AK Parti çizgisi ve icraatları ne kadar özgürlükçü?

AK Parti çizgisi ve icraatları ne kadar özgürlükçü?

Bekir Berat Özipek, Zaman’da kaleme aldığı ve iki gün süren yazısında AK Parti icraat ve programlarından hareketle “AK Parti özgür Türkiye'nin yolunu açabilecek mi?” diye soruyor.

Bekir Berat Özipek'in iki yazısını birleştirerek iktibas ediyoruz:

AK Parti özgür Türkiye'nin yolunu açabilecek mi? (1)

Siyasette ikinci bir şans az bulunur. Yeniden tek başına iktidar olmak ise, bir partiye bahşedilmiş ikinci bir hayat değerindedir. Türkiye toplumu, 22 Temmuz'da yeni hükümete, reformları tamamlamak ve bu kapsamda demokratikleşme yolunda atamadığı adımları atmak için gereken siyasi iradeyi verdi.

Şimdi kapsamlı ve tutarlı bir siyasi reform paketini hazırlayıp uygulamak için Erdoğan hükümetinin zamanı var ve mazereti yok. Geleceğe uzanmadan önce geçmişin bir muhasebesini yapmak elzem olacak.

Yeni hükümetin önündeki devasa sorunları çözmek için isteği ve iradesi vardı. Dahası, kendisinden önceki dönemde başlatılan Avrupa Birliği sürecini devam ettirebilmek için yapılması gereken reformlar ve atılması gereken önemli adımlar da belliydi. Hükümet, Türkiye'de bu süreci destekleyen "müesses nizam"ın etkili güçlerinin bir bölümünün de desteğiyle bu adımları başarıyla attı. Hatta bu reformları olağanüstü bir isteklilikle yaptığından dolayı, söz konusu etkili güçlerin diğer bazıları tarafından (örneğin askeri bürokrasi tarafından) kuşkuyla karşılanır hale geldi. Demokrasinin kurumsallaşması, özgürlüklerin alanının genişletilmesi ve ihlal üreten mevzuatın değiştirilmesi gibi konularda, önceki hükümetlerin alışıldık oyalama taktiklerine sığınmadı. AB'yi tatmin edecek adım atıyor gibi yapma politikası izlemedi, tersine, gerçekten somut, cesur ve ciddi adımlar attı. AK Parti hükümeti, diğer partilerin aksine Kürt sorununun varlığını kabul etti ve çözüm adına samimi olduğunu gösteren adımlar attı. Gayrimüslim vatandaşlarımıza yönelik adaletsiz ve ihlal üretici mevzuatı değiştirme ve onlara yönelik haksızlıkları giderme konusunda şimdiye kadarki en samimi hükümet oydu (Örneğin cemaat vakıflarına ait ayrımcı mevzuat kısmen de olsa onlar eliyle düzeltildi). Ekonomide başarılıydı, enflasyon düştü ve milli gelir arttı. Özelleştirmelerde başarılıydı ve bunu çalışanlardan büyük tepkiler almadan yapmayı başardı. Bu bakımdan AK Parti hükümeti, Özal sonrası dönemde, siyasi tarihimizde bir dönüm noktası sayılabilecek bir değişim sürecini simgeliyordu.

'Şemdinli' AK Parti'nin en zayıf karne notu...

Bu radikal dönüşüm, ciddi bir bürokratik refleksle karşılık buldu. AK Parti'nin veya liderinin siyasi kimliğinden bağımsız olarak, Menderes'ten Özal'a kadar çevreden gelen hükümetlere yönelik alışılmış bir direnişti bu. Bu refleksin bir parçası bürokrasi, diğeri parçası ise hükümeti hemen her adımında hasmane bir tutumla engelleyen ve bunun için elindeki bütün yetkileri sonuna kadar kullanan cumhurbaşkanıydı. CHP de tarihsel işlevini yapıyor ve hükümeti siyasi kanattan sıkıştırarak kuşatmayı tamamlıyordu. Kamu Yönetimi Reformu ve "2B arazileri" gibi önemli reformlar bu baraj tarafından engellendi. Ancak madalyonun diğer bir yüzü daha vardı: Hükümetin bu blokajı kırmak ve AB sürecinin yol haritasının dışında kalan dönüşümü gerçekleştirmek için uzun vadeli eylem planı ve ciddi bir stratejisi olduğuna dair bir belirti yoktu. Kronik yapısal sorun alanlarına neşter vurmaya ilişkin bazı denemelerde bulunduysa da, aldığı tepkiler üzerine geri adım attı. AB sürecinin dışında, kendi gündemini ifade eden ve Türkiye'deki maddi ve sınıfsal ilişkileri en alttakilerden yana değiştirecek yapısal reformları gerçekleştiremedi. Din ve vicdan özgürlüğü alanındaki 28 Şubat yasakları başta olmak üzere, geniş toplum kesimlerinin acil beklentilerini de ifade eden pek çok konuda çözüm getiremedi. YÖK, bu konuda bir dönüm noktası oldu. Oradaki geri adım ve içine girdiği acizlik duygusu, hükümetin iktidar yılları boyunca aşamayacağına inandığı bir psikolojik bariyer olarak kaldı. Geçen yıllar içinde, katsayı adaletsizliği ve başörtüsü gibi konularda adım atmaması, hukuksuzluğun normalleşmesine ve bunları değiştirmeye yönelik niyet ifadeleri bile, "gerginlik çıkarma" olarak tanımlanıp, baskıların daha da yoğunlaştırılmasına hizmet etti.

Kısacası AK Parti hükümeti, bu sorun alanlarında tek başına iktidar olmanın avantajını yeterince kullanamadı. Bu başarısızlık, bazen katsayı örneğinde mağdurlar açısından sonradan telafisi mümkün olmayan maliyet anlamını taşıdı (çünkü kazanılmış hakları yok sayılarak üniversiteye girmelerinin yolu kapatılan öğrencilerin durumu ilk bir, en çok iki yıl içinde düzeltilmemesi durumunda en az üç kuşak gencin hayatını karartacaktı ve öyle de oldu). Hükümetin siyasi iradesinin kırılmasında Şemdinli bir dönüm noktası oldu. Şemdinli Olayı'yla ilgili olarak, "Hırsız evin içindeyse..." diyen bürokratın görevden alınması, iddianamesinden dolayı Savcı Ferhat Sarıkaya'nın Adalet Bakanlığı eliyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet edilerek cezalandırılmasının sağlanması, asker bürokratların suçüstü halinde dahi gözaltına alınmamasına ilişkin düzenleme, önceki yıllarda iyileştirilen mevzuatın tekrar eski haline doğru geriletilmesi gibi uygulamalar, artık sorunun "olumlu adım atamama" sorunu olmaktan çıkıp "olumsuz adım atma" sorunu haline geldiğini gösteriyordu. Hükümeti yıkmayı hedefleyen derin çetelerin faaliyetleri, milliyetçi bir söylem üzerinden bazı merkezlerce yürütülen psikolojik mücadele amaçlı propagandaların toplumsallaştırılması çabaları ve Hrant Dink'in katledilmesi örneğinde yaygınlaştırılan paranoyanın teröre dönüşmesi, bu sürece damgasını vurdu. Nokta Dergisi bu süreçte basıldı. Reformların durma noktasına geldiği bu aşamada hükümet artık 301'i kaldırmaktan değil değiştirmekten söz ediyor, din ve vicdan özgürlüğü ile Kürt sorununu telaffuz edemiyordu. Gerilemenin finali, sivil haklar bakımından ciddi sorunlar içeren Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu ile geldi. Bu aynı zamanda hükümetin imzasını taşıyan son önemli yasal düzenlemeydi.

Ancak hükümetin önce geri adımlar atıp, sonra kendisine çizilen sınırlar içinde siyaset icra etmeye yönelmesinin tek sorumlusu onu kuşatan güçler değildi. Hükümetin içinde ve yakın çevresinde de, reformlara inanmayan, yapılmak istenen dönüşümü hiç anlamayan ve dolayısıyla açılım çabalarını sekteye uğratan unsurlar vardı. Bunlar arasında, "devlete hizmet etmiş deneyimli isimler", "yıllarca en üst kademelerde görev yapmış 'müspet' bürokratlar" ve bazı bakanlar da bulunuyordu. Zaten asıl çözümsüzlük ve kötürümleştirme de onlardan geliyordu. Reform programının başarısı veya derin devlet gibi bürokratik uzantıları olan unsurlarla mücadele için, sağcısı veya solcusuyla bürokratın veya bürokratik zihniyetli siyasetçinin kötürümleştirici etkisinden uzak durmak gerekiyordu. Çünkü gözaltı süresinin kısaltılması, MGK ile ilgili düzenlemeler ve DGM'lerin kaldırılması gibi olumlu düzenlemelere rağmen, uyum paketleri onlar eliyle statükoyu muhafaza etme kaygısına "uyumlu" hale getirildi. Niteliksel bir dönüşümü engelleyen "sigorta"lar veya "açık kapı"lar yine onlar eliyle düzenlemelerin içine sızdırıldı (Örneğin eski TCK 159 özü bakımından yeni 301'de; eski 312 de yeni 216'da "muhafaza" edildi). Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar hükümetin karnesi aşağı yukarı böyleydi.

 

AK Parti özgür Türkiye'nin yolunu açabilecek mi? (2)

22 temmuz seçimleri mitinglerle, yürüyüşlerle ve bayraklarla oluşturulan illüzyonu sildi. AK Parti yüzde 47'lik ezici bir oy oranıyla yeniden tek başına iktidar oldu. Cumhurbaşkanını halktan aldığı güçle seçti. Dilediği kabineyi oluşturmasının önündeki Sezer engeli de artık yok.

Eğer bilmediğimiz zorlamalar yoksa şimdi hükümet "ideal on biriyle" sahada. Ancak bütün bunlar, hükümetin bir gül bahçesinde icraat yapacağı anlamına gelmiyor. "Türkiye'ye özgü gerçekler" berdevam. Ordunun sivil yönetim üzerindeki anti-demokratik etkisi hâlâ devam ediyor. Ortada daha fazla demokrasi için değil, statükodan sapmaması için hükümeti sıkıştıran bir muhalefet var. Üstelik, geçen dört buçuk yıl içinde "Müesses Nizam"ın etkili unsurlarıyla girdiği güç mücadelesindeki başarısızlıkların şekillendirdiği ve onun yasal yetkilerini kullanmasını güçleştiren bir "psikolojik bariyer" ile onu sınırlandıran bir "iktidar pratiği" var. Ve hükümet, ülkenin devasa/kronik sorunlarını çözmeye yöneldiğinde, her seferinde bu sorunlarla yüz yüze gelecek. Acaba yeni hükümet bu sorunların üstesinden gelebilir mi? Yeni kabine ve program bu açıdan ümit veriyor mu? Alternatiflerinin hiç umut vermediği bir ortamda, demokratik reformların başarısı için yeni hükümetin izlemesi gereken yol haritası nasıl çizilmeli?

Program heyecanlandırmıyor

İlk iki soruya cevap ararken, yeni hükümetin programına ve kabinesine bakmak bize ancak sınırlı bazı ipuçları veriyor. Yetmiş iki sayfalık programın ilk bölümünde sivil anayasa hazırlanacağı bilgisi dışında somut vaatlere yer verilmemekte. Bu bölümde daha çok şimdiye kadar yapılanlara yer verilmekte; Kopenhag siyasî kriterlerine tam uyum sağlanacağı, temel hak ve özgürlüklerin fiilen uygulanıp güçlendirileceği, demokratik karar alma sürecine sivil toplumun daha etkin biçimde katılacağı, medyanın şeffaflaştırılacağı, yargı reformunun gerçekleştirileceği, yerel yönetimlerin geliştirileceği, yolsuzluklarla mücadele edileceği gibi genel ifadeler kapsamında hangi adımların atılacağı belirtilmemekte (yerel yönetimlerle ilgili olarak "il özel idareleri ve belediye gelirleri kanunu"nun çıkarılacağı somut bilgisi hariç). İlk on sayfada tüketilen demokratikleşmeye ilişkin "çokça bilgi ve az öneri"nin hemen ardından "güvenlik" konusuna geçilmekte ve ondan sonra bütün program neredeyse sadece ekonomik ve mali konulara ayrılmakta. Dikkat çekici olan, bu konularda siyasî olandan daha somut bir "yapılacaklar listesi"ne yer verilmiş olması.

Son yıllarda darbe örgütlemekten cinayete kadar pek çok suça imza atan derin devlet ve çetelerin teröründen söz edilmemesi dikkat çekici. Öte yandan "bölücü terör" sorununa yer verilen programda, Kürt sorunundan hiç bahsedilmiyor. Din ve vicdan özgürlüğü sorunundan ise hiç bahsedilmeseydi daha iyi olacaktı. Diyanet'e her türlü desteğin verildiğinin ifade edildiği programda, bu kurumun özerkliğinin ve saygınlığının korunduğundan ve "toplumun bütün kesimlerinin ortak kabul ve teveccühünü" kazandığından söz edilmekte. Programın, bu alandaki yakıcı sorunlarla (örneğin başörtüsüyle) ilgili yapılması gerekenleri bırakıp, kendisi sorunun bir parçası olan Diyanet'ten söz etmesi, önümüzdeki dönemde de din ve vicdan özgürlüğü konusunda kayda değer bir adım atmaya çekindiği şeklinde okunabilir.

Ancak bütün bunlara rağmen, iyimser bakacak olursak, programın demokratikleşmeye ilişkin sayfalarından fazlasıyla "tasarruf edilmiş" olmasının bilinçli bir tercihi yansıttığını düşünebiliriz. Muğlak ifadeler, peşin bir tepkiden kaçınmayı sağlamayı amaçlıyor olabilir. Öte yandan, en önemli vaadin sivil anayasa olduğu ve demokratikleşmeye ilişkin en önemli maddelerin onda mevcut olduğu da ileri sürülebilir. Ama acaba umutlanmadan önce, söz konusu programı hayata geçirecek kabineye de bir göz atmak aydınlatıcı olabilir mi?

Yeni dönemde demokratikleşme açısından değinmemiz gereken kilit bakanlıklar, yine Adalet ve İçişleri bakanlıkları olacak. Burada da, tıpkı programda olduğu gibi peşinen sevinmek kolay değil. Şimdi en azından, bakanlığı döneminde zekasını ve birikimini reformların özgürlükçü yönlerini ustaca tırpanlamak için kullanan, reformların amaçladığı değişimin tahakkuk etmemesi için -iradî veya gayri iradî- gizli bir direnç odağı olan bir "Adalet" Bakanı yok. Onun yerine bakan olan Mehmet Ali Şahin'in başörtüsü için "yüzde iki buçuğun sorunu" diyen kişi olması, adalet ve özgürlük adına heyecan verici olmasa da, ilki kadar umut kırıcı olmayabilir. Öte yandan Cemil Çiçek'in "insan haklarından sorumlu bakan" olması adeta soğuk bir şaka gibi ve hükümetin bu konuda samimiyetini tartışmaya açıyor. İçişleri Bakanı Prof. Beşir Atalay ise bugüne kadar ismi derin devletle anılmamış, bu bakımdan mazisi temiz ve güvenilir bir isim. Ancak onun da karar almadaki aşırı temkinliliğine ilişkin izlenim, derin çetelerle mücadelede başarı için peşin olarak sevinmemizi önlüyor.

Kısacası programa ve kabineye bakarak kesin bir fikir edinmek kolay değil. Muhalefet partilerinin programa yönelik eleştirileri ise tahtaya vurup "dağlara taşlara" dedirtecek türden. CHP ve DSP'den zaten özgürlükçü bir tutum beklenemez; ama DTP ve BBP de demokratikleşme adına hükümete ve programına kayda değer bir eleştiri getirebilmiş değil. Böyle bir ortamda, demokratikleşme adına yine yüzümüzü çevireceğimiz yer, -ironik ama- muhalefet değil, iktidar.

Bugün iktidarın önünde iki yol var

Birinci yol, önceki dönemde edindiği "sınırlı iktidar pratiği"ni izlemesi, "Müesses Nizam"ın ona çizmeye çalıştığı "kırmızı çizgiler"i aşmayacak biçimde siyaset icra etmeye çalışması, siyasî ve idarî reformlara değil, ekonomiye ağırlık vermesi ve "sorun çıkarmamaya" çalışarak günü idare etmesi. Ancak bunu yapması, hem ülke hem de kendi iktidarı açısından çıkmaz sokağa girmesi anlamına gelecek. Çünkü ekonomik gelişme bazılarının sandığı gibi demokratikleşmeyi otomatik olarak getirmez. Zenginleşme, hukuk devletinin tesisiyle birlikte yürümezse, demokrasiyi de kırılgan bir hale getirir. Bunun Türkçesi şudur: Adaleti gereği gibi tesis etmeden kasayı doldurursanız, hırsızın iştahını kabartırsınız. Öyle bir ortamda "millî hislerle" vatanı kurtarmak isteyen de çok olur.

Hükümetin bu yolu izlememesini gerektiren husus, sadece "kalkınma tamam, sıra adalette" sloganına kulak verip, köklü yapısal sorunları çözsün diye ona oy veren vatandaşlara karşı ahlakî sorumluluğu da değil. Türkiye toplumu, sözünü tutmayan hükümetleri sokakta protesto etmez; ama seçim günü faturayı çıkarır. CHP iktidar olmak için başka bazı güçlere dayanabilir; ama "çevre"den gelen partilerin tek dayanakları olan halkı küstürmeleri durumunda hiçbir şansları yoktur.

İkinci yol, demokratikleşme konusunda kapsamlı ve tutarlı bir perspektifle hazırlanmış bir yol haritası oluşturup, bunun ana merhalelerini belirleyip ve toplumla paylaşıp, her kesimden sivil ve demokrat duyarlılığı olan birey ve grupların da desteğini alarak, cesaret ve kararlılıkla uygulamaktan geçiyor. Bunun bir yöntemi, "programda doğrudan veya dolaylı ifadelerle öngörülen reformların somutlaştırılması" olabilir. Tabii zamanlama da önemli. Demokratikleşmenin gerektirdiği temel düzenlemeleri geciktirmeden, mümkünse "ilk altı ay kuralı"na uyarak (Besim Tibuk, "iktidara gelirsek, ilk altı ayda ne yaparsak odur, sonra yaptırmazlar" demişti), parti içindeki bürokrat zihniyetli unsurlar tarafından engellenmeden gerçekleştirmeye çalışmak gerek.

"Kolay mı bu? Ya bunları yapmaya kalktığında darbe falan olursa?" diyebilirsiniz. Ama ilk bakışta mantıklı gelmese de, tam da bu tür muhtemel badireleri atlatmak için bu ikinci yolda ısrarla yürümek gerek. Yani reformları devam ettirmek sadece ülke için değil, AK Parti iktidarı için de hayatî bir önem taşıyor. Hükümet, varlığını sürdürmek ve iktidarda kalabilmek için sürekli reform yapmak, bu yolda durmaksızın yürümek zorunda. Çünkü attığı her adımla ardında kalan yol siliniyor; duraksamak kötürümleştiriyor. Yüzünü geriye doğru çevirmek ise önceki örneklerin de gösterdiği gibi, ölüm demek.

Bugüne kadar demokratikleşmenin zirvesindeyken yıkılan bir sivil hükümet yok. Tersine, korkularına yenilip içlerindeki statükocu seslere kulak veren, "gerginlik çıkarmama" adına güç odaklarını razı etmeye çalışırken adaleti ve hukuku feda eden iktidarların zevali ortada (Düşünelim; DP, 6-7 Eylül felaketinin tezgahlayıcılarını bulacak cesareti gösterseydi, acaba tarih aynı şekilde mi akardı?) Demokratikleşme yolunda kararlılıkla yürüyen bir hükümetin başarısı garanti olmayabilir; ama bunu yapmaması durumunda başarısızlığı garantidir.

Hükümeti bekleyen en acil sorunların başında Kürt sorunu geliyor. Hükümet, tanıdığı ve çözüm vaat ettiği bu sorunu çözmek için çekingen davranmamalı; Türkler, Kürtler ve diğerleri tarafından kendisine bağlanan umutları heba etmemelidir. AK Parti'ye verilen oylar, yaşanan bütün acılara rağmen birlikte barış içinde yaşama iradesinin kanıtıdır. Kürt'ü ve Türk'ü ile halk üzerine düşeni yapmıştır. "Etnik milliyetçilik"le mücadele, bu alandaki haklı talepleri görmezden gelmeyi gerektirmez. Tersine, hakları tanımak, milliyetçi önyargıları gidermenin başlıca yoludur. Derin çetelerle mücadele de acil bir sorun olarak hükümeti bekliyor. Ama mücadele derken, onları "bütün müştemilatıyla birlikte" ortaya çıkarıp cezalandırmaktan söz ediyoruz. Başbakan'ın daha önce söylediği; ama gerçekleştiremediği "ucu nereye giderse"den yani. Hükümetin sorumluluğu, sadece tetikçinin değil, ona tetiği çektirenin ortaya çıkarılmasından ve cezalandırılmasından geçmiyor. Suçun önlenmesinden, soruşturmaların gerçekten selametle yürütülmesine, yargının adalete uygun işletilmesinin sağlanmasından (mesela görevini yapan savcıları ilahlara kurban vermemekten), gerekirse bu suçla mücadelede özel bir mahkeme veya özel yetkilerle donatılmış hakimlere kadar uzanıyor. (Bu makaleyi yazarken, Trabzon Emniyeti'nin Hrant Dink soruşturmasında "kusursuz" bulunduğu haberi geldi. Kurbandan başka neredeyse herkesin haberinin olduğunu öğrendiğimiz cinayetten dolayı İstanbul Emniyeti kusurlu bulundu; ama ortada henüz kusurun faturasını ödeyen yok. Sonuçta da olmazsa, bu durumda kusurlu olan sadece hükümet olacak). Hükümetin derin çetelerle mücadelede ipin ucuna ulaştığında görmeyi umduğu güçlerden korkması onu caydırmamalı. Çünkü onlarla mücadele edebileceği belki de en elverişli alan orasıdır.

Din ve vicdan özgürlüğü sorunu, yeni hükümetin yine kendisini en kırılgan hissettiği konu olacak. Şimdiye kadar Müslüman çoğunluğun sorunlarının çözümü konusunda hiçbir adım atmayan hükümet, bu dönemde din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin "genel bir paket"le, bütün inanç gruplarını rahatlatıcı adımlar atmalı. Unutmamalıdır ki, Müslüman çoğunluğa yönelik ihlallerle, gayrimüslim azınlığa yönelik ihlallerin kaynağı aynıdır. Cemevlerinin hukukî statüsünü güvence altına alan, başörtülü kadınlara yönelik ayrımcılığı gideren, Heybeliada Ruhban Okulu'nu tekrar ibadete açan düzenleme ile bütün inanç grupları için dinî eğitim hakkını tanıyan düzenleme birbirinden ayrılmamalı. Hükümet, Ermeniler, Rumlar ve diğer gayrimüslim vatandaşların adalet ve hak taleplerine daha fazla kulak vermeli, atacağı adımları bazı odakların engellemesine izin vermemeli, milliyetçi kışkırtmalara aldırmadan doğru olanı yapmalıdır. Bu hem ahlakî hem de pratik bakımdan kendisine zarar değil, fayda getirir.

Demokratikleşmenin başarılı olması için mevzuatı iyileştirmek tek başına çözüm değil. Bunu mutlaka yargı reformuyla birlikte yapmak gerek. Eğer bu ikisini birlikte yapmazsanız, bireyi devlet otoritesi karşısında yeterli güvenceye kavuşturamazsınız; örneğin 301'i kaldırsanız bile başka bir maddeye geçip, fikir suçlularını oradan cezalandırma, her eyleme uygun bir ceza maddesi bulma geleneğini değiştiremezsiniz. Yargının bağımsızlığının yanında yargının tarafsızlığı da sağlanmadıkça, ifade özgürlüğüne ilişkin davaların sona ermesi beklenmemeli. Hükümet, halktan aldığı bu taze güçle, yeni bir enerjiyle üzerindeki ataletten sıyrılıp demokratik bir dönüşümü gerçekleştirebilmek için, öncelikle 2005'ten itibaren içine girdiği "öğrenilmiş acizlik" halinden, "benim iktidarımın sınırı burasıdır" duygusundan sıyrılmak zorunda. Bunu başarabilirse, hem ülke hem de kendisi için yarın çok daha güzel olacak.

Bekir Berat Özipek / Zaman Gazetesi

Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir