1. YAZARLAR

  2. Yusuf Çağlayan

  3. Çifte standardın gölgesinde YAŞ toplantısı
Yusuf Çağlayan

Yusuf Çağlayan

Yazarın Tüm Yazıları >

Çifte standardın gölgesinde YAŞ toplantısı

A+A-

Yüksek Askeri Şûra, 28 Şubat dönemindeki ihraçlara muhatap personel ile bugünlerdeki Ergenekon suçlamasına muhatap personele karşı gösterdiği çifte standart bir tutumun gölgesi altında toplandı. Geçmişte, ihraç işlemine maruz kalanların eğer bir suçu olsa idi hiçbir tereddüt gösterilmez, derhal yasal işlem yapılırdı.

O dönemde bizzat bendeniz, bir kolorduda kıdemli askerî savcı olarak görevli idim. Dönemin kolordu komutanı, kolorduda 400-500 kadar şüpheli/sakıncalı personel bulunduğunu, bunlar hakkında usulen soruşturma emri vereceğini, iddianame yazmamı, bu iddianamelerin Askerî Şûra dosyalarına belge olarak konulacağını belirtmişti. Suç unsuru yok ise iddianame yazamayacağımı belirtince, soruşturma açmaktan vazgeçmişti. Ancak benim sicilime, "kendi ideolojik görüşüne mensup olanlara ayrıcalıklı davranır, bunların davalarına bakmaz" şeklinde bir kayıt düşmüş. Bu sicil, benim ihraç gerekçem yapılmıştı. Yani, 28 Şubat döneminde ihraç edilenlerin suçu olmasa bile yargıya sevkini isteyen bir tutum mevcuttu. Ama çoğu personel, hiçbir cezai takibat gerektirecek suçu bulunamadığından, "yasa dışı faaliyetlere karışanlar" kılıfı ile ihraç edildi. Günümüzde tam tersi bir süreç yaşanıyor. Ortalık haklarında yasa dışı eylemlere karıştığına dair iddianameler düzenlenen personelden geçilmiyor. Yüksek Askerî Şûra dosyalarına konulacak ve verilecek kararlara gerekçe teşkil edecek çok vahim iddialar ve bu iddiaların dayanağı olan belgeler mevcut. Ancak, YAŞ'a sevk bir yana, "hükmen sabit olmadıkça kişi suçlu sayılamaz" şeklindeki masumluk ve suçsuzluk karinesi ve hukuk devleti ilkesi öne sürülüyor ve cadı avı yapılmayacak şeklinde güvenceler veriliyor. Yasalardaki açığa alınmayı gerektiren, hatta ihracı gerektiren hükümler işletilmiyor. 28 Şubat'ta kişilerin aleyhine olarak hukuka, hatta yasalara riayet edilmezken, bugün kişilerin lehine bir tutum ile yasal kurallar dikkate alınmıyor. Ortada tam bir çifte standart söz konusu...

Hukuksuzluğun adı: 28 Şubat

28 Şubat sürecinde ihraç edilen personelin ihraçlarını sağlayacak yasal kılıf, ideolojik bir grup olan BÇG mensubu personel tarafından oluşturulmuştur. Ölçü hukuk değil, BÇG'nin ideolojik şablonudur. Bu modele uymayan personelin sicil amirlerinin gerçek kanaate dayalı olarak verdikleri yüksek sicillerinin değiştirilmesi için amirlerine baskılar yapılmıştır. Bunlara takdirname verilmesi önlenmiş, yüksek sicili değiştirmeyen ya da takdirname veren amirler de "irticayı himaye ediyor" suçlamasına maruz kalmışlardır. Çoğu amirler de, böyle bir suçlamaya maruz kalma korkusu altında başarılı olduğu halde, ihracı istenen personelin önceki yüksek sicillerini değiştirmek, takdirname vermemek, yeni sicillerini düşük vermek zorunda kalmışlardır. Bu personelin şahsi dosyaları incelendiği takdirde, daha önce çok sayıda takdirname aldıkları, disiplin düzeyleri ve başarılarının bu takdirnamelerde ve düzenlenen sicillerde açıkça yansıdığı, ancak 28 Şubat süreci ile birlikte sicillerinin düştüğü ve takdirname verilmediği bariz bir şekilde görülecektir. Dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri'nin tekemmül ettirdiği ve önlerine koyduğu dosyaları imzalamışlardır sadece. Bir toplantıda incelenmesi mümkün olmayan yüzlerce dosya işlem görmüştür. Şûraya iştirak eden başbakan, cumhurbaşkanı, millî savunma bakanı da dosyaların incelenmediğini bilmektedirler. Bu kararların altına imza atan asker üyeler de vicdanlarına sorarlarsa, gerçeğin tam da böyle olduğunu hatırlayacaklardır. Kısaca 28 Şubat dönemi, hukukun ayaklar altına alındığı bir dönemdir. Nitekim, Prof. Dr. Tabip Kd. Albay Mustafa Kahramanyol'un TSK'den ihracının basına yansıyan içyüzü, bu konuda somut bir örnek teşkil etmektedir. Şûra üyesi iki general, Sayın Kahramanyol'un eski eşine, diğer üyeleri ihraç kararını onaylamaya ikna edecek gerçek dışı isnatlar içeren mektuplar yazdırmak suretiyle ihracını sağlamışlardır. Ama Kahramanyol, bu kararın yasal sonuçlarından etkilenmeye devam etmektedir.

28 Şubat döneminde pervasızca kırıp dökerek hukuku hiçe sayıp, binlerce insanın ezilip geçilmesine karşılık; bugünlerde "suçluluğu hükmen sabit olmayanlara, suçlu muamelesi yapılamaz" türünden hukuk ilkeleri ile sahip çıkılması açık bir çifte standart değil midir? Oysa, bugün suçluluklarına dair, bağımsız ve tarafsız yargı kurumları tarafından kuvvetli deliller, suç aletleri, dokümanlar, suç unsuru eylemler isnadı içeren iddianameler yazılan personel söz konusu... Elbette suçlulukları hükmen sabit değil... Onların da masumluk karinesinden yararlanmaları gereklidir. Aksini de savunmuyoruz. Ama bu ülkede böylesine bir suçlamaya maruz kalmadığı halde, yargısız, sorgusuz, savunmasız binlerce kişi, birilerinin kafasında suçlu kabul edilerek ihraç edildi. Bu işlemin yasal sonuçlarını yaşamaya devam ediyor bu insanlar... Bir tarafta yargılanmayan; haklarında sabit bir hüküm bulunmayan, buna karşılık adeta yargılanmış ve hüküm giymiş gibi yasal sonuçlara katlanmaya devam eden insanlar; öte yanda ise koruma altına alınan, alınmaya çalışılan personel... Öncekiler bu ordunun üvey evlatları mı idi? Devletin üvey vatandaşları mı idi? Bu insanlar kendilerine kulak verecek bir merci bulamadılar bu ülkede. İlahi adalete sığındılar, ahları, bedduaları yeri göğü kuşattı...

MASUMİYET KARİNESİYLE TANIŞANLARIN VİCDAN BORCU

Devlet kurumlarının hukukla sınırlanmasını ve hürriyetlerin korunmasını sağlayacak başlıca teminat müesseselerinden birisi "yargı denetimi"dir. Yargı denetimi, yapılan işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğunun tespiti ile herkesin hukuk kuralları çerçevesinde muamele görmesini, hukuka aykırılıkların ortadan kaldırılmasını sağlayan, çağdaş hukuk devletinin en temel unsurudur. Hukuk devleti ilkesini ihlal eden sebeplerden birisi de, tarafsız yargı tarafından işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğu denetlenemeyen kurulların mevcudiyetidir. "Gizli" ve "yargı denetimi dışı" bir idari işlem ne derece hukuka, yasaya uygun olabilir ki? Bir kurula, yargı denetimi dışında ve gizli kararlar alma yetkisi vermek, ta başlangıçta, o kurula "sen hukuk ile bağlı değilsin" demek değil midir? Böyle bir yetki, keyfiliğe yol açmaz mı? Her şeyden öte, böyle bir yetki ve bu yetkiye sahip bir kurul hukuk devleti ile nasıl bağdaştırılabilir?

Bugünlerde hukuku akıllarına getirenlere, geçmişlerinde yaşattıkları hukuk dışı uygulamaları hatırlatıyoruz... Hiç kimsenin "hükmen sabit olmadıkça" suçlu sayılamayacağı bir ülkede(!), haklarında hiçbir hüküm bulunmadığı halde suçlu sayılmanın yol açtığı yasal sonuçlara katlanan, cadı avına maruz kalmış olan insanlar bulunduğunu hatırlatıyoruz. Eğer masumluk karinesi açıklamalarında samimi iseler, onları bir açılım yapmaya, YAŞ ihraçlarındaki haksızlıkların telafisine, hiç değilse süregiden etkilerini ortadan kaldırmaya davet ediyoruz. TBMM İnsan Hakları Komisyonu ile ortaklaşa bir alt komisyon oluşturarak, tüm ihraç dosyalarını incelemelidirler. Bu komisyon ihraç edilen ilgili personeli de dinleyerek hazırlayacağı raporunu TBMM'ye ve YAŞ'a sunmalıdır. Eğer ülkemizde hukukun üstünlüğü inşa edilecekse, geçmişte yargı denetimi dışı uygulamaların kırıp döktüğü insanların hukuku telafi edilmelidir. Bu, "masumiyet karinesi" noktasına gelenlerin bir vicdan borcudur.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT