1. YAZARLAR

  2. Adil Özyiğit

  3. Biri Bu Paşayi Sustursun!
Adil Özyiğit

Adil Özyiğit

Yazarın Tüm Yazıları >

Biri Bu Paşayi Sustursun!

A+A-

Bir ülke hayal edin. Siyasi açıdan muktedir olamamanın sancılarını derinden hisseden bir iktidarın ikircikli icraatlarına bile tahammül edemeyen jakoben bir anlayışın hakim olduğu fasit bir ülke. Silahın kanıksanmış gücünün ürperten korkusunu aşma istidadı gösteremeyen ve halkın temsilcisi olduğunu iddia etmekte olan siyasilerin yönettiği böyle bir ülkede, kukla ve oynatıcısı hakkında malumat sahibi olmak isteyenler için yığınla malzeme, her gün boy boy sunulmakta.

Son günlerin gürültü koparan meşhur icraat girişimlerinden en başatı olan ve “Kürt Açılımı” ismiyle nevzuhur olup “Demokratik Açılım” tamlamasıyla gizemli bir evrim geçiren siyasi tartışmaların seyri de bahsettiğimiz hâkim korkaklığın kurbanı olmak üzere. Bugüne kadar, toplumsal taleplerin ve hukuki birçok isteğin önüne, bilinçli biçimde büyük engeller koyarak meş'um faşistliklerini ispat eden iki muhalefet partisinin söylediklerini zaten toplum olarak yıllarca bıkarak dinledik ve dinlemeye devam ediyoruz. Adaletten ve insanlıktan nasibini almayan, nice zulmün mimarı olan bu partilerin yaptıklarını, kendi kimliklerinin bir parçası olarak değerlendirip, “Kendilerine yakışanı söylemekte ısrar ediyorlar!” diyerek es geçtik hep. Ama bazen bu ülkenin siyasi gündemi öyle bir hal alıyor ki; söz konusu muhalif partilerin tavırlarını bile geride bırakan, bir asker olarak vazifesini yapması gerekirken, ahkâm kesip “ağa, paşa” edalarıyla, baş siyasi aktör tavırları takınarak palazlanan korkunç sesleri de duymaya başlıyoruz. Her on yılda bir daha kötülerine katlanmak zorunda kaldığımız gibi.

Kendisini tüm siyasi kurumların üstünde görüp, “kutbu'l siyaset” olduğu zehabına kapılarak topluma mihmandarlık yapmaya çalışan mezkûr kişi, bu ülkenin başbakanına bağlı olarak iş görmesi gereken genelkurmay başkanı. İşinden öte konuşmayı çok seven, kaşlarını çatıp parmak sallamaya meftun bir genelkurmay başkanı. Siyasetin emrinde olması gerekirken, toplumun hangi dili, nasıl, kimden öğrenip konuşacağına varana kadar, siyasetin tam ortasına oturmuş bir askere ait olan, tarihin çöplüğünden çıkarıldığını söyleyebileceğimiz, dolayısıyla o çöplüğün kokuşmuşluğuna bulaşmış cümleleri paylaşarak konuya girelim.

Öyle “galiz” cümleler kuruyor ki bu asker, kimi yerde Kürt kavminin ne yapması gerektiğini bilgece bir tonlamayla deklare ederken, kimi yerde Kürtleri postmodern bir dille aşağılamayı ihmal etmiyor. Konuşmasının bir yerinde, Kürtlerin ihtiyar olanlarının ölmesinin, gelecek için müthiş güzellikler doğuracağını söylüyor, faşizmin iğrenç çığlığını diriltircesine. Genelkurmay Başkanı; Kürt gençlerinin hemen hemen hepsi "hâkim resmi dil"i, yani Türkçeyi çok iyi okuyup yazabiliyorken, asıl "sorun"un bu dili bilmeyerek yaşlanan ihtiyarlarda olduğunu söyleyip, yaşlıların "ölerek" sunacağı geleceğin çok daha iyi olacağının altını çizmiş oluyor büyük bir bilgelikle! Ölüler üzerine bir gelecek hayal eden bu zihniyetin hâlâ ne kadar da canlı olduğunu, İstiklal Mahkemelerinin geçmişini yakıcı biçimde hatırlatan bu kesif cümleler sayesinde bir kez daha idrak ediyoruz bizler de.

Aslında yaşlıların toprak olmasından murat edilen başka bir şey daha var paşanın cümlelerinde, o da asimilasyonun başarıyla tamamlanacak olması. Evet, yıllarca anadilinden kopuk olarak büyüyen kaçıncı nesil bu? Yaşatılan bir yığın acıyı görmezden gelerek, meçhule doğru giden yolculuklarda yok edilen nice genç bedenler için akan ve hâlâ akmakta olan gözyaşlarının soğukluğunu yüreğinde hissetmeden, bir kavmi "Türkleştirme" çılgınlığı adına yapılan vahşice uygulamalardan habersizmiş gibi yapıp, utanmadan hâlâ Ana babaya Kürtçe öğretme diyen mi var?” naralarına sığınan bu askere şu soruyu sorma hakkını kendimde bularak soruyorum: Bunca acıyı kim, neden yaşattı bu halka ve neden Rahman'ın bahşettiği bir dili meşru bir hak olarak görmeyip 86 yıldır yok etmeye çalışıyorsunuz halkı ve değerlerini?

Bir Kürt köylüsünün evine postalla girilmeyeceğini bilmeyecek kadar ya da bile bile bunu yapacak kadar cahil-cesur olan paşa hazretleri, kanlı imha planlarını sayısal mantık üzerine inşa etmekten de bıkmıyor bir türlü! Kürtlerle kardeş oldukları nutuklarını atarken şöyle beyanatta bulunuyor basın mensuplarına: “Suriyeli 1500 diyor, 1000 kişi dahi olsa... Bir kısmı örgütten kopsa, bu terörle mücadelemizi çok ciddi etkiler. Bir de şu var: Hemen sona ermesini beklemeyin. Tıpış tıpış gelecekler, böyle bir şey olmaz. 300-500 ne koparsa kopsun. Terörle mücadelede mucize olmaz. Mucize formül yok. Irak'ın kuzeyindeki PKK varlığını parçalayamazsanız olmaz. Öncelik yurtiçinde, yurtdışında deniyor; bunlar yanlış. Her fırsattan istifade ederek darbe vuracaksınız...

Belli ki paşanın “açılım”dan anladığı, Suriye'nin “affetmesinden” yararlanıp, PKK'yi matematiksel olarak yok etmek ve sorunu her zamanki ilkel yaklaşımla çözeceğine inanmaktan ibaret. Herhalde; kültürüyle, inanç ve değerleriyle birlikte, çok yönlü seküler bir asimilasyona tabi tutulan bu halkı, baskıcı ve despot yöntemlerle sindirmek, bu haliyle daha kolay görünüyor paşanın hayal dünyasında. Aslında mezkûr düşünceleri Kemalizm’in sunduğu kodlar dahilinde değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda şaşılacak pek bir şey bulamayız. Fakat "demokrat" biri olarak tanıtılan ve “Demokratik Açılım”ı desteklediği söylenen bu zatın sözlerini bürüyen elitist ve aşağılayıcı algıyı besleyen ana unsurun; Kemalist zihniyetin halka tepeden bakmacı ve hakir görücü özelliğinden kaynaklandığı gerçeği topluma açık bir şekilde izah edilebilmelidir. Böylece imaj çağının gereksinimlerini karşılamak için bize dayatılan en güvenilir kurumun toplumla değerler anlamında bir ünsiyetinin olmadığı bilinsin. Kürt sorunu diye bir şeyin olmadığını tekrarlayıp bıkkınlık veren ve sorunun sadece ekonomik, sosyal temelli olduğunu belirterek “terör sorunu”na vurgu yapan; bununla birlikte Kürtleri, yıllardır “ağaların ve şeyhlerin” marabası gibi gören; Türkler tarafından Kemalizm’in ulvi değerleri vasıtasıyla aydınlatılması gereken “yabani mahlûklar” olarak zihnine kazıyan bu askerin ağzının içine bakan siyasilerin de kişiliksiz duruşlarından da ibret alınması gerekir. Paşa ve üniformalı azınlığın ağzından çıkanları, “Padişahım sen çok yaşa!” korkaklığı içinde teyit edip tekrarlayan basiretsiz siyasetçiler, postal izi taşıyan ve sivil siyasetin, hukukun namusuna halel getiren bu askerî beyanların ebediyen bitmesi için mücadele etmedikçe, toplumsal sorunların üstesinden gelmek için çalıştıklarını söylemeleri pek bir anlam ifade edemeyecektir.

Kemalizm ve oligarşi ile hesaplaşmaya cesaret edemeyen sivil siyasi irade, oligarşik azgınların taleplerini karşılamak için çoğu zaman kukla olarak kullanılma zilletinden asla kurtulamayacaktır. Mazlumun nezdinde; erdem ve cesaret, dik durabilme basiretini gösterip, mevcut tüm sorunların Kemalist oligarşik paradigmanın eseri olduğunu teşhir etmekten, bunun kökten değiştirilmesi için çabalamaktan ve toplumsal adaleti gözeten bir yaklaşımla tüm sorunlara adil biçimde yaklaşma yolunu seçmekten geçer.

Aksi takdirde, yakılan yüzlerce köyün ve kalleşçe canlarına kıyılan binlerce insanın hesabı verilmeden, onuru iğdiş edilmiş şerefli insanlardan özür dilenmeden, kronikleşmiş asimilasyon uğraşısının büyük bir zulüm ve insanlık suçu olduğu gerçeği samimi biçimde kabullenilmeden ve geçmişle yaman biçimde hesaplaşmadan; kurulacak her resmi tümce ancak su üzerine yazılan yazının bıraktığı anlam kadar yer eder, yıllanan ve küllenmeyi bilmeyen bu yangının muhatabı olan Kürtlerin ve Müslümanların zihinlerinde.

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum