1. YAZARLAR

  2. Ruth Harris

  3. Fransız laikliği sınırları yine aşıyor
Ruth Harris

Ruth Harris

Yazarın Tüm Yazıları >

Fransız laikliği sınırları yine aşıyor

A+A-

Özgürlükleri dini fanatizme karşı savunma isteğinden kaynaklanan laisite, Fransa'daki bir avuç kadını giyimlerinden dolayı suçlu durumuna düşürerek aynı özgürlüklere zarar verebilir. Ülkedeki militan laiklik tartışması rahibelerin giyimine ve Dreyfus olayına da 'el atmıştı'

Fransa yine peçe siyasetiyle kuşatılmış durumda. 2004’te Fransız devlet okullarında ‘bütün bariz dini simgelerin” yasaklanmasının ardından (haç, Sih sarıkları ve kippaların giyilmesini yasaklayan, fakat açıkça başörtüsü giyen Müslümanları hedef alan bir önlemdi bu) Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy yasağı bir adım ileriye götürüyor.
Şimdi Müslüman kadınların peçe veya burka giymesini tümüyle yasaklayan bir düzenleme için bastırıyor ve yasayı ulusal kimlik çerçevesi içinde tarif ediyor: “Burka Fransa cumhuriyetinin topraklarında hoş karşılanmayacaktır” dedi geçen yıl. Peçe kadınları ‘örtünün arkasındaki esirler’ haline getiriyordu
ve ‘Fransa cumhuriyetinin kadın onuruna dair düşüncesi bu değil’di.

Rahibeler de nasiplerini almıştı
Gerçekten de tartışmanın Fransa’da uzun bir geçmişi var ve Sarkozy muhalifleri bunu göçmen karşıtlarının desteğini almak yönünde apaçık bir siyasi teşebbüs olarak kınasa da, sadece sağın bir ürünü değil. Din etkisine, yani vaktiyle Katoliklerin, şimdiyse Müslümanların etkisine karşı güçlü ve bazen mantıksız bir korku uzun zamandır Fransız toplumunun bir parçası. 19. asrın din adamları karşıtı kampanyalarından, Dreyfus olayının Yahudi karşıtı paranoyasına uzanan örnekleri olan bir korku bu. Burka tartışmasını, onu şekillendiren polemiklerin tabiatını anlamadan idrak etmek imkânsız.
Din karşıtı hissiyat, filozofların Katolik Kilisesi’ne Aydınlanma’nın düşmanı ve baskıcı monarşik hükümetin destekçisi diyerek saldırdığı 18. asırda Fransız siyasi hayatının büyük bir gücü haline geldi. İlk dönem tartışmaların birçoğunun merke-zinde kadınların bedenleri ve özgürlükleri vardı; bu minvalde din, toplumun en zayıf ve en savunmasız üyelerine saldıran bir yapı olarak tasvir ediliyordu. Denis Diderot’nun 1796’da yayımlanan ‘Rahibe’ adlı romanında genç ve masum Suzanne tercih hakkı verilmeden peçe takmaya zorlanır, ardından üstlerinin cinsel tacizlerine ve ahlaki ihanetine maruz kalır. Eserde peçe esaretin, karanlığın ve dizginsiz, çürümüş iktidarın simgesidir. Tarihçi Caroline Ford’un da işaret ettiği gibi, ‘zorla kapatma’ 19. asırda büyük bir hukuk mücadelesine konu oldu ve avukatlar kadınların manastıra kapanarak ‘sivil şahsiyetlerini’ kaybetmesini sertçe eleştirdi.
Din karşıtı kampanya yürütenler rahibelerin giyim şekillerini, bugün peçeye cinsel ve siyasi baskının nihai simgesi diyerek karşı çıkan yorumcularla aynı şekilde kınıyordu. 19. asırda Fransa’da tarikatlara giren kadınların sayısında muazzam bir artış yaşandı ve farklı inanç gruplarını yansıtan kapalı giyimler de buna bağlı olarak arttı. Rahibelerin giyimi kilisenin kurbanlaştırılan kadınlara gayrı tabi bir ruhani ve fiziki disiplin dayatma gücünün görünürdeki kanıtı olarak eleştiriliyordu. Bugün bile bazı yorumcular yeri geldiğinde Karmelitlerin ve Fakir Hemşireler Tarikatı’nın (her ikisi de tefekküre dayalı tarikatlardı) rahibelerine katı bir örtünme biçimi dayattığından ve burkadan pek farkı olmayan bir giyimi mecbur kıldığından dem vuruyor.
‘Kurbanlaştırılmış rahibe’ fantazisinin arkasında, etki altına alma gücü olan manipule edici rahip heyyulası vardı - ki bugün radikal imamların gücünden duyulan korkuyla ciddi benzerlik taşıyordu. 1845’te yayımlanan ve büyük ilgi gören ‘Rahip, Kadın ve Aile Üstüne’ adlı polemik kitabında 19. asır tarihçisi Jules Michelet rahiplerin, özellikle de Cizvitlerin, kadınları Cumhuriyetçiliğin önerdiği kurtuluştan uzaklaştırmak için kocayla karısı arasına girdiğini savunur. Hatta 1880’ler ve 1890’ların birçok ana akım Fransız feministi kadınlara oy hakkı verilmesine, günah çıkardıkları rahibin söyledikleri doğrultusunda oy kullanacakları gerekçesiyle karşı çıkmıştır. 

Sekülarizmin militan bir biçimi
Sekülarizmin militan bir biçimi olarak ‘laisite’ kavramı da işte bu dönemde güç kazandı; buna göre inanç ve ibadet özgürlüğüne özel ve gizli olduğu sürece izin vardı. Yeni Üçüncü Cumhuriyet laisiteyi, gerici siyasi ve dini ideolojileri savuşturmak ve rejimle ittifakı teşvik etmek için destekledi - Fransa’nın Avrupa’da monarşi olmayan yegâne büyük ülke olduğu bir dönemde bu çok önemliydi. 1870 ve 1880’lerde, laisite mücadelesinin bir parçası mahiyetinde, hükümet devlet okullarından haçı kaldırdı ve herkese özgür laik ilk öğrenimi garanti etti.
1890’lardaki Dreyfus olayı Cumhuriye-tin sekülarizme bağlılığını daha da güçlendirdi. Fransa ordusunda Yahudi kökenli bir yüzbaşı olan Alfred Dreyfus, yanlış yere ihanetle suçlandı ve sürgüne gönderildi. Bu olayın yıllar süren travması (Dreyfus 1989’da yeniden yargılandı ve ancak 1906’da aklanabildi), siyasetçileri böldü ve Fransa’nın
uluslararası imajını ciddi biçimde zedeledi. Dreyfus’un yeniden yargılanması, onu destekleyenlerin bir dinci-asker komplosu olarak gördüğü bir askeri mahkeme tarafından yapıldı. Dreyfusçular Katolik seçkinleri, özellikle de aristokrat Cizvit rahibi Stanislas du Lac’ı suçluyordu. Du Lac sadece Katolik seçkinlerin en üst tabakalarına girmekle kalmıyor, öğrencileri arasından çok sayıda subay çıkaran Ste Genevieve Lisesi’nin de müdürlüğünü yapıyordu. Birçok Dreyfusçu, masum Yahudi yüzbaşıyı Şeytan Adası’nda tecrit hücresine mahkum eden ordu komplosunu Lac’ın öğrencilerinin düzenlediğini öne sürüyordu; bu suçlamaya dair doğru düzgün kanıt ortaya konmadı.
Hemen sonrasında Dreyfus’u kurtarmak için çalışan eylemciler din adamlarından intikam almaya çalıştı; bazı aşırılıkçılar, sırf dini ayine gittikleri için subayları kara listeye almaya girişti. 1905’te laisite, kiliseyle devletin resmen ayrılmasıyla hukuki nitelik kazandı. Daha yakın dönemdeyse 2004’teki başörtüsü yasağının ve şu an peçeye karşı yürütülen kampanyanın gerekçesi görevi görüyor.

Feministler milliyetçilerle el ele
Bugünkü korkular geçmişin korkuları üzerinde yükseliyor ve dünün Katolik düşmanı, bugün İslami tehditte vücut buluyor. Bu, dini kurumların hatasız olduğu anlamına gelmiyor: Katolik Kilisesi içindeki çocuk tacizine dair son ifşaatlar, gizlilik ve suç ortaklığının en vahim istismar türlerini teşvik edebileceğini gösteriyor. Ve Dreyfus Olayı sırasında, anti-Semitik hakaretlerin ana kaynaklarından biri, dini bir tarikatın sahibi olduğu La Croix gazetesiydi; gazete yıllar boyu Yahudilerin üçkağıtçı oldukları, ihanet ettikleri ve dini ayinlerinde insan öldür-dükleriyle ilgili haberler yayımlamıştı.
Fakat şuna kuşku yok ki, tıpkı din karşıtı öfkenin bazen masum Katolikleri de hedef alması gibi, şu an peçe üzerine kopan tartışma Müslümanları kadınları ezen kötüler gibi göstererek gerilimi tırmandırıyor. Peçeye karşı çıkmak konu-sunda bazı feministler milliyetçilikle ittifak içine giriyor. Fransa’daki özgürlükleri dini fanatizme karşı savunma isteğinden kaynaklanan laisite, gelinen noktada tam da ülkedeki bir avuç kadını giyimlerinden dolayı suçlu durumuna düşürerek aynı özgürlüklere zarar verme tehlikesini gündeme getiriyor. (Oxford Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, 12 Mayıs 2010)

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT