Etnik merkezli sosyolojik savaş (1)

28.05.2011 04:31

Yusuf Çağlayan

Yüksek Seçim Kurulu'nun bazı bağımsız adayların adaylıklarını reddetmesi ile başlayan süreç giderek seçim rekabetini aşan boyutlar kazandı.

Bu süreçte ortaya çıkan söylemlere bir göz atacak olursak: Aysel Tuğluk'un; "Devletle olmuyorsa, halkımız kendi demokrasisini kuracak ve kurduğu bu sistem içinde yaşamasını bilecek kadar örgütlüdür." sözleri... Çankırı Garnizon Komutanı Kurmay Albay Engin Kabataş'a ait olduğu iddia edilen bir ses kaydındaki "Yok Kürt kardeşimiz, yok Kürt realitesi filan filan, ülke kötüye gidiyor. Üst kimlik, alt kimlik, filan filan" sözler... Yine bir albaya ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydındaki; "Bu saatten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bundan sonra yapılacak tek şey, fazla miktarda güç kullanıp kafalarını ezmek, ondan sonra bunu soğumaya bırakmak. Soğuduktan sonra da daha değişik tedbirlerle asimilasyonu hızlandırmak. Başka türlü olmaz bu iş. Bu hükümetle bu iş olmaz. Bu hükümetin derhal alaşağı edilmesi lazım arkadaşlar, başka çare yok." sözleri ve Selahattin Demirtaş'ın; "Türkiye, coğrafî ve nüfus olarak büyük bir ülke, tek bir merkezden, tek bir başbakanla yönetilemez.'' sözleri...

Etnik kimlikleri her fırsatta siyasallaştıran bu karşıt söylemlerin aynı zihniyetin farklı versiyonları olduğu gözden kaçmayacaktır. Toplumsal üst kimlik değerleri ile barışık alternatif bir siyaseti temsil eden AKP üzerinden, toplumun ortak kimliğini ve dayanışma kültürünü hedef alıyor her ikisi de... Çözümü birisi ırk merkezli tahakküm, diğeri ırk merkezli bölünmede görüyor. Tahakkümü temsil edenlerin resmî ideolojisinin ürettiği siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim, güvenlik anlayışı bütün etnik ve dinî kesimleri ile halktan kopmuştur.

Bölünmeyi temsil edenler İslam'ın, alt kimlikleri yok etmeyen, ancak onları kuşatan ve müspet bir işlev kazandıran daha üst dayanışma bağları ile farklı etnik kökenlerden gelen insanlara uzlaşı, dayanışma ve bütünleşme zemini oluşturduğunun farkındadırlar. Siyasal ve coğrafi bütünlüğün bu zeminde sağlanacağının, bin yıllık birlik ve dayanışmanın temel harcının, İslam'dan gelen dayanışma kültürü olduğunun bilincindedirler. Bu sebeple ırk merkezli, Marksist-Leninist ideolojilerinin sosyolojik tutarsızlığının açmazları ile bütün demokratik açılım süreçlerini baltaladıkları görülmektedir. Çünkü normal şartlar altında ortaya çıkacak Kürt muhafazakâr ve demokrat halkın iradesi ile yüzleşmekten çekinmektedirler. Bu kitlenin Hz. Peygamber'in men ettiği ırk merkezli siyasal birlik davasına destek vermeyeceklerini, Hz. Peygamber'e ihanet etmeyeceklerini çok iyi bilmektedirler.

Temelde aynı, ırki kutuplaşmayı temsil eden bu iki problematik zihniyet nasıl gelişti? Bilindiği üzere, Avrupa'da Westphalia ile din temelli devlet yapılanması, yerini milliyet ve ekonominin merkeze alındığı yeni bir örgütlenme biçimine bıraktı. Westphalia süreci, kendisini dini bağlamda anlamlandıran insanın ulus bağlamında anlamlandırmasına yol açtı. Bu anlamlandırma da siyasal birliğin ulusal kimlikler üzerine temellendirilmesine yol açtı. Böylece merkeze milliyet konularak ulus temelli bir devlet yapısı inşa edildi.

Dünya siyasî coğrafyası da bu doğrultuda değişim geçirdi. Avrupa'daki bu değişimin, çok uluslu ve çok dinli bir siyasal örgütlenme olan Osmanlı'ya yansıması yıkıcı olmuştur. Çünkü tarihsel olarak İslam'dan sapma üç kategoride kendini göstermiştir: Adalet-i mahza yerine adalet-i izafiyenin uygulanması, hilafet yerine saltanatın tatbiki ve din yerine milliyetin merkez alınmasıdır. Özellikle günümüzde etnik kimlik merkezli siyaset, zaten bu etnisiteye görelileşmiş bir adalete ve ırki saltanata yol açmakla, günümüzdeki siyasal ve toplumsal yapı her üç sapmayı da bünyesinde barındırmaktadır.

Geniş İslam coğrafyasındaki çıkarlarına ulaşmada en büyük engeli oluşturan İslam'dan gelen dayanışmanın, sözünü ettiğimiz üç sapma ile parçalanması, Batılı ulus devletlerin de işine geliyordu. Çünkü önemli oranda sanayi hammaddelerini ve enerji kaynaklarını barındıran bir coğrafyaya nüfuz edebilmek, bu coğrafyadaki büyük boy siyasal birliğin ve dayanışmanın ufalanmasını gerekli kılıyordu. Bu sebeple ulus devletin bu coğrafyada yaygınlaşması, bölge toplumlarının ihtiyaçlarından çok, Batılı güçlerin kolonyal politikalarının eseridir. Bu politikalar doğrultusunda, bölge devletleri kendi içinde veya sınırındaki devlet ile çatışmaya zemin oluşturacak ihtilaflarla yapılandırılmıştır. Böylece bu yapay devletlerin, iç etnik çatışmalar veya aralarında ihtilaflı olarak oluşturulan sınırlarla hem iç dinamiklerini hem de bölgesel dinamiklerini kullanamaz hale geldikleri görülmektedir. İslam coğrafyasındaki farklı etnik kimlikleri olduğu kadar bölgesel dinamikleri de birbirine entegre edecek jeo-kültürel olgunun İslam'a mensubiyet gibi ortak bir üst kimlik dayanışması olduğu açıktır. Bunu gören küresel statüko, daha 1990'lı yıllarda düşman kuvvetleri yeşil olarak sembolize etmiş ve küreselde İslam, yerelde irtica ile mücadele adı altında bu dayanışmayı bloke etmek için harekete geçmiştir. Bu büyük boy dayanışmanın engellenmesinde, ellerinde tuttukları silah, tıpkı bölgeyi parçalamada ve bölgedeki dayanışmayı ufalamakta kullandıkları aynı silah, yani etnosentrizm, ırk merkezciliktir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim