Balyoz davasına yeniden bakış (3)

09.04.2012 11:19

Namık Çınar

 

Birkaç yazıdır söylemeye çalıştığım; geçmişteki darbe süreçlerinde biçimlendirilmiş öyle yasalarımız var ki, ordumuz iç güvenlikle ilgili plân tatbikatları yapacak bile olsa, sanki onları darbe plânlamaya dahi götürecek raddede politikaya müdahil olmalarının önünü açmaya yarıyor, bütün bunlar. Elbette ki o eylemlerin, enikonu darbe noktasına kadar getirilmiş çalışmalar oldukları muhakkak. Ama emin olun, müdahaleler yapıla yapıla zıvanadan çıkılmış ve iş bu noktaya öylelikle vardırılmıştır. Çetin Doğan’ın yaptığı, belki ilâveten bir adım daha fazladan atarak, “bu koşullarda daha orada ne duruyorsunuz, hadi bakalım toparlanın, siz de gidiyorsunuz” deyip, bardağı taşıran damlanın Yasama’ya ve Yürütme’ye de el koymaktan ibaret kaldığıdır.

Sicili bizimki gibi olan bir ordunun görevini dış güvenlikle sınırlandırmayıp, iç tehditleri de ona havale ettikçe, başa gelecek olan bundan başka bir şey olmayacaktır.

  
Ayriyeten, 1. Ordu darbeyi tek başına hazırlıyordu demek, Ergenekon davaları vesilesiyle ortaya çıkarılan “darbe ortamını tüm ülke ölçeğinde oluşturmak” gayesi güden faaliyet ve ilişkilere de aykırı düşer. Bu plânların yalnızca 1. Ordu’ya münhasır olduklarını ve bağımsız olarak sıfırdan yazıldıklarını sanmak, yanılgıdır. Eskiden belki böyleydi, ama geliştirile geliştirile, artık tüm ordununkiler birbiriyle uyumlu ve eşgüdümlü, birer müdahale plânı hâline getirildiler ve büyük karargâhların kozmik odalarında G günü S saatini bekler oldular.

Burada soruna yol açan, bunlardan birinin eşgüdüme aldırmayıp raftan alınarak, o seminerde oynanması olmuştur. Kimi orgeneraller bu durumu işgüzarca bulup, şimdi sırası değildi, diye düşünmüşlerdir. Yoksa, onca deneyim ve özellikle de 28 Şubat ile, TSK’nın iç güvenlik plânları, “en agresif durum” bakımından artık bir darbeyi öngörecek şekil ve şemaile sokulmuşlardı zaten. Ortaya saçılanlar, aklı başındaki sivillere birer darbe plânı gibi gözükse de, aslında tüm TSK’nın Genel İç Güvenlik Plânı’nın “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo”suna göre yapılmış versiyonunun 1. Ordu’nun görevi sahasına düşen bölümüydü ve netice olarak, adlı adınca da tam bir darbe provası semineriydi.

Kendileri açısından bıçağın kemiğe dayandığı bir olasılığa göre yapılmış olan o plânlar, artık siyasete de fiilen el koymayı tasarlayacak hâl tarzlarıyla, tüm ilgili birimlerin arşivlerinde bir gözleri tetikte olarak uyumaya bırakılmışlardır. Hilmi Özkök Paşa’yı ya da ona benzerleri diğerlerinden ayıran faktör ise, o seçeneğin uyandırılarak raflardan indirilip gündeme getirilmesi ve tatbikat mahiyetinde oynanması koşullarının nesnel olarak henüz doğmadığı hususundaki muhalefetleridir. Genel olarak duruma, “var da diyemem, yok da diyemem” tarzındaki o veciz ifadesiyle yaklaşmasının nedeni de bence budur.

Şimdi bu koşullarda, etüt edilenlerin “bir darbe plânı mıydı, yoksa değil miydi”likleri üzerinden bir kayıkçı kavgası yürütmenin ve hâlihazırdaki sürdürümüyle belki de yanlışa doğru giden bir ceza dağıtımı arifesinde olmanın, maddi gerçeği ortaya çıkarmada ve sorunu kökten çözmede ne gibi faydası olabilir ki?

Örneğin hepimiz Hrant Dink davasında Ogün Samast, Yasin Hayâl, Erhan Tuncel evet de; lâkin büyük suçlular, çıbanın başı olanlar, perdenin arkasındakiler, asıl onlar neredeler, demiyor muyuz?

Ben de bir zamanlar, niyetlendikleri “9 Mart”taki darbede ilkin birbirlerine düşen, ama sonra uzlaşarak hep birlikte “12 Mart”ı yapan hınzır orgenerallerin, olayları saptırmak ve gerçekleri örtmek üzere, “işte münafıklar bunlardı” diyerek kurban seçip ordudan attırdıkları ve tarifsiz acılar çektirdikleri, olup bitenlerin neler olduklarını kavrayamayacak kadar toy ve olayların dışındaki o gencecik subaylardan biriydim çünkü. Ne ki fatura benim gibilere çıkarılmış; o dönemin bütün pisliklerinin sorumluları sanki bizlermişiz gibi bir kanaat, toplumun belleğinde uzun süre yer etmişti.

Asıl gerçeklerin yıllar sonra başka türlü olarak ortaya çıkmalarından usandığım bu ülkede, benzer bir yanlışa şimdi gene düşülmemesi için, titizlenmeyi ve sağlamaların yapılarak gidilmesini; madalyonun kırtıklı sırtı dâhil her yüzünün bilgileri, zamanın demliğinde posalarından süzülerek tavşan kanı berraklığında önümüze konduğunda utanç duymamak ve acı çekmemek için, bütün duyuları ayağa kaldırarak cin gibi olunmasını; ve tezahürat goygoyculuğuna kapılarak kralın amigosu oyunlarına gelinmemeye dikkat edilmesini öneriyorum. Bütün derdim bu sadece!

İlkin bilinmelidir ki, ordu demek on beş tane orgeneral demektir. Ve o orduyu özerk kılan, her dönemdeki o on beş orgeneralin bizatihi özerklikleridir.

TSK’nın Orduları, Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı şeklindeki en tepedeki “dikey hiyerarşiler”ine, her birinin başlarında bulunan ve fakat birbirlerine “yatay hiyerarşiler”le bağlı olan orgeneraller bakmaktadırlar.

Gerçekten de orgenerallikler, birbirlerine artık sicil dahi vermeyen, aralarındaki astlık-üstlük münasebetleri ordunun diğer mensuplarındaki gibi olmaktan çıkmış, kimin kalıp kimin gideceği bile aralarındaki meşveretle ve teamüllerle YAŞ’ta belirlenen, karşılıklı davranışlarının rengi askerî terbiyeye bırakılmış, özerk konumlardır.

(Cuma günü aynı konuyu sürdüreceğiz.)

cinarnamik@hotmail.com

TARAF

 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim