yasağının eleştirilmesini hak ve özgürlüklere aykırı bir eylem olarak tanımlamaları ise kavramların çarpıtılmasına bir örnektir.
Türbanlıları ihraç istemi
Ad hominem siyaset aynı zamanda AKP'nin cemaatçi eğilimlerini de güçlendirmiş ve onun kendi cemaati içinde güvenlik bulmasına neden olmuştur. Dolayısıyla, eğer AKP'nin militarizme karşı verdiği haklı varoluş ve iktidar mücadelesini demokratikleşmeye indirgemeyeceksek, 2002'den bu yana ad hominem siyaset varolan demokratik kurumların çözülmesi ve devletin cemaatleşmesi yönünde işlemiştir. Tarafların fırsat buldukça kamusal alanı kendi tercihlerine göre, örneğin başörtüsünü veya içki servisini yasaklayarak tasarlamaları kamusal alanın 'kamusal' niteligini zedeleyen cemaatçilik örneklerinden sayılabilir.
AKP'ye yönelik muhalefet stratejisinin ikinci boyutu militarizmdir. 2002 sonrasında militarist yöntemler, bizzat ordunun siyasal bir parti gibi davranarak yüksek yargı ve bürokrasi, akademi, medya ve halkı manipule ve mobilize etmesi ve İslami kimliğe karşı takınılan gayrı-medeni, zorlayıcı, bastırıcı, dışlayıcı ve hatta aşağılayıcı tavır olmak üzere iki farklı anlamda ele alınabilir.
28 Şubat sürecinde kurulan üçlü koalisyon hükümetinin Başbakanı Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Yılmaz irtica ile mücadele konusunda baskı altında kaldıklarını gösteren demeçler vermişlerdi. Yılmaz, irtica ile mücadelede hukuk-dışı yollara sapamayacağını; Ecevit ise irticayı önlemek için izlenen yöntemlerdeki başlıca hatanın irticanın demokratik rejim içinde önlenemeyeceği düşüncesi olduğunu söylemişti.
TSK siyasi parti gibi
2002 sonrasında "türbanlı öğrenciler İran'a veya Sudi Arabistan'a gitsin" diyerek bir kısım vatandaşları farklı tercihleri nedeniyle 'ihraç' edebilme cüretini gösteren eski merkez-sağ siyasetçiler gördük. Başörtülü veya türbanlı kadınların, çocuklarının mezuniyet törenine, eşlerinin ödül törenine ve hatta mahkeme salonlarına alınmadığını gördük. Daha da önemlisi, başörtüsü/türban yasağını, "serbest bırakılırsa takmayan öğrenciler baskı altında kalacak", laik yaşam tarzını tehdit edecek diyerek, yani "sizden korkuyoruz, o yüzden sizin hayat tarzınızı bastırıyoruz" diyerek savunduk.
İkinci anlamda militarizm bizzat TSK'nın ya da onun adına hareket ettigini iddia eden bir takım mensuplarının, laik rejimi koruma mazereti altında tamamen siyasal roller oynamaya soyunması ve oynamasıdır. TSK, 28 Şubat ile birlikte bir siyasal parti gibi davranmaya başlamıştır. Bu hal 2002 sonrasında da devam etti. Ordu düzenli olarak irticai unsurların faaliyetlerine devam ettiğini, tehdit düzeyinin her zamankinden daha fazla olduğunu öne sürdü. AKP hükümetinin AB, Kıbrıs, Kürt vb. meselelerdeki politikalarını engelledi veya açıktan eleştirdi, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin rayından çıkmasına katkıda bulundu.
Ordunun kamuoyu oluşturmaya yönelik faaliyetleri bunlarla sınırlı kalmadı. 2008 Haziran'ında Taraf gazetesine sızan Bilgi Destek Eylem Planı AKP'nin hâkim olduğu merkezi ve yerel yönetimlerin irticai faaliyetler ve İslami hayat tarzının yayılması için yasal bir zemin hazırladığını iddia ediyor; yargı, medya ve kamuoyunun ordunun ilgi gösterdiği alanlarda ordu çizgisine çekilmesini, ordu çizgisinde olmayan sanatçı ve yazarlara karşı karalama kampanyası uygulanmasını ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin 'rahatsız' edilmesini öneriyordu.
Bundan bir kaç ay önce Nokta dergisine sızan bir başka belge ise gazetelerin, gazetecilerin, entellektüellerin, akademisyenlerin ve sivil toplum örgütlerinin ordu yandaşı olup olmadıklarına göre sınıflandırılmasını ve yandaş sivil toplum kuruluşlarının kurulmasını ve/veya desteklenmesini öneriyordu. Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek'in Darbe Günlükleri ve artık çetelesini tutamadığımız andıçlar gibi örneklerle bu silsile uzatılabilir. Bütün bunlar 28 Şubat sürecinin AKP'nin iktidara gelmesi ile sona ermediğini göstermektedir.
Ordunun 'steril prestij' kaygısı
Hal böyle iken, üstelik ne darbe girişimleri ne de topluma karşı uygulanan psikolojik harekâtlar TSK tarafından soruşturulmamışken, seçilmiş ve Anayasal AKP hükümetini hedef alan Nisan 2009 tarihli bir "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" hazırlanmış olması şaşırtıcı değildir. En azından 2002 sonrası sicil, meselenin "kağıt parçası" diyerek kapatılmamamasını ve cunta şüphesinin ıslak imzalı "belge"ye gerek kalmadan ciddi bir araştırılmasını gerektiriyordu. Ancak, yine şaşırtıcı olmayan bir biçimde belgenin fotokopisi "kağıt parçası" olarak hiçleştirildi, basına sızması TSK'ya karşı yürütüldüğü iddia edilen bir "psikolojik savaşın" veya "yıpratma kampanyasının" göstergesi olarak değerlendirildi ve belgeyi bu amaçla üretenlerin bulunması istendi. Üstelik sadece TSK değil, bazı siyasetçiler, gazeteciler ve toplum kesimleri de böyle bir tutum aldı.
Bu tutumun başlıca nedeni TSK'nin siyasal rolünün laik ve üniter rejimi koruma kisvesi altına normalleştirilmesidir. "AKP yönteceğine, ordu iktidara el koysun" diyen toplum kesimleri; darbe planlamanın değil, darbe girişiminin anayasal bir suç olduğunu iddia ederek sadece başarısız darbe girişimlerini yargılamayı mümkün gören "hukukçu"lar; seçilmiş hükümete yönelik tehdidi ifade eden İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın yargıya taşımasını, sırf belgenin aslı ortada yok diye gereksiz bulan siyasetçiler söz konusu normalleştirmede önemli bir rol oynamaktadır. En önemlisi bizzat TSK kendi siyasal rolünü sorgulamadan kabul etmektedir. Bu nedenle yaşanan gelişmelerin siyasallaşmanın bir sonucu olduğu görülmemekte, bunun yerine TSK'yı yıpratmaya yönelik bir psikolojik harekât olarak, yine psiklojiden bir deyimle, yansıtılmakta ve kâğıt parçası diyerek üstü kapatılmaktadır. TSK, siyasallaşmanın kaçınılmaz olarak zedelediği, mesleki bütünlüğünü ve prestijini böyle korumaya çalışmaktadır. Ne var ki, bu hiç bir zaman şeffaflık ve hesap verebilirlik üzerine kurulmamış olan, tamamen steril bir toplumsal prestiji sürdürmeye yönelik bir çabadır. Söz konusu siyasal rol devam ettiği sürece de böyle steril bir toplumsal presitijin şartları artık yoktur.
Şimdi hesap verme zamanı
Terör ve çete suçları ve anayasal düzene karşı suçlarda asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılamasını gerektiren yasa değişikliğine verilen tepkiler aslında steril bir toplumsal prestiji korumaya yönelik, korporatist-cemaatçi tepkiler olarak değerlendirilebilir. TSK, üyelerinin işlediği suçun niteliği ne olursa olsun yargı ve ceza süreçlerinin kurum içinde halledilmesinden yana korporatist bir tavır takınıyor. Bu tutum, Ortaçağ'da Kilise mensuplarının işledikleri suçun niteliğinden bağımsız olarak, Kilise mensubu olmaları nedeniyle Kilise hukukuna göre ve Kilise tarafından yargılanmalarını hatırlatıyor ki bu durum modern devletin oluşumuyla sona ermiş, bütün vatandaşlar tek (uniter) bir hukuk ve yargı sistemine tabi olmuştur. Söz konusu yasa değişikliği, darbe şartlarının olmadığı bir ortamda son derece siyasallaşmış bir orduyu tutarken, AKP'ye teslim olmuş görüntüsü vermemek zorunda hisseden Genelkurmay Başkanı Başbuğ gerekeni zamanında yapmadığı için yapılmış olabilir. Bundan sonra Erdoğan ve Başbuğ bir pazarlığa oturabilir. Fakat esas mesele "ordu milletten başkasına hesap vermez" diyen bazı sayın generallere, ordunun millete nasıl hesap verdiğini sormak, nasıl hesap vereceklerini göstermek ve bunu yasal-kurumsal düzenlemelere bağlamak, yani kurumsallaştırmaktır. Bu da sadece "iyi bir pazarlıkla" başarılabilecek bir iş değildir.
STAR

