Has-Der'de "Peygamberler Kıssaları" Konuşuldu

12.04.2015 12:22
Has-Der'de "Peygamberler Kıssaları" Konuşuldu
Has-Der de haftalık seminerler kapsamında bu hafta "Peygamberler Kıssalarını Nasıl Anlamalıyız" Konusu işlendi.

Sunumu Muş üniversitesi İslami İlimler Araştırma Görevlisi Cahit Karaalp gerçekleştirdi. Ufuk açıcı ve farklı bir bakış açısıyla dinleyenleri etki altına alan sunumun özeti şöyleydi.

PEYGAMBERLERİN KISSALARINI NASIL OKUMALIYIZ

KISSALAR VE KURAN

Kur’an, insanlık tarihini Hz. Âdem ile başlatır ve tarihi akışı, Peygamberler üzerinden devam ettirir… Tarihi kıssalar dairesinde verir… Kıssalar, Kur’an’ın tarih okumalardır… Okuyucuya, tarihi okuma bilinci ve metodolojisi verir… Kıssalar; tarihin, mutlaka okunması gerektiğini ve tarih okumalarının ibret amaçlı olması gerektiğini anlatır…

Kur’an; iyilerin ve kötülerin tarihini anlatmakla, tarihin kimsenin malı olmadığını, insanlığın ortak mirası olduğunu, iyi tarihin insanlık için şeref; kötü tarihin ise insanlık için esef olduğunu anlatır…

KURANIN İLK KISSASI

Allah; Kur’anda her nerede “Ademoğulları” diye hitap ediyorsa mutlaka Kur’anda anlatılan  ilk kıssaya, Adem ve Şeytan kıssasına  göndermede bulunmaktadır… Kuranda anlatılan ilk kıssa, Adem ve Şeytan kıssasıdır… Adem şeytana kanmıştı…Ardından da tevbe etmişti… Ataperest Arapların şahsında tüm ataperest toplumlara şu mesaj veriliyor aslında bu kıssa ile: “Ataları fazla büyütmeyin… Yanlışlarını yol bilmeyin…Çünkü atalarda yanlış yapar…”

ADEMİN BAHÇESİ

İşte Âdem kıssası insanın kıssasıdır. İnsanın ilk günleri olduğu için, Âdem’in bahçeden kovuluncaya kadar geçen hayatı insanın çocukluk dönemine tekabül eder… Yani insanın evlilik öncesi dönemi Âdem’in bahçe hayatı, evlilik sonrası dönemi de Âdem’in bahçe sonrası hayatını karşılar... Allah, Âdem’in kıssasında biz tüm Müslümanlara şu mesajı vermiyor mu? “Vahiyden uzaklaşırsanız rahattan uzaklaşırsınız… Vahyi işler, onunla ünsiyet ederseniz şeytana yenik düşmezsiniz…”

ADEM VE ŞEYTAN

İlk kıssa bu – dikkat şeytan var demektir… son surede şeyanlardan sığınırız birdi çoğaldı-

Şeytan, saptırma yolu olarak “sıratı müstakimi” kullanıyor… Kur’an’a göre sıratı müstakim, Allah’a varan doğru yoldur… Şeytan, Allah’a varan yolu tıkar, o yolda olanları, “o yoldan alıkoyar” ya da “o yolda saptırır”… Yani “doğrudan uzaklaştırır” başaramazsa “doğruda kaydırır”…

Şeytanın doğru yolu mesken edinmesi ile bizlere; “inandığınız ve edindiğiniz, doğru diye bildiğiniz şeylere dikkat edin çünkü şeytan doğruda saptırır… Saptırırken doğruyu kullanır… Doğrularınızı yanlış yerlerde kullandırtır…” mesajı verilmektedir… Doğruyu bilmek her zaman için doğruyu yapmak demek değildir… Buna en güzel örnek, doğruyu bildiği halde doğrularla sapan babamız Âdem’dir…

Bize düşen, şeytan mantığını kavrayıp “şeytanlaşmaktan” uzak durmaktır… Şeytanlaşmak; suçu başkasına yıkmak, suçu suç görmemek ve suçta cesur olmaktır… Şeytan, Allah’a karşı gelme konusunda cesur davranmakta idi… Hâlbuki cesaret, yanlıştan dönmektir, doğru yolu yürümeye devam etmektir… Asıl cesareti Âdem gösterdi… Şeytanın ki haddini bilmemekti… Şeytan kötülük bağımlısıdır... Nasıl ki tiryakiler, tiryaki oldukları şeyleri bırakamıyorlarsa aynı o gibi şeytan da kötülüğe tiryakidir... 

Şeytan kıssası bağlamında dikkatlerden kaçmaması gereken önemli noktalardan biri de; şeytanın Âdeme yaklaşması ve “şu ağaçtan yersen melekler gibi olursun ve çok uzun bir süre yaşarsın” şeklinde sözler sarf etmesidir… Bu da şeytanın insanı saptırmada maneviyatı ve maddiyatı kullanacağını gösterir… Yani din ve dünyayı kullanır… Dine duyarlı çevreleri yanlış dindarlıkla, dünyaya meyilli olanları da dünyalıklara daha yakın kılmaya çalışmakla saptırır…

Allaha yakın olma ve varlıklı olma istekleri şeytanın saptırma araçlarıdır… Onun için Allaha çok yakın olanlarda bile her zaman için sapabilme potansiyeli vardır… Âdem bunun en bariz örneğidir… Allah’a yakın olma isteğiniz şeytanın hedefi olmanız için yeter sebeptir… Şeytan sizleri Allah’la aldatmasın ayeti, sizleri Allahın affediciliği, bağışlayıcılığı ile kandırmasın, Allah’a daha çok yakınlık amacı ile sizleri ondan uzaklaştırmasın… Unutmayın! Allah’ı ananlarda sapar…

HABİL KABİL

“Neden” çoğaldığımızın cevabını Kur’an, tefsiri bir ifade ile; “li tearafu” “tanışasınız, kaynaşasınız diye sizleri çoğalttık” diye açıklarken, “nasıl” çoğaldığımızın cevabını ise vermemektedir… Bugün sorgulanması gereken asıl şey; “nasıl çoğaldığımız değil neden çoğaldığımızdır?” Çünkü neden çoğaldığımız sorusu, tarihin her döneminde sosyal bir problem oluşturmuş ve insanların hayatında kapanmaz yaralar açmıştır…

Maide suresinin 20-33 arası ayetlerini okuduğumuzda söz konusu ettiğimiz Habil ve Kabil kıssasının İsrailoğulları özelinde ve savaş, öldürme ve fesat bağlamında işlendiğini görürüz…

Kabil, kardeşini öldürmenin, şiddet şehvetine yenik düşmenin acısını yaşamaya başladı… Allah ona bir karga gönderdi ve karga toprağı eşeleyip ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteriyordu… Karga başka bir karganın cesedini toprağa gömmek için eşeliyor olmalı ki Kabil’in dilinden şu sözler döküldü: “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtemedim!" dedi ve pişman oldu(perişan oldu)” Kabil, ilk dersini kargadan aldı... Adeta karga insana: “Biz ölümüze dahi sahip çıkarız, siz insanlar ise dirinizi dahi öldürürsünüz…” mesajını verdi ve insanı utandırdı… İnsan öldürmeyi Kabil’den, ölüyü gömmeyi ise kargadan öğrendi… 

DAVADA DEVAMLILIK ESASTIR.. NUH -YUNUS

İslama davet yolunda; Hz. Nuh bir işaret taşıdır ve bu işaret taşında şu yazılıdır: “Başarmak değil önemli olan çalışmaktır.” Davet bilinci açısından Nuh Suresi çok önemlidir. Bu Surede; “İslama davet yolunda gece gündüz, gizli açık, aç tok, sıcak soğuk demeden durmadan çalışın… Davet yolunda sonuca bir an önce ulaşmayı değil sonuca ulaşma yolunda var gücünüzü kullanmayı önemseyin“ mesajı okunur.

Hakka davet yolunda Hz. Nuh’un sergilediği sabrın sonu selamet oldu… Hz. Nuh gemiye bindi, gemisine binenlerle birlikte küfrün tuğyanının getirdiği tufanda boğulmaktan kurtuldu… Davet aşamasında sonuna kadar sabır sergileyemeyen Hz. Yunus ise gemiye bindi ve gemidekilerden sadece kendisi deniz sularının derinliklerine gitti… Balığın karnına girdi… Aydınlıklara ulaştırması gerektiği halkı karanlıklara terk ettiği için karanlıklar içinde kaldı…

Hz. Nuh’un sabrını şükür, Hz. Yunus’un sabırsızlığını ise özür takip etti… Nuh’un sabırla 950 sene davet ettiği halkı birkaç kişi dışında imana gelmedi ama Yunusun terk edip iman etmezler dediği 100 000 kişilik halkı ise Yunus olmadan imana geldi… Bu da bizlere şunu öğretti, halkın çokluğu ve duyarsızlığı sizi davanızdan ve davet sabrınızdan alıkoymasın…

Onun için Allah Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kalem suresinin son ayetlerinde uyarır Hz. Peygamberi ve adeta rahmet elçisine “Yunus gibi sakın terk etme bu milleti, terk etme Mekke’yi” mesajını verir… Mesajı alan Hz. Nebi ilahi emir gelene kadar terk etmedi Mekke’yi… İşkenceler, eziyetler, hakaretler, alaylar, boykotlar yıldırmadı Hz. Muhammedi… Bir an bile bırakmadı Mekke’yi…

Davet alanını terk etmeyin, insanlar davetime icabet etmiyorlar hissine kapılarak ümitsizliğe düşmeyin… Sizin işiniz uyarmak, uyandırmak... Allah’ın işidir isteyeni hidayete ulaştırmak… Sizin göreviniz hakkı halka ulaştırmak, hakkın sözcüsü olmaktır… Size düşen çalışmak, Allah’a düşen neticelendirmektir…

Unutmayın! Akibeti Allah belirler ama kul tercih eder… İçinde bulunduğumuz ahval kendi tercihimizdir…

HZ. SALİH -DEVE MUCİZESİ

Allah’ın Semud kavmine gönderdiği dişi deve, tefsir kitaplarında ve peygamberler hayatını anlatan kitaplarda anlatıldığı gibi yavrusu ile birlikte bir kayanın içinden çıkmış değildi… Kayadan çıktığı rivayet edilen deve ve yavrusu mucizesi(!)  Kur’an kıssalarında verilmek istenen mesajları yok etmek isteyenlerin uydurduğu bir israiliyat masalından başka değildir…

Semud kavminin toplumsal işleyişinin beşeri yasalara göre düzenlenmesi, toplumlara hâkim olan sünnetullahın aleyhte işleyeceğini göstermekteydi… Allah, Semud kavmine yaptıkları hayati hatayı deve misali ile anlatmak istedi ve dişi deve gönderdi… Devenin dişi olması devenin güçsüzlüğünü ve muhtaçlığını anlatmaktaydı… Allah, bu misal ile sanki Semud kavmine şunu aktarmaktaydı: “Siz nasıl ki Allah’ın mülkünde güçsüz, muhtaç, ehliyetsiz ve yetkisiz kişi, kurum ve ideolojileri ilah edindiniz, hayatınızı hayatı yaratanın kontrolüne değil de bu yaratılanların kontrolüne verdiniz, Allah’a kendi mülkünde ortaklar koştunuz hadi şimdi de sizlere kendi mülkünüzde güçsüz, muhtaç bir dişi deveyi can damarınız olan suya ortak ediyorum… Uydurduğunuz ilahlara elçiler söz ettiklerinde nasıl ki kıyametleri koparıyor, onları cezalandırmaya kalkışıyorsunuz; sizlerin de Allah’ın, suyunuza ortak ettiği deveye ilişmeniz durumunda kıyametiniz kopacak, cezalandırılacaksınız…”

Devenin su içmesi değildi asıl sorun… Hakimiyet alanlarına başka hakimiyetlerin kurulmasıydı sorun… Salih’in davetini yaptığı ilahın (Allah’ın) hayatlarına müdahil olmasını kabullenemiyorlardı…

Develer elbette kesilebilir, etleri yenebilirdi ama bu deveye yasağı koyan Allah’ın kendisiydi…Deve Allah’ın yasaklarını simgelemekteydi…Ve mesaj verildi Semud kavminin üzerinden tüm insanlığa: “Allahın yasaklarını çiğneyenleri Allah’ın toplumlara hakim kıldığı yasalar çiğner, yerle bir eder…”

Unutmayın! Allah’ın her bir yasağı Semud kavmine gönderilen dişi deve gibidir… İlahi yasaklara yasak koyanlar, ilahi ölçülerin dışında bir hayat yaşayanlar, Allah’ın mülkünde Allah’a kafa tutanlar, Allah’ın hakimiyet alanına beşeri hakimiyetleri ortak kılanlar, kainatın can damarı olan yeryüzünün hakimiyetini Allah’tan alıp mahluklara, halklara verenler, hakkın yönetimi yerine halkın yönetimini benimseyenler, hakların yenmesi için hakka karşı halkın yanında olanlar Semud kavmini unutmasınlar… Semud kavminin ilahi yasakları çiğnedikleri için ilahi yasalara takıldıklarını unutmasınlar…

KESMEYİN ALLAH’IN DEVESİNİ…

İBRAHİM NE ANLATIR

İMAN CESARET VE FEDAKARLIK- İmanın cesaretine bir de fedakârlığı eklemişti… Feda olmayı ve feda etmeyi kâr bilmişti… Fedanın olmadığı yerde kârın olmayacağını iman defterinden öğrenmişti… Fedakârlık kelimesinde  “feda etmek” kârdan önce gelir… Kârı düşünerek feda etmek değil, kârı düşünmeden feda etmektir “fedakârlık”…

İMAN VE CESARET “Nemrudlar ateşi tutuşturabilirler ama asla ateşe söz geçiremezler...” Ateş imanı yakamaz ama iman ateşi söndürebilir… İbrahimi imanın ateşi söndürdüğü gibi…

FEDAKARLIK İsmail’ini rabbi için kesmeye çalışan İbrahim’e Allah, hem İsmail’i hem de İshak’ı bahşetti… İbrahim bir vermek istedi, rabbi ise ona iki verdi… Bu kıssadan çıkardığımız dersi hiçbir zaman unutmamalıyız: ”Rab yolunda bir veren, iki ve daha fazlasını alır… Bu muhakkaktır…” ALLAHI MEMNUN EDEN HEP MEMNUN KALIR...

İbrahim’in ateşe atılması hakikatte imanın sınanmasıydı… İmanın pazara kadar mı mezara kadar mı? Süreceği deneniyordu… Aslında iman hangi kalbe girse onu İbrahim yapar, Musa yapar, Muhammed yapar… Eğer imana erdiğimizi söylediğimiz halde İbrahim, Musa, Muhammed olamıyorsak sorun bizdedir, iman etme şeklimizdedir

İbrahim, ateşte canıyla denendi, canı pahasına ateşe yürüdü… Ciğerparesini rabbine kurban etmekten çekinmedi… Çünkü İbrahim’in rabbi için vermeyeceği hiçbir şeyi yoktu… Her şeyi kendisine bahşeden Allahtan, hiçbir şeyi esirgeyemezdi… GERÇEK İMAN ALLAHIN VERDİĞİNİ ONDAN ESİRGEMEMEKTİR.. İbrahim bize bunu anlatır..

