1. YAZARLAR

  2. Celal Kazdağlı

  3. Derin devletin kara kutusu açıldı mı?
Celal Kazdağlı

Celal Kazdağlı

Yazarın Tüm Yazıları >

Derin devletin kara kutusu açıldı mı?

A+A-

İlk duyulduğunda pek çok insan “eyvah” dedi, “Kurumlar yine birbiriyle çatışacak, asker-sivil birbirine girecek.” Biri Albay iki subayın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast şüphesi ile yakalanması herkesi telaşlandırdı. Buna bir de özel yetkili Savcı’nın, subayların bağlı olduğu Seferberlik Tetkik Kurulu’nda arama yapmak istemesi eklenince herkes soluğunu tuttu. Terörle mücadele personeli 20 kadar polisle savcı Seferberlik Tetkik Kurulu’na girdi ve arama yapmaya başladı. Beklenen korkulan hiç biri gerçekleşmedi. Aslında bu önemli bir olaydı. Hiç beklenmedik bir sırada Askerin “en özel” biriminde arama yapılıyordu. 57 yıllık “sır odası”na girildi. Asıl şaşırtan bu işin bu kadar kolay olmasıydı.

Savcı öldüren oda!

O odaya, 31 yıl önce bir başka Savcı girmek istemiş, daha bu niyetini açıklayamadan öldürülmüştü. Ondan geriye kalan sadece bir rapordu: “Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç, demokrasi umudunu yok etmek; onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çokuluslu ortaklıklar, Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre bu sonuca ulaşmada CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler, devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.”

Doğan Öz, Ocak 1978’de yazdığı bu raporunda sadece soyut bir tespit yapmakla yetinmedi. ABD’nin kendi yararına çalışan bazı gizli örgütleri kullandığını belirtti. Dahası, ABD’nin bu gizli örgütlenmeler vasıtasıyla devlet aygıtını büyük oranda kontrol ettiği sonucuna vardı: “Bütün bu çalışmalar içinde askeri ve sivil güvenlik güçleri vardır. Kontrgerilla, Genelkurmay Harp Dairesi’ne bağlıdır. Sivil güvenlik güçleri içinde de MİT elemanları ve I. Şube görevlileri kullanılmaktadır. Bütün bu çalışmalar MHP ve onun kadrolarınca yönetilmektedir. Bu genel çerçevede cinayetleri, şiddet ve anarşik eylemleri daha iyi anlamak olasıdır. Konuya bu kapsamda yaklaşılmadıkça anarşi eylemlerini kaynağında kurutmak olanak dışı olduğu gibi demokrasiyi tek seçenek olmaktan çıkartarak bütün kurumlarıyla faşizmi kökleştirmek de gündeme gelecektir. Durum bütün açıklığı ve acılığıyla ve saygıyla sunulur.” 

Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz, yazdığı bu raporu, Kontrgerillanın varlığını kamuoyuna ilk açıklayan, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e ulaştırdı. Doğan Öz’ün dava açmak için vakti olmadı; 24 Mart 1978 günü öldürüldü.

31 yıl beklemek gerekti

Savcı Doğan Öz’ün öldürülmesinden sonra, izleri onun tarif ettiği adreslere giden pek çok suikast, eylem ve katliam gerçekleştirildi. İki buçuk yıl sonra da 12 Eylül 1980 Darbesi ile ülkede bir Askeri Yönetim kuruldu. Savcı Doğan Öz’ün isteği ise ölümünden 31 yıl sonra bir başka Savcı tarafından gerçekleştirildi.

Bugün hakim ve savcı denetiminde aranan Seferberlik Tetkik Kurulu, Türkiye’nin NATO’ya girmesinden bir yıl sonra 1953’te resmen kuruldu. Böyle bir kurumu isteyen ve biçimlendiren doğrudan ABD’ydi. ABD, o dönem, NATO çerçevesinde Sovyetler Birliği’nin olası işgal girişimlerine karşı bir direnişi örgütlemek üzere Seferberlik Tetkik Kurulu’nun oluşmasını istedi. Bu kurum Genelkurmay’a bağlıydı ama personelin önemli bir kısmı ABD yardım kuruluşunun binasında çalışıyor ve maaşı bu ülke tarafından ödeniyordu. Orada görev alanlar Kore savaşına katılmış subaylar ile ABD’de özel eğitim almış askerlerdi.

Paramiliter istihbarat

Aslında proje ABD istihbarat örgütü CIA’ye aitti. Komünizme karşı bütün ülkelerde “vatansever” unsurlara dayanan bir örgüt kurmaktı amaç. Fikir İkinci Dünya Savaşından hemen sonra ortaya atıldı. Asıl kadrolar Nazi Almanya’sının kurduğu Gestapo personelinden devşirildi ve o model örnek alındı. NATO öncesi CIA tarafından çekirdek kadrosu oluşturulan bu Gladio yapılanması NATO ile birlikte 16 üye ülkede gerçekleştirildi. Bu ülkelerin hepsinde ordu ve güvenlik birimleri içinde yer aldılar ve bir de Nazilerin SS örgütlerine benzer paramiliter örgütlenmelere gittiler. Türkiye de benzer yapıya onay verdi. 

O dönem; Sovyetler Birliği’nin saldırısı karşısında Türkiye’nin direnemeyeceği, Kars’tan girecek Rus askerlerinin, bir iki gün içinde, Malatya’ya kadar kolayca ilerleyebilecekleri düşünülüyordu. Yapılmak istenen şey düşman işgaline girecek yerlerde şimdiden, direniş örgütleri oluşturmaktı. Seferberlik Tetkik Kurulu, bu bölgelerde işgal şartlarında bir araya gelip mücadele edecek sivilleri bulup eğitiyor, onların kullanabilmesi için de gizli yerlere silah, bomba, kurşun, dinamit lokumu gibi askeri mühimmat gömüyordu.

Gizli iktidarlar

Türkiye, İtalya ve Yunanistan gibi NATO üyesi ülkelerde güvenlik örgütlenmesi, ABD’nin yönlendirmesiyle, soğuk savaş mantığına uygun hale getirildi. Sovyetler Birliği’nden kaynaklanacak bir saldırıya NATO karşı çıkacak, yani dış güvenliği üstlenecek, iç güvenlik ile işgal sırasında direnişi de o ülkelerin ordusu ile polis ve istihbarat örgütleri sağlayacaktı.

ABD bu iş bölümünde o kurumlara pek güvenmiyor, o birimleri kontrol edebilecek mekanizmaları kuruyor, o ülke yönetimlerinin masum amaçlarla kurduğu bu örgütlere sızıyordu. Giderek o ülkelerde kritik alanların kontrolünü ele alarak gizli iktidarını pekiştirdi. Bu sadece güvenlik birimleriyle sınırlı bir iktidar alanı değildi. Ekonomik birimlerden, akademik kadrolara, düşün hayatından iletişim dünyasına, politik kadrolardan bürokratik yapılara kadar uzanan bir yelpaze bu sayede kontrol edilip yönlendiriliyordu.

Ülke içinde bu yapıyı kontrol eden gizli iktidara karşı çıkanlar derhal devre dışı bırakılıyordu. Kimileri, Adnan Menderes gibi darbe yapılarak asılıyor, kimileri de Doğan Öz gibi öldürülüyordu.

Adnan Menderes’in söz dinlemez tavrı, Kıbrıs konusunda cesur çıkışı, Sovyetler Birliği ile ilişkiye girmesi, soğuk savaş mimarlarını harekete geçirdi ve önce 60 darbesinin şartları oluşturuldu, sonra da darbe gerçekleştirildi.

Türkiye’de bugün yarı resmi ağızlardan kabul edilmiş ilk Gladio eylemi 5-6 Eylül olaylarıdır. 1955’te çoğunluğu Seferberlik Tetkik Kurulu’nda çalışan ama maaşlarını ABD’den alan bu grup Rum vatandaşlara karşı bir girişim başlatmış ve iki gün boyunca onların mallarını yağmalatmıştı. O eylemin organizasyonunda ABD’nin kullandığı istihbarat elemanlarının rol aldığı artık bir sır değil. Ne tesadüf CIA Başkanı da o tarihte İstanbul’daydı.

1960’ların sonunda bütün dünyada yükselen sol akımlar Türkiye’de yankı bulunca Gladio hem sokağı kontrol etti hem de 9 Mart ve 12 Mart cuntasıyla ilişkiye geçti. Sol elin desteğiyle sağ el 12 Mart’ta muhtırayı verdi.

12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra “Bu düzen değişmelidir” talebiyle ortaya çıkan ve “Hakça bir düzen” vaat eden Bülent Ecevit ile Cumhuriyet’in kuruluşta saf dışı bıraktığı Müslümanların politik temsilcisi Necmettin Erbakan “Adil Düzen” talebiyle iktidara geldi. Aslında bu, halkın ABD’ye çalışan gizli iktidara bir tür başkaldırma biçimiydi. O rüzgarı arkasına alan Ecevit-Erbakan ikilisi ABD çizgisinin biraz dışına çıktı ve Kıbrıs Harekatı’nı gerçekleştirdi. Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesindeki kimi subaylar, çıkartma öncesi, Kıbrıs’ta destansı işlere imza attılar. Türk Askeri Kıbrıs’a çıkmadan önce sahada görev yaptılar, halkı savaşa hazırlama ve direnişi örgütleme konusunda başarılı oldular. Ancak ne var ki Gladio da o yapının içine girmeye çalıştı ve sonradan orayı bir üs olarak kullandı.

Kıbrıs çıkartmasından sonra ABD “nedense” Özel Harp Dairesi’nde çalışanların parasını ödemekten vazgeçti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar o personel için Başbakan Bülent Ecevit’ten para isteyince durum ilk kez kamuoyunun bilgisine açılmış oldu. Ecevit örtülü ödenekten istenen paranın nedenini soruştururken o zaman adı Özel Harp Dairesi olarak değiştirilen yerde çalışan personelin önemli kısmının parasının ABD tarafından ödendiğini öğrendi. Daha sonradan MHP Sarıkamış ilçe başkanı gibi kimi paramiliter unsurların bu fon üzerinden örgütlendiğini öğrenip bunları kamuoyu ile paylaştı. Daha sonra 1 Mayıs kanlı eylemini Gladio, ya da kontrgerilla denilen grupların yaptığını Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bildirdi.

İç tehdit odakları

12 Eylül Darbesi’nin “iç tehdit ocakları”nı söndürmesinden sonra gerçekte soğuk savaş modeline uygun iç tehdit odaklı örgütlenmiş olan güvenlik yapılanmasına da ihtiyaç yoktu. Ama iki olay Türkiye’ye o ihtiyacı yeniden hatırlattı. Bunlardan ilki dışarıda temsilciliklere ve diplomatlara yönelik Asala saldırısı, diğeri ise 15 Ağustos 1984 Eruh saldırısı ile sahneye çıkan PKK idi.

Aslında Gladio Türkiye’de örgütlenirken bir ayağı vatansever güçler olarak milliyetçi-muhafazakar kesim üzerindeyken diğer ayak da sol yapılar içindeydi. Ama o dönem çok fark edilmeyen ve Gladio’nun örgütlendiği bir alan daha vardı? Ayrılıkçı güçler.

Bütün örgütleri yok eden 12 Eylül yönetimi nedense PKK’yı görmemiş ve tam da idareyi sivillere teslim ettiği bir sırada PKK “bir soğuk savaş aparatı” olarak ortaya çıkmıştı. Asala saldırıları içerde sıkışmış olan soğuk savaş kadrolarına dışarı taşıyıp, bir ferahlama sağladığı gibi bir de “meşruiyet” kazandırmıştı. Asala ile “meşruiyet” kazanan soğuk savaş modeli, PKK terörü ile yeniden hayat buldu. O sayede güvenlik ve yargı başta olmak üzere tüm bürokratik yapı soğuk savaş modeline göre yeniden tahkim edildi. Oysa o dönem “soğuk savaş” devrini tamamlamış sahneden inmeye hazırlanıyordu. Bütün ülkeler soğuk savaş sonrasına kendilerini uydurmaya başladı.

Turgut Özal bu değişimi zamanında fark etti. İşe ekonomiyle başladı. Ekonominin ihracata yönelik yeniden yapılanması Türkiye’de hızlı bir zihniyet değişimine yol açtı. Türkiye dışa açıldı. Çevresinde soğuk savaşın nedeni olan devletler, Türkiye’nin ticaret yaptığı birer ortak ülke oluverdi. Rusya, İran, Türk Cumhuriyetleri, Gürcistan ile Türkiye komşuluk ilişkisine başladı. Ermenistan ile arsındaki sınır köprüsünü açtı.

Soğuk savaş konsepti

Bu hızlı değişim, soğuk savaş konseptini işlevsiz bıraktı. O mantıkla kurulan model yapılar çatlamaya başladı. Bu değişime ayak direyen tek yer “iç tehdit odaklı güvenlik, yargı yapılanması ve onun ürettiği zihin dünyasıydı. Onların hazır ve çok geçerli bir gerekçesi vardı: Güneydoğu’da yaşanan terör. Teröre karşı verilen mücadele doğrusu bir toplumsal desteği de her zaman gördü. Anaların göz yaşı dinsin diye bazı şeyler görmezden gelindi. Hukuk dışına çıkıldı. Toplumun önüne teröre karşı başka tür mücadele alternatifi hiç konmadı. Ama bu yöntem başarılı olmadı. Özal, silahın bırakılması ve terörün bitirilmesi için girişimlerde bulundu. Belli bir mesafe alınınca girişim sabote edildi. Aslında bu girişim iç tehdit odaklı güvenlik anlayışını tümden sona erdirecekti. Soğuk savaşın bitmesi onu yöneten gizli iktidarın işine gelmiyordu. Özal’ın çözüm arayan çabası boşa çıkartıldı ve sahneyi yeniden soğuk savaş aktörleri aldı. Bu defa gizli iktidarları daha da güçlenmişti. Sivil otoriteye itaat etme ihtiyacı onlar için azaldı. Zaten ortada güçlü bir sivil otorite yoktu. Türkiye 1991 seçimlerinden 2002 seçimlerine kadar 11 yılda 7 ayrı hükümet gördü. Sivil iktidarların hepsi de koalisyon hükümetleriydi.

Cumhuriyet kurulurken dışarıda bıraktığı Kürt ve İslamcı toplumsal dinamikler tam da bu dönem Parlamento’da temsil imkanı buldu. Bu dinamikleri bir tehdit gören soğuk savaş zihniyeti bütün enerjisini “tehlike” gördüğü bu dinamikleri bertaraf etmeye harcadı. 28 Şubat bunun ürünü olarak ortaya çıktı. 2000’lerden sonra şartlar değişti. Hep dışlanmış olan halkın temsilcileri Meclis’te yerini aldı. Değişen dünya şartları TSK’yı da etkiledi. Güvenlik bürokrasisi soğuk savaş modelini terk etme mecburiyetini hissetti. Bu anlayış Türkiye’de yeni dönemin başlangıcıydı. Bütün bu yaşanan Ergenekon süreci ve Seferberlik Tetkik Kurulu’nda yapılan yargı araması soğuk savaş zihniyetinden uzaklaşma çabalarıdır. Bir normalleşme sürecidir.

Bu hem TSK’nın hem sivil siyasetin istediği gelişmedir.

ckazdagli@hotmail.com

STAR GAZETESİ

YAZIYA YORUM KAT