Ulusal Güvenlik Paranoyası

13.07.2009 03:56

Yılmaz Ensaroğlu

Güvenlik kavramı, içeriği ve özgürlükle ilişkisi bakımından uzun süredir tartışılmaktadır. Tartışmaların temelinde, güvenlik terimiyle bireyin değil devletin güvenliğinin, hatta ulus devletlerin milli güvenliklerinin kastediliyor olması yatıyor. Devletin güvenliği söz konusu olunca, güvenlikle özgürlük arasında bir gerilim de kaçınılmaz hale gelmektedir. Çünkü öteden beri devletler, güvenlik gerekçesiyle özgürlükleri sınırlamakta ya da yaptıkları hak ihlallerini, güvenlik zemininde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Oysa güvenlik, aynı zamanda bir insan hakkıdır; dolayısıyla böyle bir gerilimin esasen olmaması gerekir. Bu yüzden de öncelikle yapılması gereken, tüm toplumu ve yaşamı derinden etkileyen, asker ya da silah odaklı mevcut güvenlik algısını, insan odaklı bir güvenlik algısıyla değiştirmektir. Bu dönüşümü gerçekleştirebilmek için de mevcut güvenlik algısının tarihsel köklerine inmek gerek.

Cumhuriyet tarihi boyunca hak ve özgürlüklerin, sürekli olarak güvenlik engeline takıldığı görülmektedir. Çünkü Cumhuriyet, ‘güvenlik’ üzerine kurulmuştur. Güvenlik ve özgürlük gerilimi, daha ilk Meclis’te tartışılmaya başlanmış ve devletçi ve milliyetçi kesimin oluşturduğu 1. Grup, hak ve özgürlükleri savunan 2. Grubu daha 1922’de tasfiye etmiştir. Bundan sonra Cumhuriyet, iç ve dış tehditler gerekçesiyle ‘milli birlik ve beraberliği’ öne çıkararak toplumun devlete tabi olmasını ve devlet etrafında kenetlenmesini sağlamaya çalışmıştır. Güvenlik gerekçesiyle merkezi otorite kolayca güçlendirilmiş; farklılıkları ve özerkliği hoş görmeyen bir yapı oluşturulmuştur. Önde gelenleri, genellikle eski askerler olan iktidar kadroları, hem meslekleri ve siyasi kültürleri hem de güvenlik kaygıları nedeniyle, kendilerine muhalefet eden kesimleri birer ‘tehdit’ ya da ‘düşman’ olarak tanımlamış ve bu yolla kendi güvenlik kaygılarını tüm topluma yaymaya çalışmışlardır. Bu güvenlikçi devlet anlayışı, yeni bir ulus inşasına yönelik politikaların uygulanmasını ve toplumun tam denetim altına alınmasını öyle kolaylaştırmıştır ki, kendilerini ülkenin ve Cumhuriyetin asıl sahipleri olarak gören asker-sivil bürokrat elit ve aydınlar, canları istedikçe darbe çağrıları yapmaktan ve demokrasiyi kesintiye uğratmaktan çekinmemiştir.

Askeri müdahaleler, siyasi iktidarları değiştirmekle kalmamış, askerin politik hayat üzerindeki denetim ve etkinliğini olağanüstü ölçüde artırmış ve oluşturduğu Milli Güvenlik Kurulu aracılığıyla sivil siyaset üzerindeki askeri vesayeti kurumsallaştırıp süreklileştirmiştir. 12 Eylül, yeni bir anayasa ve hukuk mevzuatı ile devlet aygıtının yapılanmasını değiştirmekle yetinmemiş, toplumun kendisini de yeniden tasarımlamak istemiş ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır.

Yıllarca uygulanan bu politikalar, bağımsız ve yönetimleri denetleyebilen bir sivil toplum bilincinin gelişmesini olumsuz yönde etkilemiştir. Nitekim STK’larımızın büyük çoğunluğunun düşünce dünyasında güvenlik sektörü denetlenemeyecek ya da denetlenmesi gerekmeyen kutsal bir sektöre dönüşmüştür. Buna karşılık, AB süreci STK’ları olumlu yönde etkilemiştir. Çünkü 1998’den itibaren hazırladığı yıllık İlerleme Raporlarıyla AB, Kopenhag siyasi kriterleri açısından Türkiye’yi izlemeye almıştır.

Darbeler karşısındaki geleneksel tavır, ilk kez 2007’de bozulmuştur. 27 Nisan gece yarısı bildirisi karşısında Hükümet, daha öncekiler gibi istifa edip kaçmamış ya da açıklamayı muhatapsız bırakmamıştır. Hükümet, bu açıklamayı görüp kabul etmiş ve Genelkurmay’a konumunu, statüsünü hatırlatarak karşısında, yaygın deyişle ‘dik durmuştur’. Ancak hemen belirtelim ki, bu e-muhtıra, aslında TCK’nın 216, 277, 288, 309, 311 ve Askeri Ceza Kanununun 148 ve İç Hizmet Kanununun 43. maddelerine aykırıdır ve soruşturulmayı, yargılanmayı gerektirmektedir. Hükümet bunu yap(a)mamış, tam tersine AK Parti, Genelkurmay Başkanı’nın görevden alınması gerektiğini söyleyen bir milletvekilini uyarmıştır.

Asayiş değil hizmet

Elbette bu açıklamanın bir muhatabı hükümet ise diğer muhatapları da TBMM ve Anayasa Mahkemesi’dir. TBMM’de millet iradesi açığa çıkmak üzereyken ve Anayasa Mahkemesi, kendisine yapılmış bir başvuruyu inceliyorken böyle bir açıklamanın yapılmış olması, siyasete ve yargıya doğrudan müdahaledir. Oysa insan haklarının korunmasında en önemli mekanizma yargıdır ama Türkiye’de yargının da temel işlevi, bireyin haklarından çok rejimin çıkarlarını ve güvenliğini korumaktır. Son günlerde tanık olduğumuz, askerlerin adli yargı kurumlarında yargılanmasını öngören küçük bir düzenlemenin kopardığı fırtınanın temelinde de, aslında bu güvenlikçi sistemin köklerinin sarsılması yatmaktadır. Çünkü bu sistemde güvenlik, bir ‘hizmet’ olmaktan çıkmış, bizzat güvenlik aktörlerinin iktidarlarını ve ayrıcalıklarını sürdürme ya da genişletme aracına dönüşmüştür. Bunun sonucu olarak da, hak arama talepleri birer ‘asayiş’ sorunu olarak algılanmakta ve bu tür taleplerde bulunan kişi ve kuruluşlar ötekileştirilip dışlanmaktadırlar. Kuşkusuz özgürlük ve güvenlik gerilimiyle ilgili sorunlar, sadece güvenlik bürokrasisinden ve yargıdan kaynaklanmamaktadır. Türkiye’de egemen bürokratik yönetim geleneği ile siyaset arasındaki ilişki de bu konuda belirleyici olmaktadır. Özgürlük, bu ayrıcalıklı kesimin konumunu tehdit eden bu yönetim geleneğinin düşman olarak algıladığı bir ilkeyi ifade etmektedir. Siyasi, dini, etnik, kültürel ve benzeri hak talepleri, hep bu duvara çarpmaktadır. Bu çatışmada, pek çok hata yapan ve hatta çoğu kez bu bürokratik yönetim geleneğiyle bütünleşen siyaset kurumu, her şeye rağmen önemlidir ve savunulmalıdır. Kısacası siyaset kurumunun, devletin insan haklarına dayalı hale getirilmesi çabasında hem sahiplenilmesi hem de kıyasıya eleştirilmesi gerekmektedir.

Bu da bir insan hakkı

Değişik kesimleriyle toplum, örneğin terörle mücadele adına yapılan kimi uygulamaları ya da birtakım başarısız operasyonları, eskisi gibi ‘tartışılamaz’, ‘sorgulanamaz’ gerçekler olarak kabul etmemektedir. Darbe günlüklerinin açığa çıkması, Ergenekon dava sürecinin başlamış olması, andıçların artık saklanamaması gibi gelişmeler, en güvenlikçi aktörlerin bile düşüncelerini gözden geçirmelerine yol açmaktadır. Ancak tüm yaşamımızı kuşatan bu güvenlik paranoyasından kurtulmak ve güvenlik kurumlarını topluma hesap verir hale getirmek için, herkese birtakım görevler düşmektedir. Örneğin medya, toplumdaki milliyetçi şiddeti meşrulaştırmaktan vazgeçmelidir. İlkokullarda müzik derslerinde askeri marşlarla büyütülen çocuklara, milli güvenlik derslerinde neredeyse herkesin ‘düşman’ olarak tanıtılmasından vazgeçilmelidir. STK’lara, sivilleşmeye ve demokratlaşmaya olan ihtiyaçları fark ettirilmelidir. Çünkü güvenliği önceleyen, özgürlükleri öteleyen bakış açısı, sadece güvenlik mensupları arasında yaygın değildir. Bu anlayış, okullar ve medya aracılığıyla kitlelerin zihinlerine işlenmekte ve böylece otoriter ve güvenlikçi yaklaşım, tüm topluma yayılmaktadır. Şiddetin ve devlet için ölmenin bu kadar kutsallaştırıldığı bir yerde, güvenlik kurumlarının demokratik gözetimini ve denetimini sağlamak oldukça zordur. Buna rağmen, bunca kişinin ölümünden sonra, bu ordunun yıllık maliyetini ya da başarısını yüksek sesle sorgulamanın yollarını bulmalıyız.

Son 2-3 yıl içinde STK’lar, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB)’ni yargıya taşımış, ‘Hrant Dink Dava İzleme Ekibi’ oluşturmuş, birtakım davaları izlemeye almış, pek çok hukuk dışı uygulamanın sorumluları hakkında suç duyurularında bulunmuşlardır. TESEV’in güvenlik sektörünün demokratik gözetimi alanında yürüttüğü çalışmalar ve ilkini 2006’da, ikincisini de geçtiğimiz günlerde yayınladığı Almanak’lar bu alanda özel bir önem taşımakta ve teşekkürü hak etmektedir. Aslında tüm bu çalışmalarla sivil toplum ve Türkiye, yıllardır üzerine örtülmüş olan kalın güvenlik battaniyesinin altından çıkmaya, muhtıralar ve andıçların gölgesinden kurtulmaya çalışmaktadır.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim