Aliya İzzetbegoviç ile Mladi Müslimani (Genç Müslümanlar) Teşkilatı ve dolayısıyla Bosna-Hersek İslami hareketinin tarihi hakkında yapılan bu röportaj Sead Trhulj'nin derleyip kaleme aldığı ve 1992 yılında Zağrep'te basılan Mladi Müslimani adlı kitapta yer almıştır. Türkçeye Zayim Bilir tarafından çevrilen bu röportaj Haksöz Dergisi'nin 40-41-42. (Temmuz-Eylül 1994) Sayılarında yayınlandı. Röportaj bir yandan daha sağlıklı Aliya portresi çizerken öte yandan da İslami hareketler zincirinin çağdaş halkalarından biri olan Mladi Müslimani teşkilatıyla ilgili olarak önemli bilgiler ihtiva etmekte. Vefatının yıldönümü dolayısıyla kendisine bir kez daha Rabbimizden mağfiret diliyoruz.
(Haksöz-Haber)
Aliya İzzetbegoviç ile Dünden Bugüne Mladi Müslimani Teşkilatının Etkisi Üzerine
Hangi şartlar Mladi Müslimani teşkilatının oluşturulmasını gerekli kılmıştır? Teşkilatın kuruluşunda belirleyici olan düşünceler nelerdi ve siz ilk olarak bu düşüncelerle nasıl karşılaştınız?
Ben Mladi Müslimani teşkilatının ikinci dünya savaşının bizim taraflarımıza gelmeden önceki oluşumundan başlamak istiyorum. Bu dönemde her ne kadar bizim ülkemize savaş gelmemiş ise de Avrupa'nın pek çok yerinde başlamıştı. Ben bu dönemde çok gençtim, ancak 16 yaşlarında idim. Bu yüzden teşkilatın oluşturulmasını gerekli kılan şartlar konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olmam mümkün değildir. Ancak 1939-40 yılları arasında period ile ilgili olarak dönemin basın yayın organlarından yararlanarak bir takım şartlar belirtmek mümkündür. Mehmed Spaho ölmüştü, müslüman halk başsız kalmış, Bosna'nın paylaşımı tamamlanmış. Müslüman halk baskı altında bırakılmıştı. Kısaca bu problemler müslümanların iki dünya savaşında başlarında olan problemlerdi ki gerçekten ağır problemlerdi. Her tarafta büyük bir göç olayı yaşanıyordu ki, bu insanlar iyilikten değil olumsuz şartlardan kaçıyorlardı. Bunlara yeni bir olumsuzluk daha eklenmişti: 1939 Ağustos'unda oluşturulan Hırvat Banovica ile müslüman halkın yaşayan dokusu yırtılmaya çalışılıyordu. Bu bizim teşkilatın oluşturulmasında en önemli ve başta gelen saik olmuştur. Ancak bunlara başka nedenler de eklenebilir. Bunlar, yaklaşan savaş şartlarının meydana getirdiği savaş psikolojisi, savaşın özellikle müslümanlar üzerinde meydana getirdiği ve getireceği olumsuzlukları gidermek ve onların ilacı olmak isteği gibi şartlardır.
Benim bu düşünceler ile ilk karşılaşmam yaklaşık 1940 yılının sonbaharına rastlar. Ben bugünkü söyleyişle lise ikinci bizim o zamanki duruma göre ise altıncı sınıfta idim. Belgrad Üniversitesinde okuyan bir grup öğrenci ile bir temasım olmuştu. Bunlar, Tarık Muftiç, Esad Karadozoviç, Husref Başagiç ve Emin Granov'du, öyle zan ediyorum ki, her şeyden önce bütün olaylar başta bu dört kişi ve bir kaç erkek lisesi öğrencisi arasında geçiyordu. Bu ilk toplantıları hep lise talebeleri arasında olup diğer okullardan katılım olmaması çok enteresandır. Onların arasında, Eşref Çampara, daha sonra öldürülen Muammer Sadodviç'te bulunuyordu. Yüksek öğretim öğrencileri grubu ve lise öğrencileri grubu olmak üzere iki grup vardı. 1940 aralık ayında yapılan "Trezvenost" toplantısında bu grup ile tanıştım. Ocak ve Şubat ayları boyunca devam eden bir dizi toplantıda belirli bir konuya bağlı kalmaksızın sohbetler yapıldı. Bu sohbet toplantılarında İslam ve Müslümanların problemleri etrafında görüşmeler yapıldı. Şunu diyebilirim kİ, (belirtebilirim ki) daha çok İslami problemler etrafında konuşuluyordu. Çünkü benim kontak kurduğum bu insanların İslama bakış açısı batılıların spesifik bakış tarzı idi. Bu ise batı Hıristiyan dünyasının İslama karşı son zamanda geliştirdiği ve İslamı olumsuz olarak gösteren yazarların bakış açısı idi. Bu dönemde meydana gelen ve gelişen İslam ve hıristiyan dünyası arasındaki mücadelede İslam tamamen olumsuz bir şekilde tanıtılmıştır. Literatürde de bununla ilgili izler sürekli dikkat çekmiştir. Gerçekten objektif bir İslami anlayış ortaya çıkmaya başlamıştı. Tarihçiler, oryantalistlerin ortaya koyduğu bu yeni anlayış İslami anlamada yanlış düşüncelerin azda olsa düzelmesine neden oldu. Ancak yinede tam dengeli bir düşünce tarzından söz etmek mümkün değildi. İslam hakkında sürekli olumsuz bir görüş ve anlayış ortaya çıkmıştı, işte biz bu olumsuz anlayışı ortadan kaldıracak şekilde bir literatür toplamaya çalıştık. Bulamadığımız konularda ise kendimiz bir takım yazılar yazmaya çalıştık. Şimdi hatırlıyorumda, Aliya Metiljeviç'in "Gerçeklerin Işığında İslam" adlı eserini büyük bir şevk ve heyecanla okuyorduk. Her ne kadar büyük hacimli bir kitap değilse de bende ve daha önce öğrendiğim dini bilgilerde büyük değişiklik meydana getirmişti. Bu İslama yöneltilen yepyeni bir bakış açısı idi. Sonra, Osman Nuri Hadziç'in "Muhammed ve Kur'an" adlı kitabı, veya kitabın kapağındaki orjinal yazılışı ile "Muhamed ve Koran". Bu biraz daha hacimli bir kitaptı, yaklaşık 300 sayfa. Çok çağdaş bir şekilde yazılmış bir kitaptı ve öyle ki Kur'an ve Muhammed yepyeni bir tarzda ortaya konmuştu. Ayrıca Mostar'da bulunan meşhur yayın evinin basmış olduğu pek çok kitap vardı. Yayınevinin ismi "Kalajdziçeva Biblioteka" idi. Bu yayın evi 15-20 kitap basmıştı. "Salip ile Hilalin Savaşı" adlı kitap da bu yayınevi tarafından basılmıştı. Kitapların hepsi aynı stilde basılmıştı. Ucuz kağıda ve pek kaliteli olmayan bir baskı, ancak çok değerli kitaplardı. Bu kitapların arasında Esad Bey'in "Allah Yücedir" adlı kitabı da vardı ki bu müstear bir isimdi ve gerçek yazarı bilinmiyordu, Bu kitap coşkulu ve bilinçli bir anlayışla yazılmış olmasına rağmen pek çok sakıncalı ve yanlış bilgiyi de içeriyordu. Bu gerçekten acayip bir teşevvüş oluşturuyordu. Bu yüzden yazarının kesinlikle müslüman olmadığına inanıyorduk. Bu kitapta ikinci halife Ömer'in İskenderiye'de bulunan kütüphaneyi yaktırdığı gibi bir iddia vardı ki bunun gerçek olmadığını biliyorduk. Hatta hatırladığım kadarıyla bu kitaptaki bir başlık "Acaba Müslümanlar İskenderiye Kütüphanesini Yaktı mı?" şeklinde idi. Bu kitabın yazarı Meşhur tarihçi Gibon'a ve Drejpera'ya dayanarak bunu söylüyor ve bir taraftan da bunun İslama atılmış bir leke olduğunu söylüyordu.
Daha sonra, ilk iki-üç aylık sürede bu yeni İslami anlayış ile tanışma ve İslamın gerçek portresini kavrama ile geçti. Biz hepimiz çok heyecanlı ve istekli idik. Bu halka çok kısa sürede gelişti. 1941 Mart ayı sonuna doğru, Yugoslavya'nın işgali öncesinde, Sarajevo'da "Trezvenost" salonlarında "Mladi Muslimani" Teşkilatının kuruluş toplantısı yapılmıştı. Toplantıyı, bütün katılanlar üzerinde insiyatif sahibi, birinci planda olan ve şu anda Mostar'da hekimlik yapan Tank Muftiç açmış ve yönetmişti. Önde gelen diğer üyeler ise biraz önce isimlerini saydıklarımda Toplantıya katılanlar bizim ve polisin kayıtlarına göre 40-50 kişiydi. Biz bu toplantıda diğer işlemlerin yanında "Mladi Muslimani" Teşkilatının iç kurallarını da belirlemiştik. Bu arada, daha on-onbeş gün geçmeden savaş başladı, böylece teşkilatın resmi işlemleri yarım kalmıştı. Bu durum bizi ileride nasıl bir yön belirleyeceğimiz üzerinde düşünmeye zorlamıştı.
Teşkilat, sonra resmi işlemleri tamamlanamadığından şekli anlamda varlığını sürdüremedi. İşgal ile birlikte ustaşalar (Hırvat Faşistleri) ve ustaşa gençliği birliği dönemi geldi. Biz bir anda Ustaşa'ların teşkilatı ile karşı karşıya geldik. Ustaşa organizasyonu bütün müslümanları kendi oluşumu içerisine çekmek ve Hırvatlarla birlikte organize etmeyi amaçlıyordu. Kaldı ki, Ustaşa Gençlik kollarında tüm öğrenciler hiç olmazsa şekil olarak bulunmak zorunda idi. Kimseye böyle bir şeyi isteyip istemediği sorulmuyordu. (Bu daha sonra sizinde bildiğiniz gibi yeni Komünist Rejim döneminde de tekrarlanacaktı.) Ustaşa organizasyonunda kişiler isterlerse faaliyet gösterirler ve üye olurlardı. Ancak Ustaşa Gençlik kolundaki faaliyetlere katılmak ve organizasyona katılmak kesinlikle zorunluydu. Kimse onlara isteyip istemediğini sormuyordu. Bizi isteğimizin dışında bu organizasyona kattıklarından sonra tüm toplantılarından grup halinde kaçmaya başladık. Ancak her yerde grup halinde belirmeye başlamıştık. 1941-1942 Sarajevo'nun mahallelerinde cami çevrelerinde ve Orman Fakültesi ile Tıp Fakültelerinde iyi bir teşkilatlanma gerçekleştirmiştik. Ustaşalar her ne kadar anti kominist olmamız sebebiyle bir ortak nokta buldukları için bizi kendilerine düşman olarak görmüyorlarsa da kendileri ile aynı fikirleri paylaşmadığımızı hissetmeye başlamışlardı.
Hangi Şartlar sizi "El-Hidaye" ile işbirliği yapmaya yöneltmişti?
İşgal ve savaş yıllarında legal bir teşkilatta bulunmamanız çok tehlikeli bir durumdu. Bundan dolayı 1942 yılında, otuzlu yıllarda o zamanın tanınmış alimlerinden Mehmed Efendi- Hadziç'in başında bulunduğu "El-Hidaye" cemiyetinin koruması, çatısı, gölgesi altına girmeyi uygun gördük. Ben bu cemiyet ile aynı görüşleri paylaşmıyordum ve yavaş yavaş onlardan uzaklaşmaya başladım. Aynı görüşte değildim, çünkü din adamları ile aynı yerde bulunmak istemiyordum. Öyle ki grubumuz arasında büyük bir ayrılığa kadar bu fikir uyuşmazlığı gelmişti. El-Hidaye himayesine girenler ve bunu savunanlar bunun sadece bir formalite olduğunu savunuyorlardı. Ancak ben kesinlikle bunun dahi bizim hareket serbestimizi ortadan kaldıracağını savunuyordum. El-Hidaye üyeleri bizim radikalizmimiz ile uyuşmuyorlardı. Ancak biz gençtik, onların pasif ve uyuşuk halleri ile aynı durumda olamazdık. Diğer yandan bizde din adamları sınıfı aleyhine (anti klerikal) bir yapı çok güçlü bir şekilde gelişmişti.
Bu çelişkiler nasıl temelleniyordu? Acaba Mladi Muslimani Teşkilatı'nın bir program belgesi üzerinde mi yoğunlaşıyordu?
Daha şekli oluşumdan önce biz Tarık Muftiç'in evinde toplanarak Mladi Muslimani Teşkilatı'nın hareket programını oluşturmuştuk. Bu program çok kısa idi. Onda toplam beş önemli nokta vardı. Bu noktalar, o günün problemleri hakkında çözümleri, Islama bakış tarzını, müslüman gençliğin teşkilatlanmasının gerekliliği, müslüman halkın gelişiminin ve yenilenmesinin ancak İslam ile olabileceğini, bunun içinde anahtar rolünü müslüman gençlerin oluşturacağını belirtiyordu. Bu noktalardan biri, şimdi çok iyi hatırlıyorum, hocaların bu yeniden dirilişin (Preporod) önderi olamayacakları idi ki, daha sonra El Hidaye ile olan problemin asıl sebebi olmuştu. Yine hatırladığım bir başka ilke, bütün dünya müslümanlarının eşit olduğu ile ilgili belirtilen nokta idi, ve bu dördüncü nokta idi. Beşinci nokta ise şöyle diyordu: İslamın pratik olarak oluşturulması ve bu anlamda bir şeyden kaçınılacaktı, açıklama ve eleştiri yoktu! Biz bunu hayatımız boyunca büyük bir İslam Devleti oluşturmak gibi anladık. Gerçekten bu ilke bizim için bu anlamı taşıyordu. Diğer ilkelerin tümünde geniş anlamda açıklamalar varken bu ilkede sadece: İslamın Pratik olarak oluşturulması, açıklama ve eleştiri yok! şeklinde kısa bir ifade vardı.
Acaba bu diğerleri arasında da bu şekilde mi anlaşılıyordu ve oluşturulan disiplin kurallarında da bu durum gözetildi mi?
Evet, ben bu ilkeyi bu şekilde anladığımızı biliyorum. Biz bu ilkeyi açıklamıyorduk. Çünkü onun bir yönüyle gizli olduğunu biliyorduk. Bu ilkenin geri dönülmez bir yolun ilkesi olduğunu biliyorduk. Ben bu ilkeyi hayatım boyunca Siyasi İslamın oluşturulması için bir zorunluluk olarak anladım.
Sizden rica etsem, acaba hocaların İslamın ve Müslüman halkın yeniden doğuşunun önderi olamayacakları ile ilgili ilkenizi açıklar mısınız?
Biz, Mladi Muslimani Teşkilatı üyeleri olarak hepimiz din adamı sınıfına karşı (anti klerikal) idik ve bu anlayış aramızda oldukça güçlü idi. Biz hoca ve şeyhlerin İslamın yeniden doğuşunda önderlik yapacak güçte olmadıklarını görüyorduk. İnsanların bu yöne bakmamasını ve bu yönden umutlanmaması gerektiğine inanıyorduk. Şekille yükümlü olmayan başka insanların bu işi üstlenmeleri gerektiğini düşünüyorduk. Çünkü, din adamları İslama şekilci olarak yaklaşmak zorunda idiler, değil ki, yeniden diriliş için radikal bir adım atmalarını beklenemez.
Siz 1 Mart 1946 yılında yapılan tutuklamalarda tutuklanıp yargılandınız. Acaba sizi neden Askeri Mahkeme yargılamıştı?
Çünkü o dönemde ben askerdim. Şu anda Amerika'da doktor olan Necip Şaçirbegoviç ve ben, hakkında ilk soruşturma açılanlar idik ve ikimizde o dönemde askerdik. O Partizan ordusundan kaçmıştı. Ancak bunun nedeni politik-ideolojik bir nedene dayanmıyordu, yeni evlenmişti, ve çok sevdiği Azize'sinin hasretine dayanamamıştı. Bizim üzerimize atılı suç ile ilgili yargılamanın yapılması için o dönemde yürürlükte olan devlete ve halka karşı işlenen suçları düzenleyen bir yasaya göre Askeri Mahkemede yargılanmamız gerekiyordu. Tabii bunu savcılığın iddianamesi belirliyordu.
Belki Askeri Mahkemede daha rahat geçmişsinizdir?
Ben daha rahat geçtiğimizi düşünüyorum. Sivil mahkemeler savaş suçlularını yargılıyordu. Ancak askeri mahkemelerde böyle işlere bakılmıyordu. Ayrıca biz o dönemde çok gençtik, ben yirmi bir, Necip ise yirmi yaşında idi. Öyle zannediyorum ki, bunun da etkisi ile çok düşük cezalar aldık. Ben toplam üç yıl, Necip ise dört yıl hapis cezası aldık.
Teşkilat için zor günler gelmişti. Öyle zannediyorum ki, kendinizi baskı altında hissediyordunuz. Ne yapıyordunuz, nasıl organize olmayı düşünüyordunuz, mücadele için bir hazırlığınız var mıydı?
Bizim yapmak istediğimiz her şeye çok yabancı bir rejimin geldiğini his ediyorduk. Savaş yıllarında sistem bir yönden bize yabancı bir sistemdi, bu yeni rejim ise bir başka yönden bize yabancı idi. Aralarında bu yönden bir fark yoktu. Ancak bu yeni sistem daha radikal ve. daha sistematik idi. Ancak baskıcı yanları aynı idi. Eski sistem buna göre daha fazla şiddete dayalı idi, ancak hiç bir zaman yeni komünist rejimin halka yapmak istediği şekilde bir yabancılaştırmayı gerçekleştirmeyi denememişti, böyle bir isteği ve amacı da yoktu. Çünkü komünist idare, öncelikle insanların dini inançlarından başladı ve tüm insanları kendi inançları doğrultusuna çevirmek gerektiğini ve artık yeni bir dönemin geldiğini ortaya koyuyordu. Biz ise bu düşüncelere katılmıyor ve inanmıyorduk. Onlar insanların psikolojik değişimini doktrinlerin başaracaklarını iddia ediyorlardı.
Biz, gerek organizeli ve gerekse organizesiz olarak bu yapılanmaya karşı çıkmaya ve direnmeye başladık. Bu nedenle 1945 yılı sonbaharında "preporod"u ele geçirmeye teşebbüs ettik. Bu toplantıda bir takım eylemler ortaya koyduk. Preporod'un kuruluş toplantısı büyük bir salonda gerçekleştirildi. Bu gerçekten komünist rejimde gerçekleşen ilk başkaldırıydı. O zamana kadar kimse sesini yükseltmeye cesaret edememişti çünkü hemen ortadan kaldırılırdı. Bizim yaptığımız organizasyon ile bizim gibi düşünen yaklaşık bin kişinin toplanmasını sağlamıştık. Kısaca salonun aldığı kadar kişiyi getirmeyi başarmıştık. Biz komünist rejime karşı sesimizi yükseltmeye karar vermiştik. Bağırdık, alkışladık, ayaklarımızla gürültüler çıkardık ... Bizden birkaçımız konuşma yaptık ve ne istediysek söyledik.
Tabii bunları kaydedenler de vardı?
Evet, doğrusu bu toplantı zaten onların düzenlediği bir toplantı idi. Ancak toplantı salonunda biz Mladi Muslimani teşkilatı üyeleri olarak yaklaşık üçyüz kişi idik, onlarda hemen hemen bu sayıda idiler. Kalanlar ise bizim sempatizanlarımız ve bizi tanıyan kişilerden oluşuyordu. Böylece biz bu toplantıda çoğunlukta idik. Biz daha önce belirlediğimiz senaryoya uygun olarak heyecanlı konuşmalar yaptık. Ben hemen toplantının yapıldığı salonun çıkışında tutuklanmıştım. Ancak hemen ertesi gün serbest bırakılmıştım. Daha sonra öğrendiğimize göre beni serbest bırakmalarının nedeni teşkilatı tam olarak ele geçirip bir gün onu yok etmek amacına yönelik bir taktik idi. Tek tek tutuklamalarla ancak bana ve birkaç kişiye zarar verebilirlerdi. Ancak öbür türlü tüm teşkilatı yıkmaları ve diğerlerinin ortadan kaybolmalarına engel olabileceklerdi.
"Preporod" rejim yanlısı bir teşekküldü, değil mi?
O zaten rejimin ortaya koyduğu bir organizasyondu.O zamanın komünist yönetimi Sırpların "Prosvjeta" adlı kültür derneğinde, Hırvatların "Napredak" adlı kültür derneğinde, Müslümanların da "Gayret" ile "Uzdanica" yerine kurulan "Preporod" adlı kültür derneğinde organize edilmelerine karar vermişti. Ancak bu üç organizasyon da komünist organizasyonlardı. "Preporod" da Müslüman komünistler organize oluyorlardı. Biz İslami görüş sahibi olanlar işte preporod'u bu anlamda ele geçirmek için organize olmuştuk. Bunun için olaylar bir çatışmanın eşiğine kadar gelmişti. Biz bu karar doğrultusunda bu teşkilata girdik ve teşkilatın yönetimine kadar geldik. Bu da göstermektedir ki, onların bize karşı ortaya koyacakları bir mücadele yoktu ve buna güçleri de yoktu. Fakat onlar bu duruma bir kaç ay tahammül ettiler ve peşinden hepimizi tutukladılar. Bu tutuklama ilk grup tutuklamaları idi ve bunlardan sadece on iki veya on üç kişi mahkeme önüne çıkartılmıştı.
Cezanızın çektirilmesi için nereye gönderildiniz ve hapishanedeki günleriniz hakkında bize bilgi verir misiniz?
Bizi cezamızı çekmek üzere önce Zenica'da bulunan cezaevine daha sonra, beni ve Necib'i o zamanlar normal bir ceza evi olan daha sonra küçük yaştaki suçluların konulduğu cezaevine çevrilen Stolac'taki cezaevine gönderdiler. Ancak kısa sürede ikimizi de on, on-beş ve yirmi yıllık hapis cezası almış siyasi suçluların cezalarının çektirildiği çalışma yerlerine gönderildik. O zamanlar siyasi suçluların cezaları bu şekilde çektirilirdi. Bizim cezalarımız onların cezaları yanında çocuk oyunu gibi geliyordu. Üç-dört ayda bir yerim değiştirildiği için ülkenin pek çok yerinde bulunan çalışma yerlerinde çalıştırıldım. Sarajevo'da inşa edilen Yugoslavya Komünist Partisi Merkez Komitesi binasının temelinden en son işlerine kadar tüm binasının yapımında çalıştım. Daha sonra bir iki ay tuğla yapılan bir yerde çalıştırıldıktan sonra Macaristan sınırında bulunan Tarım çiftliği "Belje"de çalıştım. Görüyor musunuz, hayatımda bazı insanlar bana kötülük yapmak istediler ancak farkına varmadan bana iyilik yaptılar. Ben son yere gönderdiklerinde cezamın son altı ayı kalmıştı. O Zamanlar problem çıkaran mahkumlar evlerinin bulunduğu yerden uzak yerlere gönderilerek ziyaretçi yönünden de cezalandırılıyordu. O dönemin ulaşım araçlarının olanaklarına göre gönderildiğim bölge oldukça uzaktı. Bir tam gün ve gece yolculuk yapıldıktan sonra ulaşılabiliyordu. İstedikleri gibi de oldu, bu son altı ayda bir tek ziyaretçim dahi gelmedi.
Diyebilirim ki, mahkumiyetimin sürdüğü bin yüz günün yarısında çok açtım. Özellikle bir dönemde ileri derecede aç bırakıldık. Stolac'ta iken sabahları küçük bir parça mısır ekmeği ve peşi sıra öğle ve akşam yemeği için çok sulu birer çorba veriyorlardı. Hepimiz o kadar açtık ki, verilen o bir parça mısır ekmeğini hemen yiyorduk. Fakat "Belje" tarım çiftliğinde yiyecek sorunu yoktu. Bari, istediğimiz kadar patates vardı. Cezaevi istihkakı ise akşamları veriliyordu. Sabahları ise arpa ekmeği, bir püre ve bazen bir litreyi bulan süt veriyorlardı. 1 Mart. 1949 yılında Sarajevo'ya döndüğümde fiziksel olarak oldukça güçlü olarak gelmiştim. Ben "Belje" de ormanda çalışmak için başvurmuştum. Bunun üzerine iş olarak ormana ağaç kesmeye gidiyorduk. O dönemde ve belki daha sonra fiziksel güce dayalı olarak çalışmak zorunda kalacağımdan ormanda ağaç kesme işini seçmiştim. Beden gücüyle yapılan işler içinde en sağlıklı ve en yararlı iş zan edersem bu iştir. Ben özellikle büyük ağaçların istenen yönde devrilmesi konusunda usta olmuştum.
Cezaevinden bunların dışında neler yapıyordunuz? Mesela size herhangi bir kitap ulaşabiliyor muydu, bir şeyler yazma veya okuma imkanı bulabilmiş miydiniz?
Evet. Onların bir çeşit cezaevi kütüphanesi vardı. Daha sonra 1983 yılında tekrar yargılanıp mahkum edildiğimde bir şeylerin farklı olduğunu görmüştüm. 1946 yılında dışardan herhangi bir kitap elde etmek mümkün değildi. Cezaevi kütüphanesinde bulunan kitaplarla yetinmek zorundaydınız. Bu da düzensiz ve dengesiz idi. özellikle çalışma yerlerinde böyle idi. Ancak düzenli cezaevlerinde belki farklı idi. O zamanlar kütüphanede bulunan kitaplar, marksizmin ucuz propagandasını yapan ve kapitalizmi yeren, onun yıkılıp yerine yeni bir düzenin kurulacağını müjdeleyen kitaplar ve bir takım broşürler vardı. Özellikle Stalin'in işleri ile ilgili kitaplar ve Lenin'in tüm kitapları vardı. Ancak arada bazı başka kitaplarda bulunabiliyordu. Örneğin: Gorki... Daha sonra bizleri, ileride Rusya ile bağların kopartılmasına varacak ve ınformbirao devriminin gerçekleşmesine temel teşkil edecek bir takım konuların anlatıldığı toplantılar ve dersler verilmeye başlandı. Bundan sonra 1949 yılından itibaren başlayan ve kısmetimden dolayı yaşamadığım kötü günler başlamıştı. Ancak ne yazık ki, benden sonra yargılanıp mahkum olan pek çok arkadaşım bu kötü günleri yaşadılar.
O zaman şöyle diyebilir miyiz ki, siz bu dönemde mahkum olmakla nisbeten iyi bir ortamda kalarak, daha sonra rejimin Mladi Muslimani Teşkilatı ile gerçekleştirdiği korkunç hesaplaşmada mahkum olanların uğradığı korkunç işkencelerden ve zulümden kurtulmuş oldunuz?
Evet, Kesinlikle. Daha önce 1947 ve 1948 yıllarında bir takım tutuklamalar olduğunu belirtmiştim. Ancak rejimin gerek teşkilatımız ve gerekse teşkilat üyeleri ile rejimin kesin hesaplaşması benim cezaevinden çıktığım 1949 yılına rastlar. Yönetim şunu anlamıştı ki verilen bu küçük cezalar (Ki 17 Sene Hapis cezası verildiği hallerde olmuştu, Zenica'da Vahid Kozariç'e verilen ceza gibi) bütün Bosna Hersek'te yayılma istidadı gösteren bu hareketi durduramayacaktı. O zaman daha şiddetli bir tavır ortaya koymaya karar verdiler.
Gerçi onların aleyhine ortaya konulan suçlamalar ve yargılanmaları 1947, 1948 ve 1949 yıllarına rastlar ki ben o tarihlerde mahkumiyetimi çekiyordum. 1946 yılında beni tutuklayıp mahkum etmemiş olsalardı 1949 yılındaki yargılamada ben diğerleri gibi başını kaybedenlerden olacaktım. Herhalde, birinci veya ikinci sanık durumunda olurdum. Ben pratik olarak teşkilattan ayrı ele alınmıştım. Yargılamam ve sorgulamam sırasında ancak onların ele geçirebildikleri bir kaç illegal toplantı, bir iki ders çalışması dışında bir şey hakkında savunma yapmak zorunda kalmamıştım. Üstelik teşkilat benim tutuklanmamdan sonra genişlemiş-gelişmiş ve öyle ki, bir yönetime karşı ayaklanmadan dahi söz edilmeye başlanmıştı. Teşkilatın 20. ve 21 Şubat 1949 yılında yapılan toplantısında alınan kararlar gerçekten ayırıcı bir özellik taşır. Bu toplantıda Komünist rejime karşı direkt bir mücadelenin başlatılmasına karar verilmişti ki, tutuklamalardan sonra tüm bu periyottaki yapılan işler, görüşmeler ve toplantılar için bu kişiler hesap vermek zorunda kalmışlardı.
Mladi Muslimani Teşkilatı üyelerinin UDB'a da alınan ifadelerinin tutanakları incelendiğinde yönetimin kendilerine gerekli tüm bilgileri ellerinde bulundurdukları ortaya çıkıyor. Siz bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?
Ben, Kominist sisteme karşı hiç bir illegal teşkilatın bir şansı olmadığını düşünüyorum. Çünkü, Komünistler eski illegalci teşkilatçılardı, onlar bu işlerin hepsini biliyorlardı. Biz onlar için işin başındakiler veya profesyonellere karşı amatörler durumunda idik. Şunu iyi bilmek gerekir ki, komünistler daha geçen yüzyılın ortalarından itibaren "Komünist Manifestodan sonra illegal teşkilatlanmaya başlamışlardı. Ama, biz çok tecrübesizdik, gençtik, bunun yanında heyecanlı idik. Bazı yerlerde gereğinden fazla konuşuyorduk... Ancak komünist örgütler kendilerinde tecrübeyi toplamıştı, daha 1870 yıllarında Paris Komününün yıkıldığı 1903 yılına kadar, peşinden Ekim/1917 devrimi ve bundan sonra dünyanın pek çok yerinde illegal organizasyonlar ve mücadele tarzı zaten vardı ve bu onlara pek çok avantaj sağlıyordu. Bizim komünistlerimiz bütün bu tecrübelerden yararlanıyordu. Üstelik bizi sorgulayan savcılar ve soruşturmayı yürüten görevlilerin hemen hemen tümü Sovyetler Birliğinde eğitim görmüşlerdi. Biz tecrübesiz teşkilatçılar, öyle bir tecrübeli yapı ile karşı karşıya idik ki, bu yapı tümüyle gizli bir örgütün ortaya çıkmış hali idi ve bu ortamda hiç bir şey geçerli değildi. Bu tutanaklardaki bir olgu idi. Diğer yandan tutanaklardaki bir başka olguda, soruşturmanın pürüzsüz olarak sürdürüldüğü yalancı görüntüsüdür. Çünkü zabıtlardan dahi açıkça görüleceği gibi bir ifade bir kaç günde hatta bir kaç ayda alınmıştır. Böyle bir baskı ve eziyet içinde insanlar hazırlanıyordu. Bu bir trajedi idi, burada her şey vardı, işkence, baskı, eziyet, yıldırma... bütün bunlardan sonra itiraf eden olduğunda ise hemen sorguyu sürdürenin bürosuna getirilir ve onun hazırlamış olduğu zabıtlar imzalatılırdı.
Soruşturmanın ve yargılamamın esas etmenlerinden biri de Mladi Muslimani Teşkilatının Terörist bir teşekkül olduğu ve terörist faaliyetlerde bulunduğu ve silahlı bir ayaklanma hazırladığı iddiası idi. Bu iddialar ne kadar gerçeği yansıtmakta ve hangi delillere dayanmaktadır?
Tüm teşkilatlanmalarda olduğu gibi, benzer şekilde bu harekette de iki değişik akım vardı. Bunlardan biri biraz daha mutedil ve tedbirli diğeri ise radikal akımdır. Bu ayırım sürekli mevcut olmuştur. Mladi Muslimani Teşkilatında Radikal akım kökünü Mostar grubunda bulmuştur. Bunun nedeni belki bir öğreti belki de Herseklilerin sıcakkanlılığı olabilir bilemiyorum, ancak bildiğim Mostar grubu mutedil yoldan bir olayı hal etmeyi kabul etmiyordu. Bunun dışında kalan ılımlılara ise "Organizeli organizasyonsuzlar" veya "Organizasyonsuz organizeliler" ismini vermişlerdi. Onlar daha çok kişilerle direkt irtibat kurarak onları komünist ideolojinin dışında İslami düşünce tarzına davet edip komünistlerin halk arasında gelişmelerine engel olmaya çalışıyorlardı. Bunda da olanaklar çok kısıtlı idi. Propaganda olanağı yoktu. Bu yüzden başarı şansı azdı. Teşkilatta çoğunluk rejime karşı şiddet yoluyla girişilecek bir mücadelenin başarı şansının olmadığını kabul ediyordu. Bu özellikle ben cezaevinden çıktıktan sonra yani 1949 yılından sonra alınan bir karardır. Bundan sonra kesinlikle illegal bir teşkilatlanma içersine girilmeyecekti. Çünkü bunun rejim ile olan hesaplaşması yapılmıştı. Özellik komünist rejim iyice oturduktan sonra böyle gruplaşmalara gitmek kesinlikle mümkün olmaktan uzaklaşmıştı. Öyle güçlü bir istihbarat teşkilata vardı ki kadının kocasına söylediğini dahi takip ediyorlardı değil ki arkadaşın arkadaşa söylediği takip edilmesin. Bundan dolayı biz bu metoddan elimizi tamamen çektik.
Aramızda yazarlığa yatkın olanlar bu sahaya yöneldik. Bu yolla propaganda yapmaya çalıştık. Ancak yeniden hapsedildik. Demek ki bu yolda kapalıydı ve bu konuda da özgürlük yoktu. Çünkü yürürlükteki ceza yasasında bu fiil ağır suçlardan biri olarak düzenlenmişti.
Silahlanmaya gelince daha sonra öğrendiğime göre bazı kişiler kendi fikirleri doğrultusunda teşkilatın silahlı mücadele metoduna başvurması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Ancak çok büyük bir çoğunluk bu düşünceye karşıydı. Rejimin amaçlarına uygun olarak bu azınlığı tüm teşkilatın önderi imiş gibi ön plana alması ve bunlardan dolayı teşkilatı terörist bir organizasyon olarak göstermesi işine geliyordu. Yoksa teşkilatın hiç bir terörist eylemi yoktur. Bir takım şiddet yanlısı düşünce taşıyanlar olmuş ise de bu kişiler bu düşüncelerini hiç bir zaman pratiğe aktarmamışlardır. Belki en fazla bir kaç tane silah alınması söz konusu olabilir. Çünkü genel bir faaliyet olarak teşkilatta silahlanmanın kabul görmesi mümkün değildi. Teşkilatın üyeleri bu metoda sürekli soğuk bakmışlar ve yanaşmamışlardır. Komünistler yargılamalar sırasında bir takım silahları ortaya koyup sergilemişlerdi. Ancak bu silahlarla kimin, hangi eylemleri yaptığını, kimlerin yaralandığını, nereye baskın yapıldığını, kimin öldürüldüğünü veya benzeri bir eylemi ortaya koyamamışlardır. Ancak onlar terörist etiketi konmuş bir teşkilat ile daha kolay baş edilebileceğini biliyorlardı. Çünkü, bu yolla teşkilata sempati duyan ve onunla çalışmak isteyen kişiler bu amaçlarından vazgeçirilmiş olacaklardır. Diğer yandan böyle bir teşkilatı halktan uzaklaştırmak çok kolaydır. Çünkü halk barış zamanında silahla ortaya çıkan kişi ve hareketlerden hoşlanmaz. Üçüncü yönden ise, böyle bir yaftalama teşkilat üyelerine verilen ağır cezaları ve uygulanan şiddetli işkence metodlarının halk gözünde haklılığını sağlar.
Özellikle İnformbirao devriminin meydana getirdiği olumsuz şartlarda rejimin zayıfladığı ve bundan yararlanarak Mladi Muslimani Teşkilatının bir ayaklanmaya hazırlandığı suçlaması vardı?
Acaba olaylarda böyle bir bağlantı var mı? Ben bilmiyorum. Ancak yönetimin bu dönemde zayıfladığı bir gerçekti. Cezaevinden çıktığımda karşılaştığım ekonomik durum, savaş yılları dahil bu ülkede gördüğüm en ağır şartlardı. Her tarafta yokluk hüküm sürüyordu. Cezaevinde birlikte kaldığım bir dostum, hanımına götürmek üzere bana bir mektup vermişti. Hanımı Baş çarşıdan köprüye doğru giden cadde üzerinde bir mağazada çalışıyordu. Onu bulduğumda siz burada ne satıyorsunuz diye sormuştum. Satış yerinde bir iki sepette duran bir kaç tane pancar dışında hiçbir şey yoktu. Sadece pancar, başka hiç bir şey yok! Buradan ayrıldıktan sonra diğer yerlerinde aynı durumda olduğunu gördüm. Hiç bir yerde bir şey bulmak mümkün değildi. Öyle sanıyorum ki, yönetim, bir alt zemin ve başka bir bağlantı hazırlamadan hem siyasi hem ekonomik anlamda bağımlı olduğu Sovyetler Birliğinden bir anda ayrılınca durum en düşük noktaya kadar düşmüştü. O öyle bir zamandı ki, yönetime karşı gerçekleştirilecek bir ayaklanma başarıya da ulaşabilirdi. Üstelik bu rejimin her yanda muhalifleri vardı. En önemlisi bizzat kendi yönetim kadroları içinde rejim muhalifleri vardı. Ama ne yazık ki rejim muhalifleri o dönemin gerçekten başarıya ulaşılacak dönem olduğu tespitini yapamamışlardı. Bu arada ben pek Çok kişiyle yaptığım görüşmelerden de edindiğim intibaya göre kimse bir silahlı ayaklanma başlatma hazırlığı içinde değildi ve nede bu konuda bir niyetleri vardı. Böyle bir yola girmemişlerdi. Bunlar belki bir takım kişilerin düşüncelerinden öte bir şey değildi. Ama böyle düşünenler rejimin daha sonra işine yarayacak ve bu tip düşünceleri tüm teşkilatın düşüncesi olarak lanse edeceklerdi. Teşkilatta gerçekten bu düşüncenin yandaşı azdı. Çünkü bu yoldan bir başarı elde edilemeyeceğini biliyorlardı.
Şöyle bir düşünce var, siz ve beraberinizdeki bir kaç dostunuz, seksenli yılların başında entellektüel planda kalmak kaydıyla basın yayın organlarında yer almaya ve müslümanların kaderi ile ilgilenmeye karar verdiniz. Bu yüzden meşhur 1983 yılındaki yargılamada tekrar sanık sandalyesine oturdunuz, bu doğru mu?
Evet, bu konuda bir takım düşünceler ve irtibatımız vardı. Bu arada, bu çıkışa kadar olay gelmemişti. Seksenli yılların başında ben ve bir kaç dostum birlikte müslüman halkın gidişine bir dur denmesi gerektiğini ve bir çıkış yapılarak halkın gittiği yanlış yönden döndürülmesi gerektiğine karar verdik. Müslüman halk kendine o kadar yabancılaşmıştı ki, ortak bir değer bulmakta güçlük çekiyorduk. Artık bu gidişe bir dur demek zamanı geldiğini ve bu halkın saptığı bu yanlış yoldan geri çevrilmesi gerektiğini düşünüyorduk. Bu çıkışı nasıl ortaya koymalıydık. Bunun şekli nasıl olmalıydı. Ancak şunu kesin olarak anlamıştık ki, hangi yolu denersek deneyelim bunun rejimin şimşeklerini çekeceğini ve bunun bir ayaklanma olarak değerlendirileceğini biliyorduk. Bu çıkış örneğin sırp entelektüellerinin Belgrad'ta dil konusunda yaptıkları çıkış gibi bir çıkış olabilirdi. Onlar "Javnost" dergisini tekrar çıkartmayı denemişlerdi. Mihajlovljevi'nin çıkışı gibi... Ancak bunların hepsi hapishanede biten çıkışlardı. Bunun için bu anlamda bir işbirliği söz konusu olmuş ancak bu çıkışlardan bir sonuç elde edilememiştir.
Bu arada, yönetim bizim düşüncelerimiz, konuştuklarımız ve yapacağımız şeyler konusunda bizden daha fazla bilgiye sahipti. 1983 yılında yapılan yargılamada rejimin elinde pek çok gerekçe vardı. Onlar durup dururken bunu uydurmamışlardı. Bir hareketin varlığını hissediyorlardı. Bir takım insanlar bir araya geliyor, görüşüyor ve bir takım kararlar alıyorlardı. Kendi çevreleri üzerinde bir takım etkiler yapıyorlardı. Bize göre bu tamamen legal bir faaliyetti. Ancak rejimin nazarında bu illegal ve suç teşkil eden bir fiildi. Böyle bir aktivite onların gözünde suç teşkil eden bir faaliyettir. Bu bizimle hesaplaşma için ortaya konan bir şekildi. O zaman bütün Bosna'yı elden geçirip neler olduğunu öğrenmeye karar verdiler. Nitekim böyle de yaptılar. O zamanlar cezaevlerinden ve sorgudan bin kişiyi aşkın insan geçmek zorunda kalmıştı. Hepsi Rejim ve Parti ile aynı çizgide olmayan seçkin Müslüman şahıslardır. Tümü belirlenmiş bir çerçeve içinde sorgudan geçirildiler. Gerek uzun sorgulamalar, gerek evlerinin aranması ve tüm yazdıklarının elden geçirilip denetlenmesi şeklinde olsun tümü aynı metod içinde sistematik bir şekilde sorgulamadan geçirildiler. Hepsi Mladi Muslimani teşkilatı eski üyeleri bu sorgudan geçmişti. Belki hastalıklı olan bir kaç tanesi istisna olabilir.
Sizden, bize Mladi Muslimani Teşkilatı ile din görevlileri arasındaki farkı Savaş günlerindeki El-Hidaye cemiyetinden başlayıp günümüzde İslam Din Birliği organizasyonunu da göz önüne alarak ayrıntısı ile açıklamanızı rica ediyorum. Neden böyle bir karşıtlık ortaya çıkmıştı?
Mladi Muslimani Teşkilatı üyeleri ve resmi din adamları sınıfı arasında sürekli bir ayrılık vardı ve bu devam etti. Bu ayrılık öncelikle İslama bakış açısında, üstlendiği rolünde, tarihinde, onun teorik dokusunda, ve İslam'ın ne olduğu konusunda ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan ise, İslam din adamları sınıfı olan Ulema her zaman resmi ideolojiye dayanak olmuşlardır. Burada söz konusu olan Sünni Ulemadır. Yoksa Şii ulema hiç bir zaman devlet ile entegre olmadığı gibi sürekli var olan yönetime karşı eleştirel bir yaklaşım geliştirmiştir. Bütün İslam coğrafyasına baktığınızda sünni ekoldeki din adamlarının hangi rejim olursa olsun -iyi yada kötü olması önemli değil,- var olan rejim ile entegre olduğunu göreceksiniz. Durum Suudi Arabistan'da, Mısır'da, Suriye'de... hep böyledir. Çok istisnai olarak arada gerçek misyonunu yerine getiren alim bulunabilir. Ancak Mladi Muslimani Teşkilatı tipik bir muhalefet teşkilatı idi ve sürekli bu konumunu korumuştu. Biz İslam için yaşıyorduk, ama onlar İslam sayesinde yaşıyorlardı, bu onların mesleğidir. Tarihe baktığımızda bu sınıfın var olan rejimlerle sürekli işbirliği içinde olduğunu görürüz. Bu ise bir takım yanlış sonuçların doğmasına ve gelişmesine neden olmuştur. Çünkü ilmiye sınıfının halka yön gösteren ve yönetimi uyaran bir yerde olması gerekir. Bu yer boş bırakıldığından bu konuda gerekli gelişme sağlanamamıştır. Tarih boyunca bu sınıf yönetim ile et ve tırnak gibi bir arada olmuştur. Bu korkunç birliktelik, Allah'ı inkar eden komünist yönetim sırasında da aynen devam etmiştir. Bu dönemde ilmiyeye yönetim tarafından yeni bir görev verilmişti. Bu iş birliği Cezayir'de veya Mısır'da olsa yine de anlaşılabilir bir haldir. Çünkü her nasıl olursa olsun yönetimdeki kişiler müslüman görüntülü şahıslardır. Oysa burada bu tamamen absürd bir görünüm kazanmıştı. Öyle ki onlar Mladi Muslimani teşkilatı üyelerinin İslam'dan çıkartılmasına karar verecek kadar ileri gitmişlerdi. Oysa İslam Hukuk kurallarına göre buna kimsenin karar verme yetkisi yoktur. Hiç bir yönetim bir kişinin müslüman olup olmadığına karar verme yetkisine sahip değildir. Bu öncelikle kişinin iradesi ile vereceği bir karardır. Ancak bundan da büyük çelişki, bu karan veren kişilerin dinle İslam ile hiç bir ilgilerinin olmamasıdır. Çünkü, biz o dönemin İslam Birliği Cemiyeti üyelerinin çoğunun aynı zamanda parti üyesi olduğunu biliyoruz. Kalanların ise yönetimi destekleyen sempatizanlar olduğu kesindi. Bunların bir kısmı önce İslam birliği toplantılarına katılır buradan çıktıktan sonra ise partinin toplantılarına giderlerdi.
İslam Birliği cemiyeti'nin bu seviyesizliği ne Katolik kilisesinde ve ne de Ortodoks kiliseler birliğinde yoktu. Ortakdoksların koministlerle bir takım karışıklıkları ve problemleri olmuş ise de katoliklerin böyle bir problemi olmamıştır. Çünkü onların din adamları seçkin kişilerdi ve en önemlisi bunlar Roma'dan tayin ediliyordu.
Bilinen bir olay, Sarajevo medresesinde olmuştu. Medrese müdürü Süleyman Kemura bir öğrencide bulduğu bir takım ilanlar üzerine onu rejime ihbar etmiş ve Mladi Muslimani Teşkilatına ilk darbeyi vurmuştu. Bu olaydan sonra Medrese yaklaşık bir yıl kapalı kalmıştı. Çünkü, medresede okuyan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu tutuklanmıştı. Öğrencilerle birlikte bazı hocalarda tutuklanmıştı. Bunların arasında bu ihbarın karşılığını başı ile ödeyen Halid Kajtaz da vardı.
Koministlerin gizli polisinin içinde bir grup polis kişileri gizlice takip etme konusunda görevlendirilmişti. Müslüman din adamlarının takibi bu grubun öncelikli görevleri arasındaydı. Ne yazık ki, bu görevliler İslam Din birliğinde sivil insanların gözünde olduğundan çok daha önemli bir yerde idiler. Amaçları ise bu teşekkülün faaliyetlerini yok etmek ve tamamen ölü bir hale veya kendi düşüncelerine paralel hale getirmekti. Bu durumu pek çok birlik üyesi kabul etti. Ancak üzücü olan bu ajanların birlik içinde en alt basamaktan en yüksek noktaya kadar bulunan yerleri işgal edebilmeleri ve diğer din teşekküllerinden farklı olarak Özellikle İslam Birliği ile bu kadar uğraşılması ve buna birlik tarafından izin verilmesidir.
Son söz olarak lütfen bize sizin düşüncenize göre, kurulduğu elli yıl öncesinden başlayıp günümüze kadar Mladi Muslimani Teşkilatı'nın ne anlama geldiğini ve hangi rolü üstlendiğini belirtebilir misiniz? Ayrıca Mladi Muslimani Teşkilatı ile SDA (Demokratik Eylem Partisi) arasında bir paralellikten veya bir devamlılıktan söz edilebilir mi?
Bir kişi böyle bir hareketin veya teşkilatın rolünü değerlendirirken bu hareketin bir fonksiyonunun veya bir etkisinin olup olmadığına, hiç olmazsa kişilerin hatıralarında bir yer edinip edinmediğine bakmak durumundadır. Mladi Muslimani Teşkilatı'nı değerlendirirken onun fiili olarak 1950-51 yıllarında ömrünü tamamladığını göz önünde bulundurmak gerekir. Bu yıllardan sonra onun hatırasını yaşatmak ve tekrar diriltmek için gösterilen tüm çabalar şiddetle bastırılmış ve imkansız hale getirilmiştir. Buna rağmen teşkilat o günleri yaşamış olan kişilerin gönlünde yaşamaya devam etmiştir. Bu perspektiften bakıldığında ise, Mladi Muslimani Teşkilatı bu gün komünizmin yıkılışı diye tanımladığımız olguda önemli bir rol üstlenmiştir. Çünkü, ikinci dünya savaşı sonrasında Komünist Yugoslavya rejimine karşı en organizeli ve en güçlü hareket Mladi Muslimani hareketi olmuştur. O zamanki hareketler içinde bir karşılaştırma yaptığımızda şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, Mladi Muslimani Teşkilatı en organizeli ve en büyük hareketti. Bu yüzden onunla hesaplaşma da çok şiddetli olmuştur. Bu arada, teşkilatın şiddet yoluyla tamamen yok edilmesi ve peşinden de çok uzun bir süreçte ondan söz edilmesinin dahi yasaklanması onun insanların gönlünde yaşamasına engel olamamıştır. Bu kişiler daha sonra onu tekrar dirilttiler, onun mesajlarını, emirlerini ve programlarını algıladılar. 1990 Yılında Demokratik Eylem Partisi (SDA)'nın kurulmasında çok büyük çoğunlukta bu kişiler ön planda yer aldı. Her ne kadar direkt bir bağdan söz edilemez ise de bu insan faktöründe dahi doğrudan bir bağdan söz edilebilir. Görünüşte, şekilde bir teşkilat veya program olarak yoktu. Bu insanların içinde İslam için, Müslümanlar için çalışma arzusu bir tohum gibi kalmıştı, ne zaman bu topraklar üzerinde değişik rüzgarlar esmeye başladı, ne zaman o korkunç ayaz geçip güney rüzgarları çıktı, o da tıpkı bir tohumun patlayıp yeşermesi gibi yeşerdi ve gelişti. Bu yeşerme belki değişik bir yönde oldu, ama bu sadece Bosna-Hersek'te değil tüm diğer bölgelerde de SDA'da çalışan kişiler Mladi Muslimani Teşkilatı'nın eski üyeleridir. Bunun için ben, Mladi Muslimani Teşkilatı'nın tarihsel rolünün bu alanda araştırılması gerektiğine inanıyorum.
KAYNAK: Haksöz Dergisi
Sayı: 40/41-42 – Temmuz/Ağustos-Eylül 1994