EN SEVDİKLERİMİZ İMTİHANIMIZ

Allah, insanı hep en sevdiği ile dener… Yakub’u Yusuf ile İbrahim’i İsmail ile deniyordu… İyi bilin! En sevdiğiniz sizin imtihan sebebinizdir… En sevgili(Allah) yolunda, yeri ve zamanı geldiğinde en sevdiklerimizden geçebilmeliyiz...

Sevginin kanunu

"Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret(iniz), hoşlandığınız konutlar, size Allah'tan, Elçisinden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili geliyorsa     (en sevgili olması gereken Allahın yerine başkalarını koymanızın cezası olarak) Allâhın başınıza neler getireceğini bekleyin, görün ve iyi bilin Allâh, doğru yoldan çıkmış kimseleri doğruya iletmez.”(Tevbe, 24)ayeti en sevgilinin kim olması gerektiğini ve Allaha duyulan sevginin önüne hiçbir sevginin geçmemesi gerektiğini anlatmıyor mu?

Bir nevi sevginin kuralını yazmaktadır bu ayet… Her şeyin bir kanununun olduğunu söyleyen Kur’an, sevginin de kanununu yazmıştır; o da “her zaman ve her yerde, herkesten en önce ve en önde, en büyük ve en içten bir şekilde Allah’ı sevmektir…” Çünkü sevgi, Allah’la başladı, çünkü sevginin başı ve kaynağı Allah’tı… O sevmeseydi ve seni severek var etmeseydi, sen sevemezdin, sevgi nedir bilemezdin… Allah’ın insanı “alak”tan yaratması, aslında bir yönüyle insanın, “sevgi ve ilginin sonucu olarak yaratılması” demektir…

YUSUFTAN MESAJLAR

Yusufun rüyası çocukların ençlerin ideallerini anlatır.

İki sevginin kurbanı olmuştu Hz. Yusuf… Babası Yakub’un “şefkat” kaynaklı sevgisi Yusuf’u kuyuya, vezirin eşi (İsrailiyat dilinde Züleyha’nın)“şehvet” kaynaklı sevgisi ise Yusuf’u zindana düşürdü… Sevginin hangi kaynaktan beslendiği önemlidir… Şefkatten kaynaklanan sevgi masum iken, şehvetten kaynaklanan sevgi ise meftundur… Yusuf, iki kıskançlığın kurbanıydı… İki sevgi ve iki kıskançlığın Kurbanı Yusuf… Tarih boyunca büyüklerin ayıplarını, kusurlarını, yanlışlarını kapatmak için hep kurbanlar seçilmiştir… Yusuf’ta bu kurbanlardan biriydi…       

Yusuf’u oyuna götürüp onun hayatı ile oynayacaklardı… Günümüz zalimlerinin geliştirdikleri oyunlarla Yusuflarımızın hayatı ile oynadıkları gibi… Hz. Yakub bunu anlamaktaydı ve endişesini farklı bir yolla aktarmaktaydı… KURT “Korkularınızı başkalarına açmayın gün gelir o korkularınız açığınız olarak kullanılır… “ Mesajını vermektedir

Yusuf suresinin sonuna geldiğinizde zihninizde şu mesaj canlanır: “HER HESABIN ÜSTÜNDE İLAHİ BİR HESAP VARDIR”

MUSANIN ASASI

Bunun için aş ve işten önce Musa’ya ilk vazife zulümle mücadele oldu… Musa, Firavun’a karşı başlattığı mücadelesinde elindeki çoban asası dışında hiçbir şeyi yoktu… Musa, Firavunla hesaplaşma yolunda elçi seçildi… Ve tek imkânı olan asaya ilahi destek verildi… Kur’an, Musa’nın asasının üç işlevini anlatır…

1-Musa’nın asası yılan oldu, Firavuni yılanların hepsini yuttu… Düzenbaz Firavuni düzenin oyununu bozdu…

2-Musa’nın asası ile denize vuruldu, deniz yarıldı, köle İsrailoğullarının özgürlük yürüyüşlerine yol açıldı, köleleştiren Firavun ise aynı denizin sularında boğuldu… Yani Musa’nın asası, mazlum halkın kölelikten azade olma yolunu açarken halkı köleleştiren Firavunları da boğdu…

3-Musa’nın asası ile çölde susuz kalan İsrailoğullarına su bulundu… Asa ile taşa vuruldu, taştan sular fışkırdı… Yani Musa’nın asası, kölelikten azade edilen halkın yaşaması için yine görevinin başında idi…

Kısacası Musa’nın asasının bu üç özelliği sırayla bize şu görevlerin icra edildiğini anlatmaktadır: Zalime karşı durmak, onu zulümlerinde boğmak, mazlumları kurtarmak ve mazlumları yaşatmak… Musa’nın asasının bu üç işlevini okuyan kendi asasına baksın…

Asa; zulme karşı duruşun simgesidir… Zulme karşı gösterilen duruşlar, Musa’nın asası konumundalar… O halde bakmalı herkes kendine, bugün benim asam ne?

Musa’nın asası zulümle mücadele için çok şeye sahip olmanız gerekmiyor… Haklı olmanız, haktan ayrılmamanız ve hakka(Allaha)dayanmanız asa olarak size yeter… Firavunlarla mücadele etmek için elinizde olmayan imkânların arzusunda olacağınıza elinizdeki imkânları harekete geçirin, elinizde olan imkânları kullanın ama mutlaka Allaha dayanın mesajını vermektedir…

FİRAVUN VE SİHİRBAZLAR

Yalan ve kandırmaca üzere kurulmuş sihirbazlık müessesesi, Firavun yönetiminin önemli dayanağıdır… Zaten yalan ve yanlış zalimlerin yaşam alanıdır…

Günümüz medyasına benzerdi o sihirbazlar… “Akı kara, karayı ak” gösterirlerdi günümüz “köşe yazarlarına” benzeyen o usta yalancılar… Yalan ve kandırmacaydı tüm şerefleri… Halkı, Firavun’a daha bağlamak ve yönetimi korumaktı tüm emelleri… Menfaatlerini korumak ve nüfuzlarını arttırmaktı asıl gayeleri… Ne de benziyor birbirine günümüz medyası ile sihirbaz selefleri…

Ve bir soru takıldı aklıma… Sihirbazların iplerini yutan asa, Firavun’u da yutabilirdi… Ya da Firavun’i başları parçalayabilirdi... Firavun’i yönetim tepeden bitirilebilirdi… Rabbin gücü elbet buna yeterdi… Ama iş öyle olmadı… Halkın huzurunda gösteri yapıldı ve Firavun’i yalanlar yılanlar oldu, yılana dönüşen asa onları yuttu… Firavun’i oyun bozuldu… Neden?

Allah, Firavun’i yönetimi asa ile dağıtabilirdi, Firavun’u asa ile öldürebilirdi… Ama öyle olsaydı Firavun’un sihirbazların eli ile halkın üzerinde oluşturduğu etki, korku, güç yıkılmamış olurdu… Halkın Firavun’a inanışı bozulmazdı… Firavun’un gidişi değil çöküşü önemli idi… Bunun için Allah, Firavun’u değil Firavun’un mantalitesinin yıkılmasını hedefledi… Değilse bir Firavun gider bin Firavun türeyecekti… Allah, bu asa ile bizlere hedef gösterdi: ”Hedefiniz Firavun değil Firavun’i mantık, Firavun’i mantalite olmalıdır…”

ALLAHIN YARDIMI HAREKTSİZ GELMEZ

EYYÜB VE MERYEM VE MUSA

Asanla taşa vur, ayağını yere vur- hareket etmezsen bereket gelmez, rahmete ermek için zahmeti yaşamak gerek.

Meryeme hamile kalması emrini Allah vermişti… Hamile kalması olağanüstü ama hamilelik dönemi ve doğurması ise olağan idi… Sancılıydı Meryem her doğuran ana gibi…”Keşke doğmasaydım, unutulup gitseydim” diyor biraz sonra yaşayacaklarından dolayı… Meryeme İsa’yı yükleyen Allah, neden Meryem’in doğumunu sancısız yapmadı ki?

Doğumundan sonra neden ağacı silkelemesini ve böylelikle üzerine hurma düşürüp yemesini istedi? İsa’yı babasız yüklediği gibi her şeyi rahat bir şekilde olağanüstülüklerle yapamaz mıydı? Meryemin doğumunun sancılı olması ve dalı silkeleyip hurma düşürmesi bize şunu anlatır: “ Sakın Allah için yürüdüğünüz yolda Allah’la pazarlığa girişmeyin… Her zaman olağanüstülükler beklemeyin… Siz Allahın davasını yüklenmiş olsanız da üzerinize düşeni yapmak zorundasınız..” Unutmayın! Sancısız rahmetin bereketi olmaz…

Meryemin doğumuna müteakib hurma yemesi bizlere şunu anlatır: “Allah için zahmet çeken, rahmet tadar…” Lüks ve konforlu evlerinde doğum yapmaktan kaçınanlar, Meryeme baksınlar… Meryem, çölde doğurmuştu çocuğunu… Çocuk doğurmaktan kaçanlar topluma rahmet olamazlar… Meryemin isayı doğurması:” İsalar doğurun âleme rahmet olsun… Velev ki doğumu çölde olsun…” mesajnı veriyor…

MERYEMİN SUSKUNLUĞU

Allah; Hz. Meryem için,  iffet sahibi olduğunu ve namusunu kale gibi koruduğunu söyler ve ona övgüde bulunur… Allah;  iffeti ile nam salmış Meryem’in, erkek eli değmeksizin İsa’ya hamile kalmasını irade eder ve Hz. Meryem’de hamile kalır… Meryem ne yapabilirdi artık? Kime ne diyebilir, kimi nasıl inandırabilirdi masum olduğuna? Öyle zor durumda ki Meryem: “Keşke bundan evvel ölseydim, unutulup gitseydim.” Diye söylenir kendi kendine… Ve Allah Meryem’e: “Sus kimse ile konuşma, soranlara bebekle konuşmalarını işaret et.” Diye ikinci bir emir daha indirir... Ve Meryem susar… Emre amade olur…

Bekâr, namus timsali ve mabed(mescid) hizmetkârı Meryem’in kucağında çocuk görenler, şaşkınlık içinde sorarlar: “Meryem bu ne? Bu çocuk kimin nesi? Annen iffetsiz değildi, baban da kötü adam değildi. Sen nasıl kötü yola girdin, gayri meşru bir evlatla bizlere geldin?” derler, sorgusuz infaz yolunu seçerler…

Meryem aldığı emir gereği susar, eliyle bebeğe işaret eder ve işaret diliyle: “Bana değil, çocuğa sorun” der… İleri gelen fesad kaynağı adamlar kızarlar, alaya alındıklarını sanırlar ve: “Ne yani bizimle çocuk mu konuşacak.” Diye karşı koyarlar… Ve o bebek konuşmaya; “Ben Allah’ın Kuluyum…” diye başladı ve Meryem suresinde 30-33 ayetlerde geçen sözleri ile devam etti konuşmasına… Şaşırdı büyük başlar, gördüklerine inanamadılar… Ve anlaşıldı ki; Meryem iffetlidir, namusuna leke getirmemiştir…

Meryem haklıydı ama işin iç yüzüne vakıf olmayanların katında suçluydu… Onun yerine, Allah; İsa’yı, kundaktaki bebeği konuşturmalıydı… Onu itham edenlerin dedikodularını böyle kurutmalıydı… Çünkü biliyoruz ki; mazlumun suskun dili, Allahın kesen kılıcıdır… Çünkü biliyoruz ki; her suskunluk suçluluktan kaynaklanmıyor…

Kimi susmaların, anlatılamayacak haklılıktan kaynakladığını öğreniyoruz Meryem’in susmasından… Meryem susunca, İsa konuştu… Sanki Allah, bu olay ile şu mesajı veriyor bizlere: “Haklı olduğunuz davada, haklılığınızı haykıramıyorsanız; sizin yerinize salih(haklı, düzgün ve iyi olan) ameliniz, salih hizmetleriniz haykıracaktır… Allah; salih amelinize, eyleminize öyle bir dil verir ki; dilleri keser, sözleri biçer, hileleri yerle bir eder…”

İsa’nın konuşması; salih amelin, eylemin konuşması demektir… Haklı eylemlerde bulunanların, salih ameller yapanların; iftiralar, karalamalar, dedikodular karşısında susmak zorunda kalmaları İlahi gayretin, ilahi dilin harekete geçmesi demektir… Adeta Allah; haklı eylem sahiplerine : “Diliniz susabilir ama amelleriniz konuşmaya devam edecekir.” Mesajını vermektedir…

YIKIK DUVAR

Kur’an’da, Kehf suresinde, yıkık duvar kıssasını okuyunca; ümmetimin, ülkemin, bölgemin, halkımın yıkık duvarları geldi aklıma… Yıkık duvarlar; bakımsızlığı, çöküşü, bitmişliği, tükenmişliği, zilleti, yoksulluğu, felaketi, vurdumduymazlığı anlatır… Duyarlılığın, huzurun, refahın, varlığın, fedakârlığın, sorumluluğun olduğu yerlerde yıkık duvarlar olmaz, duvarlar yıkık kalmaz…

Bu son örnekte, Salih Kul’un yıkık duvarı örmesi hadisesi, önemle değerlendirilmelidir… Bu davranışı ile Salih Kul bizlere, dünyanın neresinde olursanız olun, ister mukim ister yolcu olun; yetimlere, sahipsizlere, zayıflara, hak mahrumlarına, mazlumlara sahip çıkın, yıkık hayatları ayağa kaldırın, iyiliklerinizi karşılıksız yapın, mazlumun eli ayağı olun mesajını verir…

Mazlumun kimliğini sormayın, yapmanız gereken iyiliği hiç beklemeden yapın, zalim bir toplumun içindeki mazlumları zalimlerin ateşinde yakmayın, zalim ile mazlumun arasını ayırın, bulunduğunuz toplumda size değer verilmese de siz insani değerleri yaşayın ve yaşatın, Unutmayın! Yıkık bıraktığınız duvarların altında yıkılan insanlığınız olacaktır… Ne halde olursanız olun insanlığın yıkılmasına izin vermeyin mesajını verir…

“Gençlik” gibi bir hazineyi, zalimler keşfetmişler ve onu tüketiyorlar… İslam terbiyesinden yoksun, batı ahlakına teslim, yıkık duvarları andıran, genç nesli inşa etmeli, onları bulundukları karanlıklardan çıkarmalı ve zalimlerin ellerinden kurtarmalıyız… Ana- babaların eksik bıraktığını biz tamamlamalıyız… Yetim İslam ümmetinin hazinesi olan gençliği, zalimlerden sakınmalıyız… Salih Kul’un iki yetime sahip çıkması; “GENÇLİĞE SAHİP ÇIKIN” mesajını da vermektedir…

İNSANLIĞIMIZIN YIKIK DUVARLARIN ALTINDA KALMAMASI DİLEĞİ İLE…

cahit_karaalp-20150412-02.jpg

cahit_karaalp-20150412-03.jpg

cahit_karaalp-20150412-04.jpg

  • Yorumlar 3
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim