1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. İran Kazanıyor mu Yoksa Kaybediyor mu?
İran Kazanıyor mu Yoksa Kaybediyor mu?

İran Kazanıyor mu Yoksa Kaybediyor mu?

İran'ın nükleer programdan verdiği ödün, ABD ve Batı ile anlaşmaya götürecek derecede değil. Irak'ta iktidarda 'Şiiler, Sünniler ve Kürtler' arasında yeniden denge kurulması gerekiyordu. Fakat nüfuz paylaşımındaki denge ABD ile İran arasında sağlandı.

A+A-

Selame Kile / Al Jazeera

İran, hali hazırda ABD'nin karşısında duran taraf olarak görülüyor. İki ülkenin karşı karşıya gelmelerinin sebebi ise birbirleriyle çekişmeleri değil. Zaten böyle bir yaklaşım gerçekçi de olmaz. Asıl sebep, Suriye'den Irak ve Lübnan'a kadar Ortadoğu'da yaşanan çekişme üzerinde tahakküm kurma çabaları. Çekişme neticesinde Washington ve Tahran'ın, Basra'dan Beyrut'a uzanan bölgede nüfuz paylaşımı kanalıyla aralarında bir anlaşmaya varmaları hedefleniyor.

Irak'taki kurulu rejimi kontrol eden İran, Suriye rejimini de yönetiyor artık. Hizbullah üzerinden Lübnan'da belirleyici unsur. Oysa ABD, 2003'teki Irak işgaliyle bölgede kapsamlı bir kontrol kurmak için ilerlerken Suriye'deki durumu değiştirmekte başarısızlığa uğramış ve 2011 sonunda Irak'tan çekilmişti.

İran'daki rejim ile ABD arasındaki "nesnel ittifak" durumu, ikincisinin Irak'ı işgal etmeye karar vermesiyle ortaya çıktı. Tahran da Saddam Hüseyin'i devirmeye ve Bağdat'a nüfuz etmeye çalışıyordu. İran'ın elinde, Saddam Hüseyin'in 1970'lerin sonunda "İranlı Şiiler" oldukları iddiasıyla ülkeden sürdüğü muhaliflerden meydana gelen eğitimli silahlı güçler mevcuttu. Sürgün öncesinde Şii Dava Partisi, Bağdat'ta birçok suikast girişiminde bulunmuştu.

Ayrıca ABD, Irak'a mezhep anlamında "çoğunluğun" yani Şiilerin yönetimini dayatmak için geldi. Bahsi geçen sürgündeki Şiiler, İran'da eğitim aldılar ve ideolojikleştiler. Yani ABD-İran uzlaşmasıyla mezhepçi paylaşım temelinde oluşturulan yeni Irak devletinin hazırlığı yapıldı.

ABD aslında Irak'ta yıllarca kalacağını düşündüğü askeri varlığına güveniyordu. Ama Eylül 2008'de patlak veren mali kriz işi karıştırdı. Washington, Tahran'ın baskısıyla, Bağdat ile 2011 itibarıyla güçlerini çekme anlaşması imzalamak zorunda kaldı. Irak'ın askeri, güvenlik ve mali tüm eklemlerini elinde tutan Nuri Maliki üzerinden İran'ın bu devleti kontrolüne almasıyla çekilme bilfiil gerçekleşti.

Bu esnada İran, Iraklı bilim adamları ve pilotları öldürüyor; ülkenin batı bölgesinin (yani işgal güçleriyle savaşan Sünni bölgenin) Irak'ın geri kalanından tecrit edilmesine, mezhepçi eğilimlerin tırmandırılmasına ve katliamlar yapan mezhepçi milislerin desteklenmesine katkı sağlıyordu. Tahran, Şii milisler kanalıyla Irak'ı tamamen kontrolüne aldı. Amerikan güçlerinin Irak'tan çekilmesi ve Ortadoğu'dan da tamamen çekilme eğilimi göstermesiyle ABD'nin bütün etkisini ortadan kaldırdı.

İran'ın Suriye rejimi ile ilişkisi, Hafız Esed döneminden beri iyiydi (Baba Esed, tüm etkilerden 'bağımsız kalmak' amacıyla İran ile bağlantısını Suudi Arabistan ile kurduğu iyi ilişkilerle dengeliyordu). Lakin Lübnan Eski Başbakanı Refik Hariri'nin 2005'te suikasta uğrayarak hayatını kaybetmesi ve ABD’nin Suriye rejimini değiştirme amaçlı baskısı, Beşşar Esed'i İran ile stratejik anlaşma imzalamaya sevk etti.

Oğul Esed, İran ile stratejik anlaşmasının akabinde yine 'bağımsız kalmak' için bir tür denge kurarak Türkiye ile de stratejik anlaşma imzaladı. Suriyeli "yeni iş adamları" da ekonomik faaliyetleri çerçevesinde ABD ile bağlantı kurulması eğilimindeydiler. Gerçi İran ve Türkiye, ABD'ye ulaşmanın doğrudan kapısı değildi.

Şam'ın kurduğu bu denge, Mart 2011'de Suriye Devrimi'nin başlamasıyla bozuldu. Esed yönetimi, Türkiye ile çekişmeye girdi. Ankara-Şam çekişmesi, İran (ve doğal olarak Rusya'nın) Suriye'deki rolünü güçlendirdi; hatta Tahran'ı 'karar verici' noktaya ulaştırdı.

Tahran, Hariri suikastının ardından ABD'nin Suriye'ye yönelik ambargosu ve Temmuz 2006'daki Lübnan Savaşı'ndan yararlandı. Lübnan'da İsrail karşısında başarılı olan çete savaşı güçlerinin benzerinin oluşturulması söylemiyle Suriye milislerinin kuruluşuna başladı. Şam'ın güvenlik ve askeri kararlarını doğrudan etkiledi; etkisini 2011 sonrası uzmanlar ve danışmanlar kanalıyla iyice artırdı. Rejimin yıpranması ve destek güçlere ihtiyaç duyması karşısında Hizbullah, Iraklı milisler ve Kudüs Tugayları da devrimle mücadele için Suriye'ye sokuldu. Böylelikle İran, Suriye'nin geleceğindeki temel karar verici konumuna geldi.

İran rejimini yöneten bakış açısı, mezhep temelli olmayıp bölgesel güç konumunda bulundukları esasına dayanıyor. Bu anlayışa göre, çıkarlarını koruyabilmesi için İran'ın bölgeye egemen olması şart; uluslararası toplum, bu minval üzere Tahran'ı muhatap almak zorunda...

Ekonomisi zorlanan İran, nüfuzundan ödün verecek mi?

İran (bölgesel güç olma) amacını gerçekleştirmek yolunda şu iki unsuru kullandı:

1) Şii mezhebi: Bu bağlamda tüm Şia güçlerini destekledi, birçoğunu da doğrudan kendisi kurdu. Dünyadaki "tüm Şia'nın kollayıcısı" gibi hareket etmeye başladı.

2) Filistin Sorunu: İran'ın Lübnan'ın güneyinin İsrail işgalinden kurtarılmasındaki ciddi rolü üzerinden Filistin Soruna'na atıfta bulundu. Ayrıca nükleer programı geliştirme çabaları da Filistin Sorunu'na bağlandı. Nükleer programın, Siyonist devletin sahip olduğu nükleer silahları dengelediği düşüncesiyle hareket edildi.

Fakat İran'ın Irak'ta yaptıkları, Tahran'ın bu ülkeyi yıkma ve (Saddam döneminde projesinin yayılmasını durdurma noktasında önemli bir engel oluşturması sebebiyle) diz çöktürme arzusunu ortaya koydu. 2010 sonunda Ortadoğu'da devrimler patlak verirken ABD'nin bölgeden çekilmesi, İran’ın manevraları ve yayılmacı politikalarına büyük alan açtı. Irak 'sindirildi' ve Hizbullah, Lübnan'da karar verici noktaya yükseldi. İran bu arada Suriye rejimi üzerinde peyderpey tahakküm kurdu ve böylelikle ülkedeki ana belirleyici güç haline geldi.

Dolayısıyla İran, Irak'tan Lübnan'a ve yakınlarda (Zeydi Şii) Husilerin eline geçmesiyle Yemen'e uzanan tahakkümünü arkasına alarak müzakereler yürütüyor. Tahran-Batı müzakerelerinin konusu, normalinde İran'ın nükleer programı. Ama şu an müzakerelerin kapsamı genişledi. İran'ın bölgesel konumu, bir yay çizen hat üzerindeki Tahran'ın kontrolünün sürmesi veya bitmesi de müzakereler kapsamında.

Baskın ve güçlü görülen İran, aslında ABD'nin kendisine dayattığı ambargo yüzünden büyük ekonomik sorunlar yaşıyor. Ambargo, İran'ın Merkez Bankası yanında başka bankaları ve kurumlarına dolar transferi yapılmasını engelledi. Bu da İran'ın tüm petrol satışlarından gelecek paranın Merkez Bankası'na transfer edilememesi demek. Zira petrol sadece dolarla satılıyor ve Amerikan Merkez Bankası'ndan geçmesi gerekiyor. Böylece İran'a havale edilecek her doları ABD engellemiş oluyor.

Ambargo İran'ı mali krize soktu. Çünkü İran ekonomisi petrol satışına dayanıyor ve satışların dolar olarak alınması mümkün olmuyor. İran, Türkiye ile yapıldığı gibi mal ve altın satın alarak takas yoluyla kısmen durumu telafi edilebilir ancak bu da sınırlı kalacaktır. Böyle devam ederse, halkının çoğu kötü ekonomik koşullarda yaşayan İran'da ekonomi çökebilir.

Bu yüzden İran yönetimi, gerek nükleer programından gerekse de Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki kontrolünden "acı ödünler" verme noktasına geldi. Aksi takdirde işler ekonomik çöküşe ve halk devrimine doğru gidecektir. Böylesi bir devrim kesinlikle mümkündür.

İran'ın şu ana kadar nükleer programından verdiği ödün, özelde ABD ve genelde Batı ile anlaşmaya götürecek derecede değil. Medyanın yazıp çizdiği üzere Irak'ta iktidarda 'Şiiler, Sünniler ve Kürtler' arasında yeniden bir denge kurulması gerekiyordu fakat nüfuz paylaşımındaki denge ABD ile İran arasında sağlandı.

Irak'ta bu ödünü verse de Tahran, herşeye rağmen Bağdat'ta kontrolü elinde tutmaya çalışıyor. Suriye'de ise karar verici pozisyonunu korurken iç uzlaşmaya kapı açacak bir çözümü kabul edebilir. Yalnız Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Naim Kasım'ın "acı ödünler" verilmesi gerektiğine dair açıklamasına rağmen İran, hâlâ Beşşar Esed’in başta kalmasında ısrarcı.

Bahsedilen tüm konularda durum netleşmiş değil. İran'ın dini lideri Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları; gerilimin devam etmesi, nükleer programlarından daha fazla ödün verilmemesi, Irak'ta kontrol dengesinin kabul edilmeyerek Tahran'a bağlı iktidarın yapısında yüzeysel bir değişim yaşanmasından yanalar. Üstelik Suriye'de 'paralel bir ordu' kurulması yönünde de açıklamalar yapıyorlar.

Görünen o ki İran'da yönetimdeki kanatlar arasındaki çekişme henüz netleşmedi. Reformcu kanat, İran ile anlaşmak isteyen ABD ile el sıkışılmasını istiyor. Reformcular; nükleer program, Irak'taki yeni durum ve bir benzerinin Suriye'de de tekrarlanması konularında sunulacak bir anlaşmayı kabul etme eğilimindeler. "Radikal" kanat ise nükleer dosyaya dokunulmaksızın şu an kontrol altına alınan kazanımların korumasına imkan tanıması umuduyla oyalama taktiği yürütüyor.

Ancak Reformcu akımın İran'da güçlendiği görülüyor. Belki de farklı bir dini liderin gelmesi ve iktidardaki güç dengelerinin değişmesi için (hasta olan) Hamaney'in ölümü bekleniyor. ABD'nin Irak ve Suriye'ye müdahalesi de olası bir uzlaşmayı hızlandırabilir. ABD, bilhassa bu amaçla bölgeye geldi; Washington’ın Suriye'deki son icraatları, bu ülkenin işini (üzerinde anlaşmaya varılan bir değişim bağlamında) İran'a bıraktığını gösteriyor. Suriye işi, ABD'nin hali hazırda pazarlık yaptığı Rusya'nın talepleriyle de ilişkili. İran da bir şekilde Suriye konusunda Rusya ile ABD arasında varılacak anlaşmayla bağlantılı.

Özetle İran, istediği gibi olmasa da bu çekişmeden kazançlı çıkacaktır. Herşeyi altüst edecek gelişme ise kötü ekonomik şartlar gölgesinde ihtimal dahilinde olan bir halk devrimidir.

Selame Kile, Filistinli yazar ve aktivist. 1955 yılında Birzeit'te dünyaya geldi. Bağdat Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında lisans eğitimi aldı. Filistin direnişi ve Arap sol hareketi içinde faaliyetlerde bulundu. Suriye’de 8 yıl hapis yattı. Birçok Arap gazete ve dergisinde makaleleri yayımlanıyor.

HABERE YORUM KAT

2 Yorum