Veysel Karataş / Tezkire.net
Bir kitabın başına neler gelebilir? Yazılır, yayımlanır, tartışılır, yasaklanır, unutulur, yeniden hatırlanır. Bazen de çevrilir ama biraz eksik çevrilir. Özellikle bazı cümlelerinin okuyucuyla karşılaşmasında sakınca görülür. H. C. Armstrong'un Bozkurt adlı eseri de Türkiye'de böylesine tuhaf bir yayıncılık serüveninin konusu olmuştur. Elbette bu, yakın tarihimizin ilk sansür hikâyesi değil. Mebzul miktardaki örnekler arasında sadece en çok bilinenlerinden biri.
İlk kez 1932'de Grey Wolf adıyla yayımlanan eser, Mustafa Kemal'in hayatını ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarını konu alan, Türkiye'de uzun yıllardır bilinen ve tartışılan bir biyografidir. Kitap, 2026 yılında Beyan Yayınları tarafından Mustafa Kaplan'ın tercümesi ile yeniden okuyucuyla buluşturuldu. Bu baskının iki önemli özelliği var: Önceki Türkçe baskılarda sansürlenen bölümlerin de çeviriye dâhil edilmesi ve Yasin Aktay'ın kitabın başına kapsamlı bir önsöz yazmış olması. Doğrusu, yıllardır bilinen ve üzerine çok şey söylenmiş bir kitabın yeniden yayımlanması ilk bakışta pek heyecan verici görünmeyebilir. Ancak Aktay'ın önsözü, Armstrong'un yaklaşık bir asır önce söylediklerini, hatta söylemediklerini de dikkate alarak kitabın kendisini farklı bir gözle okumaya davet ediyor.
Öncelikle bir hakkı teslim etmek gerekiyor. Beyan Yayınları'nın bu baskısında Armstrong, önceki Türkçe çevirilerde sansürlenmiş bölümleriyle birlikte okuyucunun karşısına çıkarılıyor. Yazarın neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğine, inşa edilmiş tarihsel anlatının zedelenmesini önlemek amacıyla uygulanan siyasal ve ideolojik sansürün karar vermediği bir çeviri bu. Doğrusu, bir tercümeden beklenen de budur.
Aktay'ın kitaba yazdığı önsöz ise okuyucuyu farklı bir tarih okumasına davet ederken, bugüne kadar Türk okuyucusundan gizlenen bölümleri özellikle öne çıkarmıyor. Sansürden kurtarılan ifadeleri, okuyucuya “Bakın, kahramanınız aslında düşündüğünüz gibi biri değilmiş” demenin bir malzemesi olarak da kullanmıyor. Bu çok önemli. Onun derdi, Mustafa Kemal'in kişisel özellikleri üzerinden yeni bir mahkeme kurmak değil. Zaten böyle bir niyeti olsaydı Armstrong'un anlattıklarıyla yetinmesi pekâlâ mümkündü. Oysa Aktay, bu yola hiç tevessül etmeden Armstrong'un sunduğu tarihsel anlatının kendisini sorguluyor. Kahramanın nasıl biri olduğu sorusundan, onu mümkün kılan tarihsel ve toplumsal koşullara yöneliyor. Böylece tartışmanın ağırlık merkezi, Mustafa Kemal'in kişiliğinden onun ortaya çıktığı tarihsel bağlama kayıyor.
Armstrong'un anlattığı tarih, görünüşte büyük adamların tarihidir. Kararlı, cesur, zaman zaman acımasız, olağanüstü irade sahibi liderler çıkar karşımıza. Tarihin akışını değiştiren bu şahsiyetlerin hayatları, başarıları ve mücadeleleri anlatılır. Tarihi büyük adamlar mı yapar, yoksa büyük adamları tarih mi ortaya çıkarır? Eski bir tartışma bu. Fakat Armstrong'un gerek Bozkurt'ta gerekse İbn Suud'un hayatını anlattığı Arabistan'ın Efendisi adlı eserinde mesele biraz daha ilginç bir hâl alıyor. Kahramanlar öylesine büyüyor, öylesine ön plana çıkıyor ki arkalarında kalan tarihsel manzarayı görmek giderek zorlaşıyor. İşte Aktay'ın dikkat çektiği de bu. O, eski büyük adam tartışmasına takılmadan, çok daha enteresan bir yerden, kahramanların büyüyen gölgesinde neyin kaybolduğuna bakıyor. Aktay’a göre kahramanların büyüklüğü, onları çevreleyen başka bir gücün görünmezliğine hizmet ediyor gibidir. Hele de söz konusu coğrafya, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiye edildiği Ortadoğu ise, insan ister istemez merak ediyor: Kahramanların bütün görkemiyle sahneyi doldurduğu bu hikâyelerde kim ya da ne görünmez oluyor?
Aktay'ın önsözü tam burada farklı bir kapı açıyor. Mustafa Kemal'in hikâyesini İbn Suud'un, Faysal'ın, Abdullah'ın ve Rıza Han'ın hikâyeleriyle yan yana getiriyor. Farklı ülkeler, farklı liderler, farklı mücadeleler... Ama bütün bu hikâyeler, 20. yüzyıl İngiliz kolonyalizminin Ortadoğu'da etkili olduğu bir tarihsel coğrafyada yaşanıyor. Kahramanlar değişiyor, hikâyeler değişiyor ama hepsi aynı gramerin farklı cümleleriymiş gibi kuruluyor. Yapısalcıların edebî anlatılarda dikkat çektiği bir durum bu: Kahramanların isimleri, özellikleri ve başlarından geçenler farklı olabilir; fakat hikâyelerin altında işleyen yapı şaşırtıcı ölçüde benzeşebiliyor.
Armstrong'un biyografilerine de biraz böyle bakılabilir. Her kahraman kendi bağımsız hikâyesini yaşıyor gibidir. Kimi bir bağımsızlık mücadelesinin, kimi yeni bir devletin kuruluşunun, kimi de köklü bir siyasal dönüşümün kahramanıdır. Fakat hikâyelerin geçtiği siyasal sahnenin kuruluşuna biraz yakından bakıldığında, hemen hepsinde aynı kolonyal güçle karşılaşırız. Üstelik İngiltere, bu yeni siyasal düzenlerin kuruluş süreçlerinde bazen açıkça, bazen dolaylı biçimlerde yer almaktadır. Buna karşılık Armstrong'un biyografilerinde büyük adamların iradeleri öne çıkarken İngiliz kolonyalizminin yapısal rolü bilinçli biçimde anlatının gerisinde kalır. Sanki tarih kendi kendine akmış, İngiltere de olup bitenleri biraz uzaktan izlemiş gibidir. Kahramanlar sahnede bütün görkemleriyle yerlerini alırken, sahnenin kuruluşunda pay sahibi olan güç neredeyse dekorun bir parçasına dönüşür.
İyi de bu sahnenin kuruluşunda kimlerin payı var? Aktay'ın asıl itirazı da bu tarihsel manzarayadır.
Bir tarih anlatısında öne çıkarılanlar kadar geride bırakılanlar, uzun uzun anlatılanlar kadar birkaç cümleyle geçiştirilenler, hatta hiç söylenmeyenler de önemlidir. Üstelik bütün bu suskunlukların bilinçli bir gizleme çabasından kaynaklanması da gerekmez. Bazen anlatıcının söylemeye ihtiyaç duymadığı şeyler, söylediklerinden çok daha fazlasını anlatır.
Muhammed Âbid el-Câbirî'nin Arap Aklının Oluşumu adlı eserinde Zehebî'nin ilim tarihine ilişkin anlatısını değerlendirirken dikkat çektiği husus burada hatırlanmaya değer. Câbirî “Arap aklı’nın Oluşumu” adlı eserinde (ss.91-97), Zehebî'nin Şii ilim geleneğini göz ardı etmesini basit bir unutkanlıkla açıklamaz. Ona göre bu suskunluk, Zehebî'nin ait olduğu epistemolojik ve ideolojik çerçevenin bir sonucudur. Aynı seçiciliğin ters yönde, Şii gelenekte de işlediğini gösterir. İnsan bazen içinde bulunduğu düşünce dünyasının sınırlarını, o sınırların dışında kalanları fark etmeyecek kadar doğal kabul eder. Böylece tarihsel anlatı, neyin hatırlanacağını belirlediği kadar neyin unutulacağını da belirler. Hatta unutulmuş olanın bir zamanlar orada bulunduğunu bile unutturabilir.
Aktay'ın Armstrong okumasında da benzer bir metodolojik hassasiyet görülüyor. Burada da mesele, Armstrong'un tarihi ele alış biçimiyle sınırlı kalmıyor; bu anlatıyı şekillendiren daha köklü bir düşünsel geleneğe uzanıyor. Armstrong, uzun bir İngiliz kolonyal geleneğinin içinden konuşuyor. Bu geleneğin dünyayı görme, tarihi yorumlama ve anlatma biçimi zamanla öylesine yerleşmiş ki neyin öne çıkarılacağı, neyin arka planda kalacağı artık her defasında bilinçli bir tercihi bile gerektirmiyor. Armstrong da bu bakışın hem taşıyıcısı hem de yeniden üreticisi hâline geliyor. İngiliz kolonyalizmi, kendi varlığını doğal bir arka plana dönüştüren epistemolojik ve ideolojik bir çerçeve de üretiyor. Aktay'ın ifadesiyle, Armstrong'un metinlerinde İngiliz çıkarlarının gerçekleştiği dünya “normalleştirilir” (s. 37). Yani İngilizlerin bölgedeki başarısızlıkları, hatta yerel liderler karşısındaki acziyetleri anlatılırken, bütün bu mücadelelerin sonunda ortaya çıkan siyasal düzenin İngiliz çıkarlarıyla örtüşmesi üzerinde pek durulmaz. Böylece İngilizlerin mağlubiyetleri görünür hâle gelirken, çıkarlarının gerçekleştiği dünya sanki tarihin kendiliğinden vardığı doğal bir sonuçmuş gibi karşımıza çıkar. Kimse de bu sonucun nasıl ortaya çıktığını pek kurcalama ihtiyacı duymaz.
Aktay bunu “propagandasız propaganda” olarak nitelendirir. Gerçekten de bir siyasal düzenin meşrulaştırılması için her zaman onun açıkça savunulması gerekmez. Bazen o düzeni zaten var olması gereken, hatta başka türlü olması pek düşünülemeyecek bir gerçeklik olarak anlatmak yeterlidir. İngiliz kolonyalizminin tarihsel müdahaleleri anlatının dışına çekilirken, bu müdahalelerin şekillendirdiği koşullarda yükselen yerel liderler “tarihin başlıca öznelerine dönüşür.” İngiliz ordusunda görev yapmış, bölgenin siyasal gelişmelerine yakından tanıklık etmiş bir subay olan Armstrong'un, Osmanlı sonrası Ortadoğu'yu anlatırken kendi imparatorluğunun rolünü bu ölçüde görünmez kılması, üstelik yer yer İngilizlerin yerel kahramanlar karşısındaki acziyetini ve beceriksizliğini öne çıkarması hakikaten de ilginçtir.
Aktay'ın Armstrong'un tarih anlatısında dikkat çektiği noktalardan biri de bu. Daha doğrusu bir yanılsamaya dikkat çekiyor. Kahramanlar bütün kararlarını kendi iradeleriyle alan, tarihin akışını değiştiren bağımsız aktörler olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bu bağımsızlık görüntüsü, onların hareket ettiği siyasal zeminin oluşumunda İngiliz kolonyalizminin oynadığı rolü görünmez kılıyor. İngilizlerin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşse tepki çekebilecek kimi dönüşümler, böylece yerel liderlerin kendi tercihleriyle hayata geçirdiği gelişmeler olarak anlatılıyor.
Bu noktada Aktay'ın yaklaşımının önemli bir özelliği daha ortaya çıkıyor. Mustafa Kemal'in İngilizlere karşı mücadele etmiş olması ile Cumhuriyet'in kuruluş sürecinde ortaya çıkan bazı sonuçların İngilizlerin bölgesel çıkarlarıyla örtüşmesi, birbirini zorunlu olarak dışlayan iki olgu değildir. Nitekim Aktay, Mustafa Kemal'in her kararını İngilizlerden emir alarak vermiş olduğu sonucuna varılamayacağını özellikle belirtiyor. Ardından “İngiliz siyasetiyle uyumun mahiyeti” başlığı altında önemli bir ayrım yapıyor. Bir aktörün doğrudan İngiliz talimatıyla hareket etmesi başka, İngilizlerin sunduğu askerî ve diplomatik imkânlardan yararlanarak kendi bağımsız projesini gerçekleştirmesi başka, bütünüyle kendi ideolojik amaçları doğrultusunda hareket ederken İngiliz stratejik çıkarlarıyla örtüşen sonuçlar üretmesi daha başka bir ilişki biçimidir (s. 31). İlkinde doğrudan emir, yazışma ve aracılık belgeleri aranır. Diğerlerinde ise tarihsel ilişkinin mahiyeti değişir. Özellikle üçüncü durumda aktörün niyetleriyle ortaya çıkan sonuçlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Mustafa Kemal'in İngiliz siyasetinin bir memuru olduğunu söylemekle, İngilizlerin bölgesel hedefleri ve Cumhuriyet'in kuruluş sürecinde ortaya çıkan sonuçlar arasındaki kesişmeyi sorgulamak aynı şey değildir. Aktay'ın tarih okumasını kişiselleştirilmiş suçlama ve savunmaların dışına taşıyan da bu ayrımdır.
Aktay'ın yaptığı bu ayrım, tarihsel olaylara ilişkin farklı yorumların hangi kanıtlarla temellendirilebileceği sorusunu da beraberinde getiriyor. Kuşkusuz meslekten bir tarihçi burada belge soracaktır. Sormalıdır da. Zaten belgesiz bir tarih okumasının bizi nereye götürebileceği de malum. Fakat burada neyin belgesini aradığımızı da sormak gerekiyor. Her tarihsel iddia aynı türden kanıtlarla temellendirilebilir mi? Bir olayın gerçekleştiğini belgelemekle, gerçekleşmiş olaylar arasındaki ilişkileri yorumlamak aynı şey değildir. Dolayısıyla Aktay’ın da vurguladığı gibi mesele belgelerden vazgeçmek değil, tarihsel gerçekliği belgelerin açıkça söyledikleriyle sınırlandırmamaktır. Aktay'ın yaptığı ayrımın metodolojik önemi de biraz burada ortaya çıkıyor.
Kaldı ki resmî tarih dediğimiz şeyin kendisi de belgelerin belirli bir biçimde yorumlanmasıyla oluşturulmuş bir anlatı değil mi? Belgeler kendi kendilerine bir kurtarıcı hikâyesi anlatmıyor sonuçta. Hele hele bizim yakın tarihimizde. Hangi olayın öne çıkarılacağına, hangisinin geride bırakılacağına, olaylar arasında nasıl bir ilişki kurulacağına biri(ler)i karar veriyor. Öyleyse aynı tarihsel olgular pekâlâ başka bir gözle de okunabilir. Aktay'ın yaptığı biraz da bu aslında. Yerleşik anlatının dışına çıkıp aynı tarihsel manzaraya başka bir yerden bakıyor. Bunun için de elbette biraz cesaret gerekiyor. Özellikle de belgelerin kendisinden çok, onlar üzerinden kurulmuş yorumların tartışılmaz kabul edildiği bir yerde.
Aktay'ın hilafetin kaldırılması, laiklik ve diğer Cumhuriyet reformlarına ilişkin değerlendirmeleri de bu tarih okumasının somut örneklerini oluşturuyor. Bu gelişmeleri Osmanlı sonrası Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesinden ayrı düşünmüyor. Özellikle hilafetin kaldırılmasını, Türkiye'nin iç siyasal dönüşümü kadar İslam dünyasının siyasal ilişkileri ve İngiliz kolonyalizminin bölgesel çıkarları açısından da değerlendiriyor. Bir zamanlar geniş bir İslam coğrafyası üzerinde sembolik ve siyasal nüfuz taşıyan hilafet makamının ortadan kalkması, kuşkusuz Türkiye sınırlarını aşan sonuçlar doğurmuştur. Aktay'ın üzerinde durduğu da bu sonuçların, yeni bölgesel düzenin kuruluşuyla nasıl ilişkilendirilebileceğidir. Böyle bakıldığında Cumhuriyet reformları, ulus-devletin kendi iç hikâyesinin biraz dışına taşarak daha geniş bir tarihsel manzaranın parçası hâline geliyor.
Yine de burada insanın aklına başka bir soru geliyor. Büyük adamların iradeleri üzerinden kurulan tarih anlatısını sorgularken bu defa bütün tarihsel gelişmelerin arkasında İngiliz kolonyalizmini gören başka bir büyük özne anlatısına mı yaklaşmış oluyoruz? Böyle bir tehlikeyi göz ardı etmemek gerekir. Fakat Aktay'ın yerel liderlerin bağımsız iradeleriyle İngiliz çıkarları arasında yaptığı ayrım, bu tehlikenin farkında olduğunu düşündürüyor. İngilizlerin bölgesel düzen üzerindeki etkisini kabul etmek, yerel aktörlerin kendi tarihlerini yapma kapasitelerini yok saymayı gerektirmiyor. Asıl düğüm noktası da burada. Ortada birbirleriyle mücadele eden, kimi zaman çıkarları kesişen, kimi zaman çatışan aktörler var. Belki de tarih, ne bütün kahramanların kendi başlarına yazdıkları hikâyelerin toplamı ne de her şeyi önceden belirlenmiş bir senaryonun sahnelenmesidir. Asıl güçlük, bütün bu iradelerin hangi koşullarda karşılaştığını ve bu karşılaşmadan nasıl bir dünya çıktığını anlayabilmekte.
Nihayetinde Bozkurt'un bu yeni çevirisini önemli kılan şey, Armstrong'un yıllar önce yazdığı Mustafa Kemal biyografisinin yeniden okuyucuyla buluşmasından daha fazlasıdır. Bu baskıda bir yandan sansürlenmiş ifadeler geri getirilerek yazarın söyledikleri okuyucuya eksiksiz sunuluyor, diğer yandan Aktay'ın kapsamlı önsözüyle yazarın söylemedikleri sorgulanıyor. İki farklı düzeyde yürüyen bir çaba bu.
İşte bu sebeple, Aktay'ın önsözüyle birlikte kitabı okuyunca insanın aklına biraz da ironik bir durum geliyor. Yıllarca bir kitabın bazı cümlelerini saklamayı gerekli gören anlayış, tarihin hangi ifadelerle anlatılacağını denetlemeye çalışırken, Aktay sansürsüz yayımlanan bu metinden hareketle tarih anlatısının kendi sınırlarını sorguluyor. Üstelik bazen görünmeyen, sansürlenmiş birkaç cümleden çok daha fazlası olabiliyor. Görünen o ki İngiliz kolonyalizminin asıl mahareti, tarihin nasıl sahneleneceğini belirlerken kendi rolünü görünmez kılabilmesidir. Aktay'ın deyimiyle “propagandasız propaganda” da tam burada anlam kazanıyor: Kendi hikâyesini anlatmadan, başkalarının hikâyelerinin nasıl anlatılacağını belirlemek, bu anlatıları kendi lehine şekillendirmek ve bütün bunları yaparken görünmez kalabilmek.

