1. YAZARLAR

  2. Berdal Aral

  3. Barış çabaları İsrail denen savaş makinesini besliyor
Berdal Aral

Berdal Aral

Yazarın Tüm Yazıları >

Barış çabaları İsrail denen savaş makinesini besliyor

A+A-

Ortadoğu'ya yalnızca kan ve gözyaşı getiren İsrail, kendisine yönelik hayırhah tutumları ve barış çabalarını suistimal etmekte ve saldırgan politikalarına zemin kılmaktadır. Türkiye ise ancak İsrail ile diplomatik ve askeri ilişkilerini gözden geçirirek bölgedeki barışa katkı sunabilir

Kendisine “İsrail” adını lâyık görerek Hazreti Yakub'un adını da kirleten bu savaş makinesi, önceki gece Gazze'ye karadan girdi. Operasyonda bilinmeyen silahlar kullanılıyor

İsrail gene yaptı yapacağını... Onlarca yıldır olduğu gibi, İsrail, “kokmamanın ve bulaşmamanın” garip hazzıyla, duçar olduğu gaflet uykusundan uyanmamakta ısrar eden İslam âlemini, evet, bir kez daha bu derin uykusundan uyandırdı. Zaman zaman vicdanımızı sızlatan “yaramazlıklar yapsa da”, İsrail'i, “tek derdi halkının güvenliğini sağlamaya çalışan devletlerden bir devlet” olarak görmenin sağladığı zihin konforumuz yeniden ve bir kez daha onulmaz bir darbe aldı. Oysa biraz tarih bilgisi, az biraz da tecessüs sahibi olan okumuş yazmış her insan, kendisine “devlet” payesi vermekten hiç gocunmadığımız bu savaş makinesinin, aslında illegal bir “devlet” olduğunu, savaşı ve devlet terörünü dış politikasının en asli ilkesi olarak benimsediğini bilir. Ve şunu da bilir: 60 yıllık tarihi boyunca, hemen her zaman, kendi bireysel hayat serüveninde de Filistin halkının ya da başka Arap halklarının kanlarını akıtarak semirmiş yönetici seçkinler güruhunca yönetilen bir ülke olmuştur İsrail. Yine bilen bilir ki, İsrail halkı, ister sağcı isterse solcu olsun, İsrail'in 60 yıl boyunca giriştiği toprak işgallerine, katliamlara, kıyımlara ve etnik temizliklere, kısacası Filistin topraklarında ve tüm Ortadoğu'da akıttığı kanlara destek vermiş ve bugün de vermektedir. Şu ana değin 500'den fazla Filistinlinin hayatını kaybettiği ve 2400'den fazla insanın yaralandığı Gazze'ye yönelik İsrail hava ve kara saldırılarını yapan İsrail'de, “masumiyet” ve “mazlumiyet”, şiddete ayarlı bu devletin kurulduğu 1948'den itibaren sahneden çekilmişti bile...

İSRAİL, İLLEGAL BİR DEVLETTİR

Evet, İsrail illegal/yasadışı bir “devlet”tir. Bu devletin kurulmasına giden süreç, sömürgeciliğin ve emperyalizmin oynadığı kirli oyunların gölgesinde şekillenmiştir. Neden ve nasıl?

Birincisi, Filistin'deki İngiliz sömürge yönetimi bir yandan halkının çok büyük çoğunluğu Araplardan oluşan bu topraklara, yerli halkın tüm tepkilerine karşın, Yahudilerin göçmesine izin verirken, bir yandan da 1917'de yayınladığı Balfour Bildirisi'nde Yahudilere Filistin topraklarında bir “ulusal yurt” vaad etmiştir.

İkincisi, Filistin'in parçalanmasına ve İsrail devletinin kurulmasına ilişkin süreç, resmi olarak, BM Genel Kurulu'nun 1948 yılında almış olduğu Filistin'in ikiye bölünmesine ilişkin kararın neticesi olarak hayata geçirilmiştir. İsrail'in baştan itibaren hamisi olan ABD'nin korkutma ve sindirme taktikleri sonucu zar zor elde edilen bu çoğunluk, alınan bu “tavsiye kararı” ile aslında yetkisi olmayan bir işe kalkışmıştır. Acı gerçek şudur: Dünya siyasi tarihinde, BM Genel Kurulu'nun kararı sonucu kurulan tek devlet, herhalde İsrail'dir.

Bu devlet, aynı zamanda bugüne dek Ortadoğu'da yaşanan hemen hemen tüm İsrail- Arap savaşlarının da müsebbibidir: 1956'da Mısır'ın Sina ile Süveyş Kanal bölgesinin işgali; 1967'de Suriye, Mısır ve Ürdün'e karşı Altı Gün Savaşı; Lübnan'ın işgali (1978, 1982, 2006), v.s... İsrail'i Ortadoğu'nun bağrına bir hançer gibi saplayan ve onu tüm İslam dünyasının başına belâ eden güçler, yani ABD, İngiltere ve diğer Batılı destekçiler, bu “savaş makinesi”ni özel olarak Arap dünyasına, genel olarak da İslam dünyasına karşı “kullanmayı” ve bu sayede bölgeyi kendi emperyal güçlerine uygun olarak denetim altında tutmayı hedeflemişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki, İsrail de bugüne dek Batılı hegemon güçleri kendi önceliklerine göre belirlediği saldırgan politikalara kayıtsız koşulsuz destek vermeye icbar etmeyi de çok iyi becermiştir. Bugün, ABD'de, sanıldığının tersine, “küçük” İsrail'in “büyük birader” ABD'yi “kullandığı” kanaati giderek yaygınlaşmaktadır. ABD'ye hem maddi olarak, hem de prestij kaybı açısından çok pahalıya mal olan Irak işgalinin (2003) en önde gelen kışkırtıcı unsurunun İsrail ve ABD'deki Siyonist lobi olduğu bugün herkesin malûmudur. Son birkaç yıldır, ABD yönetimini İran'a saldırıya ikna için aynı çevrelerin benzer çabalar içinde olduğu da iyi bilinmektedir.

BARIŞ ÇABALARI NASIL KULLANILIYOR?

İsrail 60 yıllık tarihi boyunca ne Filistinlilerle ne de Arap dünyasıyla anlamlı bir barışın kapısını aralamıştır. Barış ve komşularıyla dostça ilişkiler, yayılmacı Siyonist ideolojinin sindirebileceği bir yaklaşım ve hedef değildir. Bugün dünyada sınırları belli olmayan çok az sayıda devletten birisi de İsrail'dir. Bu devletin bir anayasaya sahip olmaması, başka nedenlerin yanı sıra, biraz da bundandır.

İsrail'i bölge içinde meşrulaştırmaya yönelik her adım, İsrail'in hastalıklı ideolojisinin dayattığı, tahakküme ve yakıp yıkmaya ayarlı politikalar neticesinde, bu devleti normalleştirmek isteyenlerin suratında bir şamar gibi şaklamıştır. Yahudiler Filistin'de güya güvenli bir yurt edineceklerdi. Onların da, başkaları gibi devletleri olacaktı. Ama defalarca görüldü ki, İsrail, yöneticileri ve halkıyla devlet olmanın gerektirdiği olgunluğa ve sorumluluk duygusuna sahip değil. İsrail'e bir “devlet”miş gibi muamele etmek, devlet olgusuna yapılacak en büyük haksızlıktır. İsrail'de askerlik de yapmış Yahudi kökenli bir yazarın, Gilad Atzmon'un, sözlerine kulak verirsek, herhalde “İsrail sorunu”nun vahameti daha iyi anlaşılır:

Türkiye ve komşu Arap ülkeleri, İsrail'e prim verdikçe, bu ülkeye dostluk ellerini uzattıkça, sözüm ona “barış” çabalarını destekledikçe, aslında İsrail yangınına körükle gitmektedirler. İsrail, kendisine yönelik bu hayırhah tutumlara, normal bir devletin yapması gerektiği gibi aynıyla mukabele etmek yerine; bu “diplomatik normalleşme”yi ve “barış süreci”ni, Filistin halkının tarihi haklarını daha fazla gasp etmek, işgal politikalarına devam etmek ve komşu ülkelere yönelik açık ve örtülü saldırıların ve saldırganlıkların zeminini hazırlamak için suistimal etmiştir. Başka bir deyişle, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler, İsrail'e yönelik “olumlu” tavırlar içine girdikçe, İsrail, bu durumu, başkalarının hak ve hukukunu hiçe sayan güç-eksenli politikalarının “isabetliliğinin” bir göstergesi gibi algılamaktadır. Soğuk Savaş sonrasında sosyalist bloğun yıkılmasıyla ortaya çıkan ve ABD'yi tek süper güç haline getiren sistemik dönüşüm ve bunun yanı sıra 1993'de başlayan Oslo barış süreci -ki pek çok insan Filistinliler için özerklik öngören Oslo ve Washington anlaşmalarının bu mahzun halkı bağımsızlığa taşıyacağına inanmıştı- İsrail'e “bölgenin kabul edilebilir bir unsuru olma” imkânını bahşeden bir süreci de tetiklemiştir. Bu süreçte İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Ürdün tarafından tanınmayı başarmış ve İslam dünyasının da içinde olduğu birçok başka uluslararası aktörle açık ya da üstü örtülü diplomatik ilişkiler kurmuştur. Ama tabii işler, her zaman olduğu üzere, beklendiği gibi gitmedi. “Atı alan İsrail Üsküdar'ı geçtikten sonra”, bir de bakıldı ki, İsrail'in ne bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına, ne de bölge ülkelerine yönelik işgalci ve saldırgan politikalarından vazgeçmeye niyeti var.

SON ATEŞKESİ KENDİSİ BOZDU

Bugüne gelirsek, Gazze'de altı aylığına ilân edilen ateşkes, olası bir İsrail-HAMAS uzlaşmasının yol işaretiyken, İsrail'in Gazze topraklarında birkaç gün önce başlattığı acımasız hava saldırısının ve önceki gece başlayan kara saldırısının, aklı ve vicdanı olan herkesi, bir kez daha “İsrail” denen kâbustan uyandırdığını belirtmek gerekir: İsrail meğerse bu altı ay boyunca, Gazze'de vurulacak hedefleri saptamak üzere zamanını istihbarat faaliyetleriyle geçirmiş! Her zaman olduğu gibi, İsrail propaganda makinesi, suçu Filistinlilere (başka zamanlarda, Araplar'a, İran'a, v.s.'ye) atmakta gecikmedi. Güya ateşkesi kesen taraf, güney İsrail'e füze yollayan HAMAS'mış! İşte bir kuyruklu yalan daha! Doğrusu şu: altı aylık bu sözüm ona “savaşsız” dönemde, İsrail, ateşkesi yüzlerce kez ihlâl etti ve ayrıca 25 kadar Filistinliyi de katletti. Daha da ötesi, ateşkes anlaşması çerçevesinde bu bölge halkına karşı uyguladığı ambargoyu kaldırması gerektiği halde, tüm Gazze halkını gıdasız, susuz ve ilaçsız bırakan korkunç ambargoyu dayanılmaz boyutlara vardırdı. İsrail'in bitip tükenmeyen tacizleri Gazze'deki silahlı grupları kışkırtmaya ayarlıydı aslında. Bu süre içinde Gazze'den ateşlenen az sayıdaki füze ise, HAMAS tarafından değil, İslami Cihad gibi daha küçük silahlı gruplar tarafından atılmıştı. Üstelik bunlar Rus yapımı Katyuşa roketleri değil, ev yapımı Kassam füzeleriydi.

TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİ KESMELİ

Türkiye'nin artık bu terör devletiyle yollarını ayırmasının vakti geldi de geçiyor. Ortadoğu coğrafyasına yalnızca kan ve gözyaşı getiren ve üstelik kendisine “İsrail” adını lâyık görerek Hazreti Yakub'un adını da kirleten modern zamanların bu Calut'u ile Türkiye'nin arasındaki alengirli ilişkilere artık bir son verilmesi ahlâkın ve sorumluluğun gereğidir. Üstelik bu yeni yaklaşım, İsrail'in önünü belli bir düzeyde tıkayacağı için, daha savaşsız ve gerilimsiz bir Ortadoğu'ya katkı sunarak Türkiye'nin “ulusal çıkarları”na da hizmet edecektir. İsrail'in devlet terörünü yalnızca “kınamak”, Türkiye'yi sorumluluktan kurtaramaz. Devletimizin İsrail'in sonu gelmez vahşetlerine ortak olmamasını istemek hepimizin hakkı. O halde, lafı eveleyip gevelemeden söyleyelim: 23 Şubat 1996 tarihinde Genelkurmay İkinci Başkanı ve 28 Şubat post-modern darbesinin mimarlarından Çevik Bir marifeti ile imzalanan “Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması” mutlaka feshedilmelidir. Bu anlaşmanın yanı sıra, kamuoyunun bilgi ve ilgisinden kaçırılmış pek çok başka askeri ve istihbari anlaşma da derhal iptal edilmelidir. Daha somut olarak ifade etmek gerekirse, mevcut hükümetin şu hususlarda gerekli adımları atması, artık bir hayat memat meselesi haline gelmiştir:

  İsrail ile tüm diplomatik ilişkilere derhal son vermek en doğru çözüm olmakla birlikte, yöneticilerimizin “uluslararası güç dengelerini gözetmeyi” değişmez bir refleks olarak benimsedikleri dikkate alınarak, hiç olmazsa ilişkileri büyükelçilik düzeyinden çok daha alt düzeylere indirmeleri büyük önem taşımaktadır;

  Türkiye, İsrail ve ABD ile birlikte Doğu Akdeniz'de her yıl gerçekleştirdiği ortak askeri manevralara artık katılmamalıdır;

  Şayet Türkiye topraklarında İsrail'in kullanımına tahsis edilen istihbarat ve dinleme istasyonları varsa- ki olduğuna dair güçlü işaretler var- bu işbirliğine işbirliğine derhal son verilmelidir;

  İsrailli askeri pilotların Türkiye hava sahasında eğitim uçuşları yapmalarına bundan böyle izin verilmemelidir;

  Devletin sivil ya da asker kanadının açtığı ihalelerden İsrail'li şirketlere pay verilmemelidir.

İsrail'le “tehlikeli ilişkiler”e girmemizi salık verenler, bugün tüm sermayelerini tüketmiş bulunuyor. Artık Türkiye'nin yeni bir kapı aralaması gerekiyor. Hem “İsrail gerçeği”yle, hem de kendimizle yüzleşmek için...

*Doç. Dr. Fatih Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT