Yalnızlaşan Siyonizm daha da saldırganlaşıyor
Prof. Dr. Cengiz Gül / Star Açık Görüş
Soykırımcı Netanyahu, BM Genel Kurulu'nu hangi ülkelerin terk ettiğini kayda geçirtmek ve Lübnan'da sinyal gönderip patlatarak katliam yaptırdığı çağrı cihazı görünümlü bombayı salonda göstermek suretiyle, uluslararası topluma meydan okuyarak tehditler savurmaya kalkmıştır. Bu, başta ekonomik, siyasi ve diplomatik olmak üzere, her yönden yalnızlaşma sürecine giren soykırımcı ve işgalci Siyonizmin, bundan böyle tam bir gözü dönmüşlük ile hareket edeceğine işaret etmektedir.
Batılı ülkelerin zorlaması ve Theodore Herzl'ın Siyonist ideolojisinin yönlendirmesiyle Filistin'e doğru başlayan Yahudi göçleri, 2. Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra da artan oranda devam etmiştir. 1947 yılında Almanya ve Polonya'dan Filistin'e gönderilen Yahudi mültecileri taşıyan gemilerin üzerinde,"Almanlar ailelerimizi evlerimizi yok etti, siz de umutlarımızı yok etmeyin (The Germans destroyed our families and homes, don't you destroy our hopes)" yazılı pankartları gören Filistinli Müslümanlar, inançlarından gelen, zorda olana merhamet edilmesi gerektiği düsturundan hareketle, ellerinden gelen tüm yardım ve iyiliği sergilemişlerdir. O zaman uzatılan bu insanlık elinin, daha üzerinden bir yıl bile geçmeden koparılmaya çalışıldığına ise tüm dünya şahit olmuştur. İngiltere'nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler (BM) de alet edilerek 1948'de kurulmuş olan İsrail, daha da artan Yahudi göçleriyle birlikte, taksim (paylaşım) planı sonrasında Filistin'in büyük kısmının İsrail'e verilmesi ve ardından 1967'deki '6 Gün Savaşı'nda işgallerini daha da genişletmesiyle, tüm yardımlarına karşılık Filistinlilerin evleri, arazileri ile vatanlarını ve hatta hayatlarını da gasp ve imhaya kalkışmak suretiyle, umutlarını yaşatanların umutlarını yok etme barbarlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Siyonist terör rejimi, Gazze'de yürüttüğü soykırım ve işgalin yanı sıra, zaten mahalle ve hatta sokaklarına kadar duvarlarla bölerek parçaladığı Batı Şeria'da, Müslümanları ev ve işyerlerinden atmak ve direndiklerinde ise yıkma, yaralama ve hatta katliamlarla Filistin topraklarını adım adım gasp ve işgal etmeye devam etmektedir.
Destekçilerinden de tepkiler yükseliyor
1948'den sonraki işgalleri sürecinde, bu gasp ve işgal politikasını bıraktırmaya yönelik BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılan 131 adet kararın tamamını yok sayarak uluslararası hukuka da savaş ilan eden İsrail'e karşı, özellikle de Batı Şeria'daki işgallerini artırması sonrasında, tam destekçisi konumundaki Batılı ülkelerden bile ciddi ölçüde tepkilerin yükselmeye başladığı görülmektedir. Bunun en son örneklerinden birisi de, hakkında soykırım ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)'nce yakalama ve tutuklama kararı bulunan B. Netanyahu'nun, 24 Eylül 2026 tarihinde BM 81. Genel Kurulu toplantısında konuşmak için kürsüye çıktığında, pek çok ülke temsilcisi tarafından, salonun boşaltılması suretiyle protesto edilmesi olmuştur. 20 Ekim 2025'teki sözde ateşkesi binlerce defa bozarak Gazze'de soykırıma devam eden ve Kasım 2024'ten bu yana hakkında çıkartılan yakalama kararından dolayı önceki UCM savcısı Karim Ahmad Khan ile birlikte bu karara imza atan tüm hâkimleri tehdit edip hedef gösteren soykırımcı sanık, BM Genel Kurulu'nu hangi ülkelerin terk ettiğini kayda geçirtmek ve Lübnan'da sinyal gönderip patlatarak katliam yaptırdığı çağrı cihazı görünümlü bombayı salonda göstermek suretiyle de, uluslararası topluma meydan okuyarak tehditler savurmaya kalkmıştır. Bu ise, başta ekonomik, siyasi ve diplomatik olmak üzere, her yönden yalnızlaşma sürecine giren soykırımcı ve işgalci Siyonizmin, bundan böyle tam bir gözü dönmüşlük ile hareket edeceğine işaret etmektedir.
Türkiye'yi hedef gösteren Siyonist zihniyet
Gazze'de işlediği soykırım ve savaş suçlarından başka, çevresindeki Müslüman ülkelere yönelik işgal ve katliamları nedeniyle siyaseten ve diplomatik açıdan gittikçe yalnızlaşan Siyonist rejimin, UCM kararıyla yakalanıp tutuklanması istenen başbakanı, uluslararası toplumun aleyhinde büyüyen tepkileri karşısında, öfkeden kudurmuş bir şekilde, BM kürsüsünden özellikle de Türkiye'ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a iftiralarla saldırmaya kalkmıştır. Bu iftiraları arasında; Ermenistan yönetiminin bile, inandırıcı olmadığını anlayarak dillendirmekten artık vazgeçtiği bir Ermeni soykırımı iddiasını, Türkiye'yi sıkıştırmak için tekrarlayıp duran işgalci İsrail'in başbakanı, Gazze'de üç yıldır sürdürdüğü vahşi soykırım ve savaş suçlarını ve hakkında çıkarılan yakalama emrini böylece ört bas etmeye çalışmaktadır. Ayrıca dünyanın gözü önünde Gazze'de işlemeye devam ettiği barbarca soykırım ve savaş suçlarından yargılanacak olan böyle bir sanığın, sözde ve hayali bir soykırım iddiasından medet ummaya çalışması ise, hedef saptırma ve yön değiştirme türünden açık bir suçluluk psikolojisinin de bir tezahürüdür. Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta işgalci olduğunu söyleyecek kadar, Yunan ve Rum kesimiyle de Türkiye düşmanlığında sıkı müttefik olduğunu gösteren bu Siyonist zihniyet, Gazze ve Batı Şeria'da kalan son Filistin yurduna da göz dikerek tüm Filistin'i ve Lübnan'ın güneyini, Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri'ni ve yine Suriye'nin güney bölgelerinde gerçekleştirdiği ve sürekli yok saydığı BM kararlarıyla da tescillenen bu işgallerini arsızca kamufle etme telaşına girmiştir. İşgalci Siyonizmin, Türkiye'nin Kıbrıs'taki haklı mücadelesi ve garantörlük haklarına karşı, böylesine bir işgal iftirasıyla saldırıya geçmesi, son yıllarda özellikle Güney Kıbrıs'ta Yahudi yerleşim alanları açmaya ve genişletmeye yönelen legal görünümlü fiili işgallerini de ört bas etme çabalarının bir yansımasıdır. Türkiye'nin, Ege Denizi'ndeki adalara yönelik sürekli sınır ihlalleri yaptığıyla ilgili iftira ve dezenformasyon yayan işgalci rejimin başbakanı, asıl sınır ihlali yapanın, 6 mil olan karasularını keyfi biçimde 12 mile çıkarmak ve hava sahamızı ihlal etmek suretiyle Yunanistan olduğunu bilmesine rağmen, böylelikle İsrail'in, çevresindeki ülkelere karşı, sınır ihlalinin de ötesine geçen işgal ve katliamları üzerindeki dikkatleri dağıtmaya çalışmaktadır.
BM kürsüsünden iftiralarını sıralarken, Türkiye'de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı tiran olmakla suçlayan bu soykırımcı sanığın, İsrail'in 1948'den beri Filistin'de gerçekleştirdiği işgal, zulüm ve katliamların yanı sıra, başında bulunduğu soykırım ve işgal kabinesiyle de 8 Ekim 2023'ten bu yana sürdürdüğü soykırım ve savaş suçlarında, 50 binden fazlası çocuk ve kadınlardan oluşan 74 bin Gazzeli Müslümanı katledip, 174 bin kadarını da yaralı ve sakat bırakan ve vahşice işlediği bu suçları BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından doğrulanarak, UCM tarafından da hakkında yakalama emri çıkarılmış olması, kimin Hitler ile yarışan gerçek bir tiran olduğunu ortaya koymaktadır. Şimdilik İsrail başbakanı konumundaki bu soykırımcı, tiranlık sıfatını nasıl hak ettiğini; İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmlar için Mart 2026'da getirdiği idam cezasından başka, iktidarını sürdürmek adına, İsrail'de 27 Ekim 2026'daki seçimlere Arap partilerinin girmesini Merkez Seçim Komitesi'ne yasaklattığı ırkçı ve İslam düşmanlığı içeren anti-demokratik uygulamalarıyla, kendi ülkesinde bile göstermektedir. Türkiye'nin Kudüs'e hâkim olmak istediğini de belirten soykırımcı Netanyahu, bu söylemiyle aslında, BM kürsüsünden yönelttiği iftira saldırısı içinde, sanki olacakları hissedip de öngörmenin korkusuyla,kayda değer bir itirafta bulunmuş gibidir. Günü geldiğinde Kudüs'ü kaybedeceklerini anlamanın derin bir telaş ve paniğiyle söylenen bu sözler, 1950'de Batı Kudüs'ü, 1980'de ise Doğu ve Batısıyla tüm Kudüs'ü başkent ilan etmelerine rağmen, bu durumun BM Güvenlik Konseyi'nin 478 sayılı kararıyla geçersiz sayılması ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu tarafından da tanınmamasıyla yaşanan politik ve diplomatik çöküntünün bir sonucu olarak da okunabilir.
BM kürsüsünden UCM'nin sanık kürsüsüne açılan yol
BM Genel Kurulu tarafından 9 Aralık 1949'da kurulan, 'Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı' ya da kısa adıyla UNRWA'nın 310'dan fazla BM personelini de, Gazze'de yürüttüğü soykırım esnasında katleden ve zaten savaş ve insanlığa karşı suçlarından dolayı UCM tarafından yakalanması istenen bir soykırımcının, dünya barış ve güvenliği için kurulan ve 193 üye devletle dünyanın en büyük uluslararası örgütü olan BM'nin Genel Kurulu'nda konuşmasına alan açarak, Gazze, Batı Şeria ve Lübnan'da yaptığı soykırım, işgal ve katliamlarının savunma ve propagandasına izin vermek, tüm uluslararası toplum adına büyük bir utanç kaynağıdır. Soykırımcı bu sanık BM kürsüsüne çıktığında, pek çok devlet temsilcisinin yuhalayarak salonu terk etmek suretiyle yaptıkları protestolar ise, şimdilik daha fazlasını yapamamanın ezikliğini bertaraf etmek adına, Siyonist zulüm ve barbarlıklara karşı uluslararası toplumun bir insanlık direnişi olarak tarihin kayıtlarına geçen değerli bir eylem olmuştur. 2. Dünya Savaşı'nın ağır ve yıkıcı sonuçlarının bir daha yaşanmaması için 26 Haziran 1945 tarihinde kurulan BM, 10 Aralık 1948'de kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nden bir gün önce ise, 'Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'yle, soykırım eylemlerini uluslararası alanda suç sayan temel bir antlaşmayı kabul etmiştir. Bu anlaşmayı tamamlar mahiyette olarak, soykırım ve sayılan diğer suçları yargılamak üzere, Roma Statüsü adlı belgeyle uluslararası alanda kurulan tek ceza mahkemesi olan UCM de, savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına karışan gerçek kişileri yargılamak üzere 2002 tarihinde kurulmuş ve 2003'te de faaliyete başlamıştır. Ancak Gazze'de, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar dünyanın gözleri önünde ve adeta canlı yayında pervasızca 8 Ekim 2023'ten bu yana kesintisiz biçimde devam eden soykırım ve savaş suçlarını en barbar yöntemlerle işleyen İsrail Başbakanının BM Genel Kurulu'na davet edilip ağırlanması ve konuşmasına izin verilmesi ise, dünya barış ve güvenliği için kurulan BM'nin, soykırım ve savaş suçlarının önlenmesi ve suçluların cezalandırılması noktasında uluslararası hukuk zeminine kazandırdığı tüm bu hukuki ve yargısal mekanizmaları çöpe atması anlamına gelmektedir. Şimdiye kadar işlediği suçlardan dolayı hesaba çekilmemenin verdiği bir arsızlık ve azgınlıkla hareket eden bu soykırımcı, Türkiye'nin Gazze ve Filistin'e sahip çıkarak, İsrail terörüne karşı cephe almasından duyduğu öfkeyle de, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı, Hamas'ı finanse ettiği iddiasıyla, UCM'de dava açtırma arayışına girmiştir. Bu teşebbüsünün gerisinde ise, İsrail deniz kuvvetlerinin Küresel Sumud Filosu'na uluslararası sularda saldırmasından dolayı, Türkiye'nin 21.08.2026'da İnterpol'den, Netanyahu hakkında 'kırmızı bülten' çıkartmak istemesi bulunmaktadır. Soykırımcı İsrail rejiminin, bu beyhude çabalarıyla, aslında, davayı fiilen açıp sonuca ulaştırmaktan ziyade, gittikçe aleyhine dönen seçmen kitlesini, 27 Ekim 2026'da yapılacak seçimlerde, güvenlik kaygılarını da öne çıkarıp konsolide etmek suretiyle yönlendirmeyi amaçlamaktadır. UCM'nin, soykırım ve savaş suçlarından yakalanmasını istediği bu soykırımcı sanığın, Türkiye'nin kırmızı bülten talebine ve tüm suçlarını yüzüne çarpmasına bir tepki olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı UCM'ye şikâyet etmeye kalkmasının, arsızlıktan da öteye, trajikomik bir ahlaksızlık olarak görüldüğünü belirtmek gerekir.

