Mustafa Güven / Haksöz Haber
Suriye'de gördüklerim, düşündüklerim bize düşenler...
Bazı seyahatler vardır, insanı sadece bir yerden başka bir yere götürmez; geçmişi, bugünü ve geleceği düşündürür. Son Suriye seyahati de benim için böyle bir seyahat oldu.
Burada anlatacaklarımın büyük bir kısmı bizzat gördüklerimdir. Bunun yanında bazı tarihi, siyasi, sosyal ve psikolojik değerlendirmeler benim şahsi düşüncelerim; bazıları ise birlikte yolculuk ettiğimiz arkadaşlarımızın ve oradaki insanların anlattıklarından çıkardığım çıkarımlarımdır.
Bu yazıyı bir akademisyenin, tarihçinin veya siyaset bilimcinin makalesi olarak değil; savaş öncesinde, savaş yıllarında ve sonrasında defalarca o topraklara gidip gelmiş, gördüklerini mümin kimliğiyle düşünce süzgecinden geçirmiş bir kardeşinizin şahitliği ve tefekkürü olarak okuyun.
Rabbimiz rızasına muvafık ve faydalı kılsın.

Yeryüzünü Gezmek ve İbret Almak
Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de insanı yeryüzünde gezip dolaşmaya, geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerden dersler çıkarıp ibret almaya çağırıyor.
İnsanoğlunun seyahat etmesinin ticari, siyasi, ilmi ve turistik farklı sebepleri vardır. Ancak ziyaret amaçlı gezmeler, sadece meraktan ibaret olmamalıdır. Aynı zamanda görmek, gördükleri üzerinde tefekkür edip şahitliğini yerine getirmek için olmalıdır.
Gittiği yerin tarihini ve insanlarını görüp tanıması, insana farklı bakış açıları kazandırdığı gibi, bu anlayışla yapılan geziler sevap kazandıran birer ibadete dönüşür.
İnsanın ekran başından bir yeri izlemesi ile bizzat oraya gidip havasını teneffüs etmesi arasında dağlar kadar fark vardır. İnsan bizzat gittiğinde oranın insanıyla temas kuruyor, tarihten bugüne gelmiş yaşanmışlıkların derin izlerine yerinde şahit oluyor.
Suriye ile Yıllara Dayanan Bağ ve Değişen Sınır
Suriye'ye ilk defa bir grup arkadaşımla 2007 yılında gitmiştim. O ilk ziyarette, anlatıldığı gibi bünyesinde bir çok kavmin ve hadisenin tarihi izini barındırdığına şahit olmuş, bunlar zihin ve ruh dünyamda derin izlere neden olmuş ve bu hal ile ülkeme dönmüştüm. Daha sonraki yıllarda İslami ilimler ve dil eğitimi almak için birkaç kısa süreli gidip gelmelerim daha oldu.
Bu bağ, savaş yıllarında yardım kuruluşları vasıtasıyla devam etti. 2013-2022 yılları arasında Halep, İdlib, sınır bölgeleri, kamplar ve yetimhanelere 25-30 kez daha seyahatim oldu.
2026 yılının Ağustos ayında ise savaş sonrası yeni dönemde ilk kez yeniden Suriye'deydim. Cilvegözü sınır kapısından geçerek İdlib, Humus, Şam ve çevresini gezip gördüm.
Eski Esed döneminde sınır kapısındaki askerler insanları adeta soyuyordu; ben onlara "modern dönemin eşkıyaları" diyordum.
Savaş yıllarında ise güvenlik ve geçişler çok zor şartlar altında yapılıyordu. Bu son seyahatimizde ise artık devlet düzeninin ve otoritesinin oturtulmaya çalışıldığını gösteren bir çok işaret gördük.
Sınır güvenliği daha organize, gümrük işlemleri ve bilgisayar sistemleri getirilmiş; vize prosedürleri daha düzenli hale getirilmişti. Eski Esed dönemi güvensizlik ve tedirginliğin yerini emniyet ve güler yüz almıştı.
Geçişten sonra etrafımıza bakındığımızda bir tarafta savaşın izleri sürerken, diğer tarafta yer yer yeni yol ve inşaat faaliyetleriyle imar çabalarını görüyorsunuz.

İdlib’de Umut Veren Bir Aile ve Yeni Dönem
İdlib'de misafir olduğumuz bir aile, Suriye halkının ayağa kalkmasının güzel bir örneğiydi. Bahçelerinde el emeği ile yetiştirdikleri sebzeleri, keçilerinden sağdıkları süt ve yoğurdu cömertçe soframıza koyuyorlardı. Hayatın tümün sahibi ve Rızkı verenin Allah (c.c.) olduğunun tam manasıyla idrakinde olan bu aile, maneviyatı derin, huzurlu bir hayat sürüyordu.
Sohbetlerimizde, devrim sonrası yeni döneme ilişkin farklı yaklaşımlar olduğuna da şahit olduk. Bazıları yönetimin önündeki zorlu şartlarını dikkate alarak atılan esnek adımları anlamaya çalışıyor, bazıları "bekleyip görelim" diyor, bazıları ise haklı olarak eleştiriyor. 14 yıl bedel ödemiş insanların bu değerlendirmeleri gayet tabiidir.
Asıl şaşılacak olan; hiçbir bedel ödemeden, dışarıdan sadece "reelpolitik" gibi kavramlarla bu insanları kolayca eleştirenlerin halidir. Bu tarz insanlara söyleyeceğimiz şey; el insaf, biraz elinizi vicdanınıza koyup öyle analiz yapın.
Elbette ki yıllarca savaşmış bir ülkeyi ayağa kaldırmak kolay değil; yeni yönetimin omuzlarında çok ağır bir yük ve Siyonist İsrail'in işgal tehdidi var.
Şam: Tarihin İçinden Geçmek
Şam'a girdiğinizde Roma'dan Bizans'a, Sahabe döneminden Emevilere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar uzanan devasa bir tarihin içinden geçiyorsunuz.
Aklıma Al-i İmran suresindeki "Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın..." ayeti geliyor. Bugün güç sahibi olanların yarın olmayacağını tarih bize defalarca gösterdi. Esed ailesinin 55 yıllık baskıcı zalim yönetimi sona erdi; geride onlara ait ne bir heykel ne bir resim ne de bir iz kaldı.
Gelinen nokta, Suriye halkının 14 yıllık büyük acılarının ve mücadelesinin neticesinde Allah'ın inayetiyle elde edilmiş bir sonuçtur.

Şam'ın Çarşı ve Sokakları
Şam'ın çarşı ve sokaklarında Hristiyan mahallelerini, kiliseleri, hanları ve camileri bir arada görüyorsunuz. Şehrin merkezinde ise bir yıldız misali; tarihi Emevi Camisi bulunmaktadır.
Ülkemiz'de zaman zaman medyada çıkan Suriye'de "gayrimüslimlere yaşam tarzı baskısı yapılıyor" haberlerinin aksine; sokaklarda herkesin kendi kıyafeti ve yaşam tarzıyla serbestçe bulunduğunu, Hristiyan bölgelerinde ticaretin kendi seyriyle sürdüğünü, içki, tütün ve benzeri ürünlerin dükkan vitrinlerinde sergilenip, serbestçe satışa sunulduğunu kendi gözlerimizle müşahede ettik.
Büyük Şahsiyetlerin Kabri Başında ve Osmanlı İzleri
Şam, sahabe-i kiramın ve büyük İslam alimlerinin kabirleriyle dolu bir bereket coğrafyası. Ebu'd-Derdâ, Bilâl-i Habeşî ve Muaviye (r.a.) gibi sahabelerin; Selahaddin Eyyubi, İzz bin Abdusselam, İbn Teymiyye, İbn Kesir ve İbn Kayyim el-Cevziyye gibi alimlerin kabirlerinin bulunduğu bu mekanlarda dolaşırken insan geçmişi ve bu dinin bize ulaşması için ödenen bedelleri düşünüyor. Bu ve diğer isimlerini sayamadığımız nice güzide insanlara en azından dualarımızda yer vermek sonradan gelen biz müslümanlar için bir vefa borcudur.
Hamidiye Çarşısı ve çevresinde ise Osmanlı'nın izleri capcanlı. Son sultan Vahideddin Han'ın da kabrinin bulunduğu bu alanlarda tarih ile günlük hayat iç içe akıp gidiyor.
Emevi Camii içinde sergilenen büyük bir Mushaf-ı Şerif vardı. Yanına gidince merakla açık olan sayfaya baktığımda, İsra suresinin açık olduğunu gördüm. Hepinizin malumu olan surenin ilk ayetlerini okuyunca zihnimde şu düşünceler oluştu; bizler görsek de görmesek de Allah'ın izniyle bu kutlu mücadele bugün Şam'a, yarınlarda Kudüs'e, oradan da Gazze'ye ulaşacak ve tüm zalimleri ve onların zulüm düzenlerini yerle yeksan edecek inşallah.
Camide farklı coğrafyalardan ve mezheplerden insanların aynı safta omuz omuza saf tutarak cem olduğunu görmek ise ümmet bilincini ve kardeşliğini bir kez daha bizlere derinden hissettirdi. Irklarımız, renklerimiz farklı olabilir ama hepimizi bir arada tutan üst çatı, üst kimlik aziz İslam dinidir elhamdülillah.
Namaz sonrası yanımıza gelen, ailesi Osmanlı döneminde Türkiye'den buraya yerleşmiş Suriyeli bir abimizin gösterdiği hürmet ve Türkiye sevgisi; bizlere halklarımız arasındaki bağın sadece resmi ilişkilerden değil, dini, kalbi ve tarihi derinlikten geldiğini bir kez daha hatırlattı.

Kasyun Dağı’ndan Şam’a Bakış
Özel izinle çıkabildiğimiz Kasyun Dağı'ndan Şam'ı seyretmek unutulmazdı. Bir tarafta savaşın bıraktığı yıkımlar, diğer tarafta yeni yapılanmalar... Taşı toprağı dile gelse nice devletlerin kuruluşuna ve yıkılışına şahitliğini anlatacağı bu kadim şehre bakarken, devletlerin de tıpkı insanlar gibi imtihan süreçlerinden geçtiğini, doğup büyüdüğünü, sonra da yaşlanıp zevale erdiğini, yani öldüğünü ibretle tefekkür edip bir kez daha hatırlıyoruz.
Humus: Bir Hayalet Şehir ve Yaşama Azmi
Humus'a geldiğimizde savaşın yıkım izlerini çok daha derin gördük. Bazı mahalleler adeta hayalet şehre dönmüş. Bombalanmış delik deşik olmuş ama halen ayakta duran bu binalar insanı derinden etkiliyor.
Fakat bütün bu yıkımın ortasında hayat yine fışkırıyor! İnsanlar pazar tezgahlarını kurmuş müşterisini bekliyor, alışveriş yapıyor, çocuklar etrafta oynuyor. Savaş insanı yaralayabiliyor ama yaşama ve ayağa kalkma azmini tamamen ortadan kaldırmıyor.
Humus'taki Halid Bin Velid Camii
Caminin etrafındaki binalar ağır hasar alsa da çok şükür camide bir şey yok. Bazı yerlerinde restorasyon ve bakım çalışmaları sürüyordu. Burada Namaz sonrası İstanbul'da üniversite okuyup savaştan sonra hizmet için ülkesine dönen, pırıl pırıl, güzel ahlaklı genç bir kardeşimizle tanıştık. Böyle gençleri görmek Suriye'nin geleceği adına umutlarımızı tazeledi.
Sahabenin Mirası ve Sorumluluğumuz
Halid bin Velid’in (r.a.) kabri başında düşünmeden edemiyorsunuz: Bu kahraman insanlar Medine'den binlerce kilometre öteye sadece savaşmak için mi geldiler? Hayır; asıl gayeleri Allah'ın mesajını ve İslam'ın adaletini buralardaki insanlara da ulaştırmaktı. Buna engel çıkarıldığında ise mal ve canlarını ortaya koydular. Bugün bizler onların bıraktığı bu büyük ve çok kıymetli mirasın üzerinde yaşıyoruz.
Bugün Ümmet-i Muhammed olarak bu kıymetli hazinenin üzerinde oturmaktayız lakin bu değerli hazinenin yeterince farkında değiliz. Bu paha biçilmez mirası büyük mücadeleler neticesinde bizlere bırakanların fedakarlığına ve onların karşısındaki kendi durumumuza bakıp sorguladıkça büyük bir mahcubiyet ve keder hissetmemek elde değil.
Yardımdan Yeniden İnşaya
Suriye, Esed rejiminin, Rusya ve İran'ın desteğiyle yürüttüğü 14 yıllık ağır bir savaş yaşadı. Şehirler yıkıldı, yüz binler öldü, milyonlar yerinden edildi. Türkiye'deki İslami vakıf, dernek ve cemaatlerin yıllardır uzattığı yardım eli Suriyeli kardeşlerimizin hafızasında unutulmaz bir yere sahip.
Fakat bugün ihtiyaç sadece gıda veya çadır yardımı değil. Artık şehirlerin yeniden kurulması, üretimin başlaması ve ülkenin kendi ayakları üzerinde durması gerekiyor. Suriye'yi sadece "yardım bekleyen bir ülke" olarak görmek yanlıştır. Önce yurt dışındaki yetişmiş Suriyeli ilim, iş ve sermaye sahiplerinin; ardından diğer Müslüman ülkelerdeki yatırımcıların bu coğrafyaya yatırım yapması gerekir.
Rabbimizin bahşettiği imkanları sadece kendimiz için mi kullanacağız, yoksa kardeşlerimizin ayağa kalkması için mi? Biz sahip çıkmazsak, emperyalistler bu zengin, münbit toprakların üzerine konmaya devam edecektir.
Geniş Çerçeve: Filistin, Gazze ve Bölgesel Dengeler
Bu sorumluluk sadece Suriye ile sınırlı değil; Filistin, Gazze, Doğu Türkistan ve tüm mazlum coğrafyalar için geçerlidir. Güçlü, istikrarlı ve kendi kararlarını İslami kimliğiyle alan bir Suriye; bölgesel dengeler ve Gazze/Mescid-i Aksa davası için de hayati bir öneme sahiptir.
Ayrıca Emperyalist güçlerin bölgedeki emellerini sadece doğrudan değil, vekil yapılar veya komşu aktörler üzerinden yürütebileceğini de unutmamalı; olaylara bizlere gösterilmek istenen dar pencerelerden değil, ferasetle daha geniş bir çerçeveden bakmalıyız.

Ümitsizliğe Yer Yok: Topal Karınca Misali
Tüm bu tablo karşısında insan zaman zaman umutsuzluğa, ümitsizliğe kapılabilir. Fakat Müslümanın kitabında ümitsizlik yoktur.
Her zaman hikmetle hareket etmelidir. Bir yetime, bir gencin yetişmesine katkı sunmak, iş imkanı sağlamak veya bir yazıyla hakikati hatırlatmak gibi elimizden gelen ne varsa yapmalıyız. Şeytan bazen bize yaptıklarımızı küçük gösterebilir. Halbuki bizler Hz. İbrahim'in ateşine su taşıyan karınca misali; tarafımızı belli etmek ve gücümüz nispetinde çabalamakla mükellefiz.
Bu sorumluluk sadece sermaye sahibi veya iş insanlarının değil, âlimlerin, davetçilerin, yazarların ve toplumun önündeki herkesindir. Yanlış görüldüğünde yöneticiler de dahil hakaret etmeden, fitneye mahal vermeden, usulünce uyarmak da bu sorumluluğun bir parçasıdır. Diğer taraftan halk olarak her şeyi hükümetlerden beklememeli, "Ben ne yapabilirim?" sorusunu herkes kendine sormalı.
Bir diğer önemli husus da Müslümanların, diğer kardeşlerinin yaptığı hayırlı işlere engel olmaması, eleştirmek yerine hayrın ve iyiliğin çoğaltılmasına, kötülüğün ise bitirilmesine çalışılmasıdır.
Sonuç: Görmek Sorumluluk Yükler
Müslümanlar İstanbul'u, Şam'ı, Kudüs'ü, Bağdat'ı, Kahire'yi, Buhara'yı, İsfahan'ı sadece kitaplardan değil; imkan buldukça gezip yerinde görüp tanımalıdır. İnsan kendi medeniyet coğrafyasını gezip gördükçe çok büyük bir ailenin parçası olduğunu ve ona olan aidiyetini daha derinden hissedip anlıyor.
Bu seyahat bana bir kez daha gösterdi ki; gezmek görmeye, görmek düşünmeye, düşünmek ders çıkarmaya, ders çıkarmak ise sorumluluk almaya sevk etmelidir.
Yıkılmış şehirleri gördüğümüzde sadece üzülmek yetmez. Kiminin duası, kiminin kalemi, kiminin sermayesi, kiminin emeği var. Bizim vazifemiz bütün dünyayı tek başımıza değiştirmek değil; doğru zamanda, doğru yerde üzerimize düşeni yapmak, neticeyi ise Allah'tan bilip O'nun takdirine bırakmaktır. Çünkü görmek yetmez; görmek, insana sorumluluk yüklemelidir.
Teşekkür ve Dua
Bu yolculukta Adıyaman Kâhta'dan bana eşlik eden çok değerli kardeşlerimden, İdlib'de evinde bizleri misafir eden, nazik ve misafirperver çok değerli hocamızdan Allah razı olsun. Aynı şekilde, İyiliğe Çağrı İnsani Yardım Derneği İdlip ve Şam ofisinde bizleri güler yüzle ağırlayan, gayretleriyle gönüllere dokunan tüm emektar kardeşlerimize ve çalışanlarına da yürekten teşekkür ediyorum. Rabbim emeklerini zayi etmesin, çalışmalarını bereketli kılsın.
Görmek yetmez. Görmek, insana bir sorumluluk yüklemelidir.


