1. YAZARLAR

  2. Ahmet Demirhan

  3. ‘Duygusal vesayet’ten ‘siyaset’ çıkarmak!
Ahmet Demirhan

Ahmet Demirhan

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Duygusal vesayet’ten ‘siyaset’ çıkarmak!

A+A-

Nuray Mert’in 28 Aralık’ta Hürriyet’teki “Önce adını koyalım” yazsısını temel alırsak, gerçekten önce adını koymamız gerekecek. Her ne kadar Nuray Mert, “önce adını koyalım” ile, Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci kendince yorumlayarak bu sürece bir ad vermekten bahsetse de, onun şu günlerde gazete köşelerinin en hararetli konusu olan “sivil vesayet”, “sivil faşizm” ya da “sivil otoriterlik” konusundaki görüşlerini biraz erteleyerek, kendisine verilen desteğin adının konmasından bahsediyorum. Mert’in 11 Ocak’ta yine Hürriyet’teki “Teşekkürler Sibel Eraslan!” yazısında adlarını anarak teşekkür ettiği destek, Vakit’te Sibel Erarslan’dan, Yeni Şafak’ta Ayşe Böhürler’den ve Habertürk’te de Nihal Bengisu Karaca’dan geldi.

Daha sonra aynı minvalde Yeni Şafak’tan Özlem Albayrak da ona destek verdi. Bu dört yazarın Mert’e verdikleri destekte “cinsiyetçi bir okumayı” boşa çıkaracak doneler fazlasıyla mevcut olduğundan meseleye bu zaviyeden yaklaşma çabalarının baştan beyhude olacağını hemen belirtmek gerek. Yine de gerçekten bu desteği nasıl adlandırmalı?

‘Dostluk’, ‘vefa’ ya da benim gerçekten anlamakta güçlük çektiğim “fikirlerine tamamen katılmıyorum, ama...” diye başlayan cümlelerde ifadesini bulan ‘empati’ gibi meseleler etrafında şekillenen bu destek, aslında Nuray Mert’in toplumsal süreçleri, siyasal anlayışları ve hatta gündelik politikaları eleştirirken kullandığı bazı kalkış noktalarıyla fazlasıyla örtüşük. (Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için tekrar etmek gerek: Mert’in eleştirilerinin bütünü değil burada söz konusu olan.)

Mert’e verilen bu destekler, ‘duygusal’ destekler ve elbette bir anlamı, değeri var; dolayısıyla, “hiç yoktan iyidir” demekle geçiştirilemeyecek destekler. Ama, bu desteklerle ancak Mert (ya da onun durumuna düşenler) desteklenebilir. Boyutu, alanı ve geçerliliği sınırlı bu desteklerden daha fazla bir şey çıkar mı, kuşkulu (zaten “fikirlerine katılmıyorum, ama...” diye başlayan cümlelerin en büyük açmazı da bu: muhatabından, tam da ona en gerekli desteği, “siyasi desteği” esirgemek, ki zaten liberalizmin duçar olduğu en önemli maraz, böylesi bir “siyasetsizliği” kendisine ilke bellemesi).

Faydasız yazılar

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz toplumsal süreçleri, bizde var olan siyasal anlayışları ve hatta gündelik politikaları eleştirmekle kalmayan, bunun yanında karamsar da bir tablo çizen Nuray Mert’in ortaya koyduğu “siyasi tavır”, ona verilen onca desteğe rağmen, meselenin asıl nirengi noktası olarak, hala kırılganlığını ve eleştiri ötesi tepkilere açıklığını sürdürüyor; Mert, bu noktalarda kendisine destek verenlerden destek alamıyor. Destek aldığı ya da alması muhtemel kesimler ise, “kimse kimseyi dinlemiyor” şeklinde kendisinin de zaten şikâyet ettiği bir tabloda kendisine zaten bir yer biçmiş olanlar.

Mert’in geçmişte de haşin eleştirilere maruz kaldığını, ama aynı “hışımlı eleştirileri” başkalarına, hatta kendisine karşı da sergilemekten kaçınmadığını hatırlatarak “fikirlerine katılmıyorum, ama...” tarzının başka bir versiyonunu sergileyen Taha Akyol’un Milliyet’teki “Sivil Faşizm” adlı 11 Ocak’taki yazısının Mert’e verdiği destek ise başka bir açıdan sorunlu. Akyol’un yazısının, diğer desteklerden en önemli farklarından birisi, Mert’i vesile kılıp bir güzel “siyasi analiz diskuru” çekmesi. “Bizi severken devletten farkları yoktu”nun nadide örneklerinden birisi yani.

Akyol’un önemli bir farkı da Mert’in, eleştirilerini, “sırf özgürlüğe olan tutkusundan ve ‘solcu’ aykırılığından” yaptığını iddia etmesi. Gerçekten Mert’te “solcu aykırılığı” var mı, bence sorgulanır ve hatta bizzat Mert de böyle aykırılıkları bolca sorgulamıştır. Ama, baştan beri üzerinde durduğumuz “adlandırma” işini başka bir boyutuyla geliştirme adına dile getirirsek, diğer isimlerin Mert’e verdiği destek ile Mert’in toplumsal süreçleri, siyasal anlayışları ve hatta gündelik politikaları eleştirirken kullandığı bazı kalkış noktalarını fazlasıyla örtüşük kılan nokta, Akyol’un Mert’te bulduğu bu “solcu aykırılığı”na yol açtığını tahmin ettiğim nokta.

‘Laf çok vicdan yok’

Kimi zaman Mert, “siyasi yorum”larına “duygu”yu fazlasıyla sokuyor. Örneğin Bursa’da meydana gelen maden kazası üzerine Radikal’de yazdığı 17 Aralık tarihli “Laf çok, vicdan yok” başlıklı yazıda, “siyaset gündemi”nin “Kürt meselesi ile belirlenen bir döneme” rast gelen maden kazasının, medyada yeterince yer bulmasına rağmen, yeterince “‘siyasi yorum’ konusu olmaya değer bulunmadı”ğından şikâyet ediyor.

Bir maden kazasının elbette ki “siyasi” bir yönü olabilir, hatta vardır; ama “hayli siyasi” olan Kürt meselesiyle maden kazası arasında “siyasi yorum” düzeyinde bir fark yokmuş gibi davranmak, ne kadar gerçekçi? Hatta maden kazasında sergilenen tavırların “vicdan” yoksunluğu içinde olduğunu söyleyerek, sonra da aynı “vicdan”ı (ya da yokluğunu) özellikle sağ muhafazakâr politikaları ve politikacıları eleştirmek için kullanmak, hatta onları “sahtekarlık”la suçlamak nasıl bir “siyasi yorum”?

Mert, madencilerin de analarının ağladığını söylüyor. Elhak, doğru; ancak ağlayan anaları aynı “totalite” içinde meczetmek ve bunların sorunlarına aynı düzeyde çözüm talep etmek, nasıl bir “siyasi” anlayışa sürükler bizi? Kapıdan kovmaya çalıştığını bacadan içeri almak olmasın nihayette netice? Bu açıdan “vicdan”la “siyaset” yapılmasını talep etmek, Hadi Uluergin’in 12 Ocak’ta Hürriyet’te belirttiği gibi, zaten ‘sivil’ olan ‘faşizm’in ayak seslerini duymaya başlamak anlamına gelmez mi?

Yanlış anlaşılmasın: Mert’i ‘faşizanlık’la, ‘otoriter’ ya da ‘totaliter’ siyasi yapılara en azından bir biçimde kapı aralamaya çalışmakla suçladığım yok ya da onun eleştiri konusu ettiği mesela “muhafazakar siyaset tarzı”nın masumluğunu da ileri sürüyor değilim. Ancak Mert’in bulunduğu noktadan, zaten ‘siyasi’ olarak hayli hareketli bir gündeme, sayısız yeni mesele eklemek ve bunları aynı hararet ve şevkle savunmak mümkün. Böyle olunca, kendisine gelen tepkileri de, tıpkı ‘siyasi’ açıdan hiçbir şey ifade etmeyen desteklerde olduğu gibi, ‘duygular’ düzeyinde anlamlandırmaya, hatta adlandırmaya çalışmaktan başka çıkar yol kalmıyor geriye. Sanırım, Mert’in son zamanlarda ülkenin içinde bulunduğu süreci, siyasi anlayışları ve gündelik politikayı eleştirirken kullandığı ‘siyasi analiz’ dilinin, kendisine gelen tepkiler karşısında soğukkanlılığını kaybedip birden ‘heves’, ‘hesap’ ya da ‘hırs’ gibi ‘duygular’la bezeli bir dile kayıvermesinin en büyük nedeni de bu.

Ne diyor Mert kendisine yönelik tepkilere cevaben Radikal’de yazdığı 12 Ocak tarihli “Cadı kazanının kıyısında” yazısında? Kendisinin “Son derece insani, son derece sıradan bir kaygıdan söz ettiği”nden bahsederek, bunun karşısında “kurulan cadı kazanı”nın “ortada” olduğunu, “kaş üstünde göz var diyenin o kazana itilmesine hevesli çok insan, çok hesap ve her türden hırs”ın “söz konusu” olduğunu dile getiriyor. Radikal’de 24 Aralık tarihli “Ergenekon gölgesinde demokratikleşme (2)” adlı yazısında, “siyasi tarihimizde olan bitenler açısından, kendi hesaplaşmasını yapmaktan kaçmak adına, olanı biteni derin devlet komplosuna yorup işin içinden sıyrılma çabasında” olduğunu söyleyerek “sağ siyaset geleneği”ni eleştiren Mert’in, bu noktada, “ortada” olduğunu söylediği “cadı kazanı” gibi terimlere başvurması, “komplo”yu açıklama yöntemi olarak kullanmaktan başka nereye götürür bizi? Ayrıca “son derece insani, son derece sıradan bir kaygı”, siyasi bir dile tahvil edildiğinde karşımıza ne tür manzara çıkar?

Bunun muhtemel başka bir açıklaması daha var: Mert’in böyle bir çareye başvurduğunu söylemek istemiyorum, ama Mert durumundaki benzeri bir çok örnekle karşılaştıktan sonra, “duygular”a çokça başvurmanın, insanı eleştiriye karşı “korunaklı” kılacağına dair bir yanılsamanın ürünü olabileceğini de belirtmeden edemeyeceğim. Bunu örneğin Ertuğrul Özkök sıkça kullanır. Literatürde hayli kökleşmiş, artık kendi tarihselliğine sahip, ne kadar soyut olursa olsun bizatihi kavramsal olarak varlığıyla bile hayatta belirli bir “iz” bırakan birçok kavram, onun bunları kendi “duygu âlemi”ni de işin içine katmasıyla birden köksüzleşiverir, yerini kaybeder ve başka bir şeye dönüşüverir; böylece istenildiği gibi kullanılmaya hazır hale getirilir.

Kişisel hesaba teoriler

Nuray Mert’le de bağlantılı olan bir örneği hatırlıyorum mesela. Mert, fi tarihinde, “teori”lerin “kişisel hikâyeler” ile desteklendiğinde çok verimli olabileceğini, bu nedenle “kişisel hikâye”lere de yer açılması gerektiğini yazmıştı. Söz konusu ettiği “kişisel hikâye”, Nur Vergin’in yeni taşındığı bir evde “mevlit” okutmak istemesi, ancak komşulardan çekindiği için bunu yapamadığını dile getirmesiydi.

Mert’in “teori” ile kastettiği ise, Türkiye’de “laiklik anlayışı”ydı. Özkök, kendi “kişisel hikâye”sinden yola çıkarak ve “duygular âlemi”nden gelen bir “açılım”la, Mert’in teorik çözümlemesini yerinden etmişti. Mert’ten bu çabaya “teorik yorum” açısından bir yana “duygusal” açıdan dahi “insani” bir tepki gelmemesi, not edilmesi gereken uğraklardan birisi (bu konuda bu kadar rahat konuşmamım nedeni, Mert adına olmasa da “teori” adına, Özkök’ün çabasını daha o günlerde gündeme getirmiş olmam.)

Bu açıdan, hem Mert’e verilen “fikirlerine katılmıyorum, ama...” türü desteklerin “siyasi” bir karşılığının olmaması ve hem de Mert’in zaten kimi “siyasi yorum”larında “duygusal dili” çokça kullanması ve “duygusal dil”in genelde eleştiriye kapalı olması, hatta istenilen sonucu bir biçimde daha baştan garantiye alması, aslında son zamanlardaki karamsar görüşlerini de hangi zeminde değerlendireceğimizi belirlememizi zorlaştırıyor.

Dolayısıyla, “insani”, “duygusal”, “sıradan” veya “vicdani” kaygılarını bilmem ama Mert’in “siyasi kaygılar”ını kendisiyle paylaşmak isterim; ama bunun için Mert’in öncelikle var olduğunu söylediği “vesayet”i, “duygusal vesayet”ten bağımsız ve “siyaseten eleştiri”ye imkân tanıyacak şekilde, hatta “asıl kırılma noktası, Gül’ün şahsi düşüncelerle cumhurbaşkanı olmak istemekte diretmesi” gibi “siyaseten” anlamlı olmayan cümleler dışından bir biçimde ortaya koyması gerek.

‘Türbanlı yazar’ desteği

Aksi takdirde, Mert’in şikâyet ettiği hem her zaman var olduğunu ve var olacağını söyleyebileceğimiz bir takım ‘heves’, ‘hırs’ ya da ‘hesap’lardan kaynaklanan “cadı kazan”ları ve hem de var olduğunu söylediği “vesayet”in her, ama her türlü biçimi, hatta 12 Ocak’ta Taraf’taki yazısında Leyla Erbil’in dile getirdiği “otovesayet”, “siyaseten” ne dendiğini anlamamızı zorlaştıracaktır. Sahi, Nuray Mert “siyaseten” nerede duruyor(du) ve ne söylüyor(du)?

Bir son dakika notu: Yazıyı teslim ettikten sonra gördüm ki Hürriyet’te Ahmet Hakan, “Türbanlı yazarların, son zamanlarda “yandaş kalemler”in hedefi haline gelen Nuray Mert’in hakkını teslim eden yazılar yazması”nı “yeni trendler” olarak sunuyor 14 Ocak’ta. “Türbanlı yazarlar” tabirinin “siyaseten” ne anlama geldiğini cevaplandırmayı Nuray Mert’e bırakıyorum.

Ancak 15 Ocak’ta Ertuğrul Özkök, bu yazıda da adları geçen ve Mert’e desteklerini “‘cinsiyetçi bir okumayı’ boşa çıkaracak”, bir değeri olan, ama “siyaseten” hiçbir anlamı olmayan destekler olarak değerlendirdiğim destekleri, “maçolaşan yeni erkek iktidarına meydan okuyan kadınlar”ın desteği olarak sunmakla kalmıyor; “kadın tehlikelidir” tezini açıkça dile getiriyor. Bu eleştiriye karşı “Allah aşkına ben böyle mi dedim” diyerek kendisini savunması kuvvetle muhtemel Özkök’ün yazısındaki asıl “siyasi” unsur ise, birilerine “bu sonradan görme haliniz, bu kibriniz, bu iktidar oburluğunuz artık sırıtıyor; paçalarınızdan akıyor” diye seslenmesinde yatmıyor mu gerçekten? Eğer “vesayet”i konuşacaksak, başka şeyler yanında, Bülent Somay’ın adlandırmasıyla “bu çok bilmiş özne”lerden nasıl bir “vesayet” çıkar sorusunu da sormamız gerekmiyor mu sahiden? Yeniden soruyorum: Sahi, Nuray Mert “siyaseten” nerede duruyor(du) ve ne söylüyor(du)?

STAR

YAZIYA YORUM KAT