‘Yaz evlat, biz barışa susamışız!’

13.10.2010 10:34

Hasan Cemal

Keklikpınarı’nda bir ay önce ve altı yedi ay önce iki kez panzeri devirmişler. O yüzden güvenlik güçlerinin pek sık uğramadığı belirtiliyor. Burada barışı konuştuk...

Tüm heybetiyle yükseliyor Sümbül Dağı. Ne zaman gelsem hayranlıkla seyrederim bu dağı. İpince, zarif doruğuyla bana hep bir başka türlü güzel, soylu görünür.

Dün öğle vakti pırıl pırıl güneşli bir havada Sümbül Dağı’nın eteklerine, Keklikpınarı mahallesine, Hakkâri Üniversitesi’nin Oxford’dan doktoralı Rektörü Prof. Dr. İbrahim Belenli’nin deyişiyle, Hakkâri’nin en mağdurlarının bulunduğu Keklikpınarı mahallesine tırmanıyoruz.

Keklikpınarı aynı zamanda Hakkâri’de ‘en çok taş atan’ çocukların yaşadığı yer. Biri bir ay önce, diğeri altı yedi ay önce iki kez panzeri devirmişler burada. O yüzden güvenlik güçlerinin pek sık uğramadığı belirtiliyor Keklikpınarı’na...
İki yıl önce Hakkâri’ye gönüllü gelip üniversitenin temellerini atan Rektör İbrahim Belenli diyor ki:
“Bakın buradaki problemi görmeden, batıda rahat yaşayamayız. Bu taş atan çocukları ya kazanacağız, ya da onlar hayatı bize zehir edecekler. Çünkü öylesine acılar yaşamışlar, öylesine acılara tanık olmuş ki bu çocuklar...”
O çocukların aileleri, Çukurca’nın sınır köylerinden, Türkiye-Irak-İran’ın birbirine kavuştuğu ve PKK kamplarının bulunduğu dağlık coğrafyadan 1995 yılında sürülüp gelmişler Hakkâri’ye.
Köyleri zorla boşaltılmış.
Köyleri yakılmış.
Evlerini barklarını bir gün yüreklerine taş basarak bırakmışlar, yola düşmüşler, Sümbül Dağı’nın eteklerinde yoksulluğun kol gezdiği Keklikpınarı’na yerleşmişler.
İsmi Sülker, 45 yaşında bir kadın.
O günü hiç unutmamış.
“Kara bir gündü o gün” diyor.
1995 yazında bir gün basılan köyünü, güvenlik kuvvetlerinin Kavuşak Köyü’nde neler yaptıklarını anlatıyor Sülker:
“Köyde iyiydik. Kimseye muhtaç değildik. Çatışmalar oluyordu, helikopter üstümüzde uçuşuyordu. Ama biz iyiydik, yün ceviz satıyor geçiniyorduk. Meralarımız da vardı. Bir gün geldiler, boşaltın köyü dediler, gideceksiniz dediler. Eşyalarımızı yola çıkardık. Ama onları da bırakmadılar alalım. Onları da yaktılar, evlerimizi de.. Kara bir gündü o gün...”
Sülker devam ediyor: “Eşim işsizdir, arada iş bulunca çalışabiliyor. Ama o da ameliyatlı böbreğinden... Dört çocuğumun dördü de işitme engelli... Ancak yardımlarla ayakta durabiliyoruz.”
15 yaşında, lise bir öğrencisi, neden taş attıklarını kendisine sorunca yanıtı kısa:
“Geçmişin acılarını hatırlayarak kendimizi koruyoruz.”
Keklikpınarı’nda yaşayanların tümü Çukurca’nın Kavuşak köyünden zorla göç ettirilmiş 1995 yazında.
Cevat Taş da onlardan biri:
“Malımızı mülkümüzü de, hayvanlarımızı da ateşe verdiler, gitmezseniz sizi de vuracağız dediler. Zorla geldik buralara 1995’de, sadece canımızı alıp yollara düştük, yaz gazeteci abi! Geçen sefer panzerden evime gaz bombası atarken, bağırdılar, bu çileyi çekeceksiniz diye...”
Tabanı toprak, basık tavanlı küçücük bir kulübe.
İçerisi sıcak!
Ortasında büyücek bir delik, içinde odun ateşi yanıyor.
Yaşlı teyze diyor ki:
“Burdan besliyoruz köyün insanını, tandır ekmeği pişiriyoruz bu fırında... Devlet bu mahalleyi üvey evlat yapmış...”
Tepeden Hakkâri’yi seyrediyoruz.
Uzaktan hızlı adımlarla bana doğru geliyor. Belli, söyleyeceği bir şeyler var. Tüm yaşadıkları yüzünün derin hatlarına yerleşmiş...
Adı Hızu, soyadı Taş.
Yaşı yetmişi devirmiş.
Hızu nine de diğerleri gibi Çukurca’nın Kavuşak köyünden, iki oğluyla birlikte göç etmiş 1995 yazında. Yani kendi yurdunda sürgün olmanın acısını ailecek fena halde yaşamışlar.
Kendinden emin bir havada konuşuyor. Tane tane konuşuyor. “Yaz evlat” diye söze başlıyor, vurgulayarak devam ediyor:
“Biz barışa susamışız!”
Sözleri yüreğinden dökülüyor:
“Dağdaki de, asker de bizim çocuklarımız. Yaz evlat, barışa sahip çıkın, mahkumları da afedin!”
Elimi bırakmıyor Hızu Nine:
“Artık cezaevi kapılarında, cenaze törenlerinde buluşmak istemiyoruz!”
Lafı uzatmıyor.
Bunları söyledikten, ben elimi uzatınca elimi sıkıyor, sırtını dönüp gidiyor.
Hızu Taş yüreğinden konuşuyor.
İçimi acıtıyor.
Sümbül Dağı’nın eteklerinden şehre doğru yoksulluk manzaralarının içinden geçerek iniyoruz. Bir evin duvarına Kürtçe yazmışlar:
“ dî bese!”
Türkçesi:
“Yeter artık!”
Barışa susamış topraklardan üçüncü yazı yarına.

MİLLİYET

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim