1. YAZARLAR

  2. Barış Ünlü

  3. 1968’den 2008’e Türkiye solunun hali
Barış Ünlü

Barış Ünlü

Yazarın Tüm Yazıları >

1968’den 2008’e Türkiye solunun hali

A+A-

Ergenekon operasyonu ve soruşturması sürecinde, artık iyiden iyiye sağ Kemalizm olmuş olan eski sol Kemalizm’in düştüğü haller şaşırtıcı değil. Ana akım medyanın meseleyi örtmek için attığı taklalar ve büyük burjuvazimizin sessizliği de beklendik şeyler. Peki ama son günlerde gazeteler ve televizyon kanallarında Türkiye sosyalist solunun önemli bir kesiminin Ergenekon örgütlenmesi ve soruşturmasını, en hafif deyimle, küçümsemesini nasıl açıklamalı? “Normal”de olması beklenen, sosyalistlerin süreci tek bir ağızdan alkışlaması ve olayın üstüne daha da fazla gidilmesi için baskı yapması olmalıydı. Ama bu olmadı.

u grup elbette ki kendi içinde homojen değil, ama öne sürdükleri argümanların bazıları bir elde toplanıp şöyle özetlenebilir: Darbe tehlikesi yoktur, çünkü darbe ABD’nin desteği olmadan olmaz ve ABD mevcut hükümetten memnun olduğu için tutuklananlar ve sorgulananlar olsa olsa “meczup”turlar; mesele bir demokratikleşme meselesi değildir, egemenlerin birbirini yemesidir ve buradan halk lehine bir şey çıkmaz; AKP hükümeti ultra neo-liberaldir, emperyalizmin kuklasıdır ve asıl sorun sözde-darbe değil, bunlara karşı yapılması gereken sınıf mücadelesidir; aksini söyleyen sözde-solcular liberaldir ve demokrasi getirecek boş inancıyla AKP’yi desteklemektedirler, ve saire. Bir de argüman sayılamayacak, ama müsait kafaları karıştıracak türden çok önemli, hatta en önemli soru ortaya atılıyor:

Taraf’a bu belgeleri kim sızdırıyor?

‘Sustukça sıra bize gelecek’

Şimdi bunlara denilebilir ki, darbe olmaması hiçbir şekilde darbe olmayacaktı demek değildir; ama ABD desteği-darbe ilişkisi konusunda haklı olsanız bile, bu soruşturmanın var olan haliyle ve hatta olası genişlemesiyle en azından şöyle bir katkısı olabilir: ABD günün birinde darbe yaptırmak ister ama darbe yaptıracak adam ve zihniyet bulamaz. Ve kim bilir, belki o gün AKP gibi bir düzen partisi değil de, gerçek bir sol parti iktidarda olacaktır. Ama sustukça sıra gene bize gelecek, buna da şüphe yok. “Halk”a gelince, acaba operasyon Fırat’ın öbür yakasına doğru da genişletilse bu Kürt halkının ve barışın yararına olabilir mi? Olmaz diyebilirler, çünkü Pax Americana’da barış ham bir hayaldir.

Peki işçi sınıfının ve köylünün çok büyük bir kesiminin oy verdiği bir partiyi zorla devirmeyi çalışanları cezalandırmak acaba halk yararına bir şey olabilir mi? Değildir diyeceklerdir, çünkü halk cahil bırakıldığı için, muhafazakâr olduğu için zaten yanlış partiye oy vermektedir. Devamında da neo-liberalizm ve emperyalizmden bahsedeceklerdir. Ama insanlar sadece ekmek peşinde değildir, meseleye böyle bakmak ekonomizmdir; darbecileri ciddiye almamak ve o yönde telkinde bulunmak apolitik bir tavırdır ve kitleleri apolitize eder; bu yaklaşımlar sosyalistleri halktan iyice koparır desek, faydası olur mu? Bir de yaratılan AKP-darbe ikilemi var. Ergenekon’u ciddiye alıyorsanız size AKP’ci diyorlar. Acaba arka çıkılanın AKP değil, demokratik hak ve özgürlükler olduğu hiç akıllarına geliyor mu? Eğitim hakkını, sağlık hakkını, grev hakkını savunuyoruz, ama iş gene onlar gibi onca mücadeleyle kazanılan siyasi haklara gelince, burjuva demokrasisi deyip geçiyoruz. 

Tarihi ve kültürel atmosfer

Yukarıda özetlediğim argümanlara benim burada sıraladığım cevaplardan çok daha güçlüleri verilebilirdi, ama kanımca, hiçbir faydası olmazdı. Çünkü sorun köklü; Türkiye solunun tarihi ve kültürel atmosferiyle ilgili.

1968, bu yıl dünyada 40. yıldönümü vesilesiyle tekrar hatırlanıyor ve anılıyor. Dünyada 1968’le ortaya yeni bir sol anlayış ortaya çıktı. Bu çok boyutlu bir kültürel başkaldırıydı. Ama konumuz açısından asıl önemlisi, 1968, özgürlükler, demokrasi ve kimlik sorunlarını ikincil bir mesele olarak devrim ertesine ertelemeyi şiar edinmiş, devletçi ve bürükratik eski solun eleştirisiydi. Ancak bu ruh 1968’in Türkiye soluna teğet geçti. Bunun en açık göstergesi SSCB’nin Çekoslovakya işgalinin Türkiye solu tarafından nasıl değerlendirildiğidir. Siyasi hareketler içinde işgale tek sert ve kararlı tepki Mehmet Ali Aybar’ın şahsında TİP’den gelmişti. Ancak Aybar, bu olay nedeniyle kısa sürede partisinden aforoz edildi. Sosyalist bloku kapitalist bloka karşı yıpratmamak lazımdı, bu yanlış olurdu. Merhum Sadun Aren’in yıllar sonra bir mülakatta dürüstçe söylediği gibi, Aybar o zaman “doğru içinde olarak yanlış yapmıştı”, aforozcular ise “yanlış içinde olarak doğru.”

Bunun Ergenekon’la ne ilgisi var denirse, çoktur demek lazım. Bugün operasyonu küçümseyen ve görmezden gelen sosyalistlerin büyük çoğunluğunun Çekoslovakya işgali hakkında hâlâ Aren gibi düşündüğünü tahmin ediyorum. Destekleyen sosyalistlerden ise bir tane bile çıkmayacaktır ki bugün o işgali eleştirmesin. Mesele solun özünün bazı taktiklere, stratejilere, dengelere ve hesaplara feda edilip edilmeyeceğiydi; halen de öyledir.

1960’lı yıllarda çağın ruhunu yakalamış Türk sosyalistleri elbette vardı. Aybar’la birlikte Sencer Divitçioğlu ve İdris Küçükömer bunların başlıcalarıdır. 

Kontrole karşı özgürlük

Bu entelektüeller kontrole karşı özgürlük meselesi ve iktisadi ve siyasal demokrasinin ayrılmazlığı üzerine derinlemesine düşünmüşlerdir; Türkiye’de asker-sivil bürokrasinin salt kapitalizmin aracı olarak görülemeyeceğini, gerici bir egemen sınıf olarak değerlendirilmesi gerektiğini de savunmuşlardır. Ayrıca Sovyet sosyalizmi eleştirisinden hareketle hürriyetçi sosyalizm, güler yüzlü sosyalizm gibi kavramlar kullanmışlardır. Çünkü sosyalizmin içinde herhangi bir şeyin mündemiç olmadığı artık gün gibi ortadaydı; adının daha fazla lekelenmemesi için sıfatlara ihtiyacı vardı. Analizlerinde kullandıkları Asya Tipi Üretim Tarzı kavramının ise hem Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli gibi sol aydınlar, hem de Sovyet sosyalizmine yakın olanlarca reddedilmesi tesadüf değildir. Çünkü ATÜT, her ne kadar zayıf ve geliştirilmemiş bir kavram olsa da, insanı ister istemez Yön/MDD hareketlerinin ve reel-sosyalizminin eleştirisine götürüyordu. “Feodalciler”in “ATÜT’çüler”e ve kavramın kendisine hışımla saldırmasının nedeni budur.

Aybar, Küçükömer ve Divitçioğlu halkın neden ısrarla ve kendisi açısından rasyonel bir şekilde DP-AP geleneğine oy verdiğini de anlamaya ve anlatmaya çalıştılar. Sonra 1970’lerde sosyalbilimci Şerif Mardin’in çevre-merkez analizi, 1980’lerde ise Nilüfer Göle’nin “modern mahrem” gibi incelemeleri geldi, ama bunlar da solun önemli bir kısmına hiçbir şey ifade etmedi. Bunların hepsi sivil toplumcu, liberal analizlerdi ne de olsa. En sonunda AKP’nin yüzde 47 oranında bir oyla iktidara gelmiş olması da birçoğunun terminolojisini değiştirmedi. Halen AKP’yi anlamada en çok kullanılan sözcükler tarikat, şeriat, gericilik, türban, Maraş, Sivas, vb.

Özgürlükçü tezler

Bütün bu özgürlükçü sosyalist tezler ve sosyal bilimsel analizler Türkiye solunun ciddi bir kesimi tarafından dikkate alınmadı ve alınmıyor. Bu ezberci sosyalist zihniyet teori/pratik uçurumunun büyümesiyle doğru orantılı bir şekilde kendi kendine konuşur, hatta uyurgezer oldu; sürekli anti-emperyalizm, anti-faşizm, sınıf mücadelesi gibi kavramlar kullanarak en devrimci sol olduğuna kendisini sarsılmaz bir şekilde ikna etti.

Peki neden böyle? Sol üzerindeki açık ve örtük Kemalizm etkisi bunun nedenlerinden biri olarak öne sürülebilir, ama sadece bu değil. Sorunun altında, daha derinlerde, bu ülkenin iliklerine işlemiş ve işletilmiş sağcılığın yattığını düşünüyorum. Bir zamanlar Soğuk Savaş’ın tampon bölgesi olan bu ülkede, her türden ideolojik aygıt yıllarca türlü biçimleriyle sağcılık (milliyetçilik, devletçilik, muhafazakârlık, ırkçılık, korku, şüphe, apolitiklik, vb.) pompaladı. Bunların yanında solu bastıran, darbeler yapan zor aracı vardı, ve hâlâ var. İşte böyle sağ ve bağnaz bir kültürel ortamdan sol da ister istemez etkilendi; refleksleri sağcılaştı, solun sağ, devletçi, ekonomist ve apolitik yorumlarına kanalize oldu.

Bütün bunlardan kurulu düzeni sorumlu tutmak haklı olarak akla ilk gelen yoldur. Ama zaten düzen böyle bir şeydir ve eleştirisi kolaydır. Bir entelektüel ve sosyalistin ilk başta yapması gereken ise kendi kendini eleştirmektir, sorgulamaktır, öz-bilinçli olmaktır. Sosyalistler genelde ideolojik aygıtların özellikle halk sınıflarını etkilediğini varsayarlar. Peki okullarda bize öğretilenler, gazete manşetlerinde her gün okuduklarımız, veya ailelerimizden aktarılan korkular ve zihniyetler bizi hiç mi etkilemedi? Bence her sosyalistin ilk elde sorması gereken sorular bunlar olmalıdır. İşe hakiki bir özeleştiriyle başlamalıyız. Ondan sonra da sosyalizmin daha hoş, daha özgür, daha adil, daha eşitlikçi bir imkân olduğunu, bu yöndeki ahlaki seçimlerimizle, aldığımız tavırlarla, eylemlerimizle, her zaman haklının yanında oluşumuzla bizzat kendi hayatımızda göstermeliyiz. Ursula Le Guin’in Mülksüzler’de dediği gibi, devrim yapamayız; ancak devrim olabiliriz.

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT