1. YAZARLAR

  2. Erol Göka

  3. Bu dünya aileye karşı (mı?)
Erol Göka

Erol Göka

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu dünya aileye karşı (mı?)

A+A-

Tarih boyunca aile karşıtı fikirler hep olmuştur ama onların siyasal-ideolojik bir biçim almaları modern zamanlarla birliktedir.

Siyasal-ideolojiler, özellikle onların fanatik olanları en nihayetinde modernliğin deli gömlekleridir. Fanatik siyasal-ideolojilerin hepsi, taraftarlarından liderlerine ve örgütlerine, ailelerini bile hiçe sayacak ölçüde derin bir sadakat ve bağlılık talep ederek, "devrim evliliği" gibi taklit-aileler örgütleyerek aile yaşantısını torpilleyen bir etkiye sahiptirler. Ama bu etki, yalnızca fanatik bağlılarla sınırlı olduğu için ihmalden gelinebilir. Kaldı ki, bugün, yaşadığımız dünyada ailenin sonundan bahsedildiği gibi ideolojilerin ve büyük anlatıların da sonundan bahsedilmektedir. Neden ailenin sonundan bahsedildiğine daha sonra geleceğiz ama siyasal-ideolojilerin sonuna gelindiği söylenemese bile oldukça güç kaybettiklerini, sözünü ettiğimiz bu söylemlerin toplum katında pek de alıcı bulmadıklarının da bir vakıa olduğunu belirtmeliyiz. O yüzden daha fazla üzerlerinde durmayacağız.

Ama elbette "ideoloji" kavramının kapsamı yalnızca siyasal-ideolojilerle sınırlı değildir. Bugün akademide "Devlet; okul, aile, kilise gibi ideolojik aygıtlar vasıtasıyla kendi varlığını kitleler nezdinde meşrulaştırır" tezi giderek yaygınlık kazanmış, "ideoloji" sözü "iktidarı meşrulaştırma söylemi" haline gelmiş, aile ilişkilerine de iktidar ilişkileri merceğinden bakanlar "aile karşıtı" yeni bir dil geliştirmişlerdir. Bazı muhafazakâr düşünürlerin çabaları haricinde aile, akademide ve özellikle de akademinin bakışının çerçevesini çizen düşünce dünyasında sahipsiz kalmıştır.

Biz, düşünürlerin post-modern zamanlar dedikleri günümüz koşullarına, yüksek bilişim ve iletişim teknolojilerinin tüm yaşam çerçevemizi değiştirici etkisi nedeniyle "teknomedyatik dünya" diyoruz. Teknomedyatik dünyamızda yalnızca bilişim sistemleri değil, yaşam mekânları, şehirler, ulaşım yolları da olağanüstü bir değişim içerisinde. Kapısının nerede olduğu bile bilinemeyen, daha dış mekânlarından başlayarak algı sistemlerini şaşkın ördeğe çeviren, korku ve belirsizlik yayan dev plazalar; televizyon, bilgisayar, karmaşık elektronik haberleşme ve müzik sistemleri eksen alınarak döşenen evler ve işyerleri; arapsaçına dönmüş trafik, bir uzay istasyonunu andırmaya başlayan havaalanları, çok sık uçağa binme zorunluluğu... Her geçen gün daha fazla dünyanın dört bir yanına uçup duruyoruz. Bu ilk bakışta olumlu görünen değişimin çok acıklı yanları da var, bu hızlı mekân değiştirmeler bazen çok can yakıcı olabiliyor. Ne kadar hızlı ve özensiz yemek yeniyorsa o kadar hızlı yaşanıyor Batı toplumunda ve küreselleşen dünyada. "Fast-food" çok güzel benzetme şimdiki hızlı yaşam tarzı için. Bazıları da galiba biraz da bu nedenle "dünya McDonald's'laşıyor" diyorlar.

Küreselleşmeyle birlikte, çok-kültürcülük söylemlerinin gölgesinde ve arkasında asıl gelişenin bir tek-kültürcülük, bir homojenleşme olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. İnsanların yaşam tarzları standartlaşıyor, ister Doğulu olalım ister Batılı fark etmiyor, hepimizin yaşayışları birbirine benziyor. Yalnızca dünya değil tüm yaşamımız değişiyor!

Teknomedyatik dünya, evimizin içinde, ruhlarımızın en dip köşelerinde boy gösteriyor, yaşamlarımızın mahrem ve kişisel yönlerini de (cinsellik, evlilik, aile) derinden etkiliyor. Önceleri büyük ölçüde gelenekler tarafından sınırları çizilen evlilik ve çocuk yetiştirme tarzları, kişileri belirsizlik bakımından zor duruma sokmuyordu. Şimdi ise aile bağları çözülüyor, mahremiyet, aşk ve erotizm biçim değiştiriyor. O yüzden post-modern zamanların, teknomedyatik dünyanın bizatihi kendisi, aile karşıtı en güçlü ideolojiyi oluşturuyor diyoruz. Günümüzde aile karşıtlığının en güçlü ideolojisi, olağan, gündelik yaşamın kendisinden neşet ediyor. Bir süreden beri sanatın, toplumun ve birçok başka şeyin ölümünden olduğu gibi "ailenin ölümü"nden de bahsediyoruz. Gerçekten de yakından bakıldığında binlerce yıldır, insanın toplumsal varlığının vazgeçilmez, özsel bir niteliği olmuş olan aile anlayışının tarihte eşine benzerine rastlanmadık biçimde köklü değişiklikler olduğunu görüyoruz. Böyle giderse kısa bir süre sonra "aile"den bahsedilemeyeceği konusunda endişeler artıyor. Sözü edilen endişeler, modern zamanlarda, özellikle kadınların ve çocukların birçok haklar kazanmasıyla ve geleneksel ailenin ekonomik bir birim olmaktan çıkmasıyla birlikte ailenin görünümünde ortaya çıkan değişikliklerden kaynaklanmıyor. Post-modern zamanların teknomedyatik dünyasında insanlık tarihinde görülmemiş, bambaşka görüşler öne sürülüyor, örneğin evliliğin evrenselliği tartışılıyor; eşcinsel evlilikleri, sperm bankası çocukları gibi bambaşka olgular gündeme geliyor. Bugünün dünyasında belki hâlâ evlilik yaygınlığını koruyor ama bu, artan boşanmalarla birlikte oluyor ve artık evlilik çift olmanın tanımlayıcı bir öğesi değil. İngiltere ve ABD gibi ülkelere sık boşanma, evlenme oranlarından dolayı "çok boşanma, çok evlilik toplumları" deniyor. Evliliklerin çok kısa sürmesi, sık boşanmaların ama bunun yanı sıra sık evliliklerin gündeme gelmesi, dünyadaki gelişmelerin doğal sonucu. Bu eğilim, giderek tüm dünyaya yayılıyor. Bazı ülkelerdeyse tüm doğumların üçte birinden fazlası evlilik dışında gerçekleşiyor, tek başına yaşayan insanların oranı hızla artıyor ve aynı şekilde Batı'da doğurma oranları düşüyor. Son yıllarda yine Batı'dan başlayan bir dalga, hızla tüm dünyaya yayılıyor; cinselliğin üremeden tamamen ayrı bir süreç haline gelmesiyle, cinsel yaşamlar kökünden değişiyor. Cinsiyetler arası eşitliğin yanı sıra geleneksel aileyle bağdaşmaz olan cinsel özgürlük anlayışı yaşama geçiriliyor. İnsanları "aile"nin geleceği konusunda asıl bunlar endişelendiriyor.

Resmî veya kültürel olarak meşru bir evlilik olmaksızın bir arada yaşayan, hatta çocuk sahibi olan çiftlerin sayısı hızla artmaya başladı. Çocuklar artık neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Evde aile ortamında birlikte olunan zamanlar televizyonun karşısında geçiriliyor, birlikte oturup yemek bile yiyemiyoruz. Herkes kendi odasında, kendi bilgisayarının başında, ortak telefonumuz bile yok. Yaşlı ve hastalara artık evlerde bakım verilmiyor, bunun için özelleşmiş kurumlar var. Reklamlarda sürekli olarak geleneksel aile anlayışımız üzerine bombardıman etkisi yapan yeni anlayışa yer veriliyor. Aile ilişkilerinin yerine kendini beğenmişlik (narsisizm) pompalanıyor. Ev-içlerinde arada birbirbiriyle karşılaşan otel müşterileri gibiyiz. Baba otoritesi yerine narsistik aile bireylerinin güç mücadelesi var. Boşanmaları, artık birçok çocuğun tek-ebeveynli ailede yaşadığını da hesaba katarsak rahatlıkla bugünün ailesinin daha bir nesil öncesinin ailesiyle aynı şey olmadığını söyleyebiliriz.

Kişinin psikolojisi ve yaşama tarzı ne kadar çok bölünmüşse, o kadar çok özdeşleşme arayışına girecektir. Muhtemelen yaşamlarındaki müthiş bölünme nedeniyle çocuklar, hem bir futbol takımının ve bir şarkıcının fanatiği hem bir giyim markası tutkunu oluyorlar. Geçmişte ailenin sağladığı güven ortamında genç bir insanın özdeşleşme konusunda şansı çok azdı, annene ya da babana benzemek zorundaydın ve aile içindeki rolün belliydi. Şimdi özdeşleşme şansı o kadar çok arttı ki, artık birçok şeyi birden olabilirsin, hatta oğlan ya da kız olmak zorunda bile değilsin.

Görünüşte ideolojik ve totaliter bir dünya yok. Ama baktığınız her yerde günden güne evrenselleşen, erkekler ve kadınlar arasındaki ilişki üzerinde dünya çapında normlar ve kurallar empoze eden totaliter bir rejimin izlerini görüyorsunuz. Bakanlar görüyorlar bu totalitarizmi, reklam endüstrisinin başını çektiği ve en üst kademesinin Hollywood tarafından oluşturulduğu medyanın gücünü. Bu öylesine tuhaf bir totalitarizm ki, sınır tanımıyor, ekonomik başarı dışında herhangi bir kurala bağlı kalmıyor. Reklamcılık ve medya sayesinde ortaya çıkan bu sözüm ona insanlığın yeni vicdanından hep tüketim emri yükseliyor.

Bize göre ülkemiz ve İslam dünyası da bu değişimlerden münezzeh değil. Hatta İslam dünyasında küreselleşmenin insani yüzünde ortaya çıkan değişikliklerin getireceği tehlikenin biraz daha büyük olacağını bile söyleyebiliriz. Evet, Batı'dan başladı her şey, bu anlatılanlar daha çok Batı toplumu için geçerli. Ama onlar daha deneyimliler, değişim konusunda daha iyi hazırladılar kendilerini ama bizim gibi ülkelerde eğer şimdiden konuşmaya başlamazsak, değişim inanılmaz bir hızla başladığında şaşırıp kalacağız. Deprem sırasında depreme karşı önlemler üzerine düşünmek nasıl mümkün değilse, değişim başladığında yaşadığımız baş dönmesinden düşünmeye fırsat bulamayacağız.

İslam dünyasının modernleşmeyle karşılaşması, modernleşmesi çok sancılı bir biçimde ağır aksak giderken şimdi karşımıza bir de tüm dünyayı kasıp kavuran, tüm yaşamlarımızı, psikolojilerimizi derinden etkileyen teknomedyatik dünya çıktı. Aileyi, aşkı ve ahlakı korumak, geliştirmek istiyorsak öncelikle bu yeni dünyayı çok iyi tanımak zorundayız. Önce tanımalı, sonra eleştirmeliyiz; hem onları hem kendimizi. Bizi, hepimizi kurtaracak olan budur: Tanımak ve eleştirmek. Tanımak ve eleştirmek, teknomedyatik dünyaya karşı bilincimizi uyanık tutacak, eleştirinin aydınlığı yeni alternatiflerin üzerine ışık düşürecektir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT