Türkiye’nin istikamet arayışında -Adil ve eşit bir hukuk işleyişi mümkün mü? - 2
SORU: Türkiye’de farklı kimliklerin, ideolojilerin ve yaşam tarzlarının ortak bir “millet tasavvurunda”/ "amaç etrafında" buluşması mümkün mü?
CEVAP: Mustafa Kemal Atatürk “Ümmetten bir millet yarattık” değişiyle seküler bir övüncü ifade etti. Kurucu Türkçü kadro henüz “ulus” kavramı icat edilmediği için galat-ı meşhur bir kullanım olan “millet” kavramının muhtevasını hepten saptırarak ithal “nation” kelimesinin anlamı yerine kullanmışlardı. Batıcı güruh, “ulus” kavramı keşfedilince hemen “Türk ulusu” terkibini kullandı. Artık Türk ulusu veya Türk milleti üst kimliği temsil ediyordu. Ümmet kimliği veya İslami kimlik tasfiye edilmeye veya alt kimlik olarak ötelenmeye çalışılıyordu.
Cumhuriyetin ilk yıllarında tüm Cumhuriyetçilik güzellemelerine rağmen Türklük ve Atatürkçülük ideolojisi dışında Türkiye’deki dini ve etnik tüm farklı kimlikler Türklük etnik yapısından kök bulan Türk devletinin vatandaşları yapılmışlardı. Osmanlı sisteminde tebâ Padişahın kulları olarak nitelendirilirken, Cumhuriyetle birlikte herkes zorunlu olarak Atatürk’ün ve resmi ideolojinin yeni kulları / vatandaşları haline getirilmişti. Yani tepeden inmeci bir dayatma ve tayin edilmiş kimliksel bir tanımlama söz konusuydu. Zorunlu eğitimde veya askerlikte her ülke çocuğuna rıza ile veya döverek ırkçı söylemlerin gölgesinde ulusalcılık ve Atatürkçülük asabiyesi aşılanmıştı.
Yakın tarih gerçekliğine bakmak, bugün “Yeni Türkiye” hedefi ve arayışı içindeki farklı kimliklerin, ideolojilerin ve yaşam tarzlarının ortak bir “amaç etrafında” buluşma beklentisi için büyük aldanışlara düşmekten koruyan bir gerçeklik tablosunu gösterebilir.
Osmanlı kendi toplumsal tabanını dini aidiyetlerine göre “Milletler Sistemi” yani “Dini topluluklar sistemi” olarak düzenlemişti. 1923’te ilan edilen Türkiye’deki dindar muhafazakâr kesim ise Mehmet Akif’in şiirlerinde kullandığı gibi ümmetin Türkiye topraklarında kalmış veya o topraklara sığınmış olan cüzüne galat-ı meşhur bir ifade ile “millet” dedi. Resmi ideoloji ise bu zaaflı hale gelmiş kavramla, “ulus” kavramını eşitliyerek “Türk milleti” terkibini kullanmaya başladı.
Aslında “Türk Milleti” ve “Türk Devleti” kavramlarını Türkiyeli Müslümanlarının içselleştirerek kullanması iki taraflı bir çaresizliğin ürünüydü:
Birincisi; resmi ideolojinin kurmayları açısından II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan yeni uluslararası sistemde yer edinebilmek için Türk rejimi, baskılanan ama tasfiye edilemeyen İslami kimlik ile etnik kimlikler arasında bütünlükçü bir görünüm vermek zorundaydı. En büyük sosyal gövdeye sahip olan dindar-muhafazakâr kesimle barışma görüntüsüne çalışıldı. 1948-49 tarihlerinde bazı Atatürk inkılapları çiğnenerek kapatılan 19 türbenin resmi törenle açılışı yapıldı; Ankara İlahiyat Fakültesi kuruldu; Hacc yasağı kaldırıldı; İmam Hatip kursları açılmaya başlandı. İç vesayet ideolojisi olan Kemalist ideolojideki bu revizyonun hasılasını Demokrat Parti topladı. Müslüman kalınacaktı ama bu imkânları sağlayan resmi ideolojinin kültlerine de camii kürsülerinden başlamak üzere dua edilecekti.
İkincisi; yine 1940’ların ortalarında şartların getirdiği çok partili ve sansürlü demokratik dönemde yayınlanan “Büyük Doğu”, “İslam Dünyası”, “Ehl-i Sünnet”, “İslam Nuru”, “Selamet”, “Sebilürreşad”, “Serdengeçti” gibi dergiler, çaresizlik içinde bir çıkış kapısı aralayabilmek için kaleme aldıkları “Takdim” yazılarında İslam’a hizmet ile Türk Milleti’ne veya Türk Devleti’ne hizmet niyetlerini birbirinin içine geçirerek uzlaşma eğiliminin bir başka boyutunu göstermişlerdi. 1925’ten itibaren alimlerden ve kanaat önderlerinde binlercesi İstiklal Mahkemelerinin uyduruk kararlarıyla idam edilmiş, yüzbinlerce insan dayatılan yabancılaşma inkılaplarına / devrimlerine boyun eğme eğilimi göstermedikleri için ülkenin bir ucundan diğer ucuna sürülmüşlerdi. Müslüman kitle zaaflar taşısa da algıladıkları İslami kimlikleriyle var kalabilmek için çaresizce uzlaşma yolunu seçmek durumunda kalmışlardı; çünkü belki Ezan gibi Namaz’ın da tahrif edilmesini önleyebilirlerdi; çocuklarına Kur’an öğretebilirlerdi; Hacc’a gidebilmek imkânını yeniden geri alabilirlerdi.
Müslüman dindar kesim 1945’te yeni uluslararası sisteme ayak uydurmak için ilan edilen çok partili rejimden istifade edip inanç, düşünce ve ibadet serbestisi üzerindeki prangalardan kurtulabilmek , İslami eğitim ve ibadetlerine mevcut sistemde alan açabilmek için “köprüyü geçerken ayıya dayı demek” öz değişine uygun bir şekilde Türk ulusuna da, Türk Ulus Devleti’ne de, kurucu lider Atatürk’e de yeni anlamlar ve tanımlar getirerek karşıtıyla uzlaşma yoluna gitmişti. Daha terkip ifadesi keşfedilmeden önce Post-İslamcılık kavramının içeriği zorluklardan doğan bu uzlaşmacı tutumla daha önceden pratiğin içinde anlamını göstermişti. Var kalabilmek için başka çare göremiyorlardı; çünkü güçten düşmüşlerdi.
Rejimin müsaade ettiği kadarıyla zikredilen Türk-İslam Sentezi veya milli dindarlık refleks ve kirliliklerinden ancak tanıklık oluşturan boyutuyla 1970’lerin ikinci yarısında özellikle İslamcılığın yüksek tahsil yapan ve dünyadaki ıslah ve ihya hareketlerinin yerel ve küresel birikimiyle buluşabilen gençleri sayesinde uzaklaşılmaya başlandı. “Sağ” ve “sol” eğilimler karşısında üçüncü alternatif olarak “İslami görüş” veya “İslamcılık” özgünlüğünü yeni yeni mayalıyor, milli dindarlıktaki veya Milli Görüş ideolojisindeki zaaflardan yeni yeni ayrışabiliyordu.
İslami görüşün mayalanma ve yapılanma sürecini durdurabilmek için sağcı bakışın sessizliği içinde İslami uyanışı engellemek için bizzat Batıcı, Kemalist, solcu veya liberal sivil ve asker elitler 28 Şubat Askeri müdahalesini gerçekleştirdi. Bugünün Türkiyesinde aslında bu kamplaşma bütün sertliği ile devam etmektedir. CHP’nin kuyruğuna takılma eklektisizmi yaşayan balık hafızalı dindarları parantez içine alıp bir kenarda tutmalıyız. Ama İslami değerler ve aidiyetler ile mülhidler ve münafıklar arasında devam edegelen bugünkü mücadelede ise ateist, deist, bilinemezci, solcu, liberal, sosyalist, ırkçı, seküler milliyetçi tüm muhalif blok, açıkça İslamî olanı karşısına almak yerine, bazı yanlış ve zaaflarıyla beraber yeni atılımlarıyla Türkiye gemisini yüzdürmeye çalışan ve kalkındırmayı hedefleyen Erdoğan misyonunu kötülük odağı olarak hedefe koymuştur. İslamî olanı, kendisiyle aynılaştırdıkları Erdoğan üzerinden dövmeye çalışmaktadırlar. Ülke büyük bir taassup veya taassubun kemikleşmesi açısından ikiye bölünmüş durumdadır. Tartışmalar “Güçlü Türkiye” hedefi açısından olumlu ve olumsuz projeler üzerinden değil, kitle psikolojisine oynayan birbirine zıt kimliksel algılar üzerinden yapılmaktadır.
İnsanlık tarihinin mücadeleler süreci tevhid ve şirk, müstezaf ve müstekbirler çatışması olarak devam etmektedir. Şeytanlaşma, zalimlik ve firavunlaşma eğilimleri ile hak ve adalet mücadelesi verenler arasındaki imtihan Kıyamete kadar devam edeceği “sünnetullah”ın bir gereğidir. Hayat ve toplum gerçeğine Batı’nın insan hakları emperyalizminin ve hümanizm kurgusunun aldatıcılığı içinde değil, evrensel ilmin kaynağı olan korunmuş olan vahyin ölçüleriyle bakmalıyız.
Kitab-ı Kerim’e göre insan fıtratı yaratılışından bugüne kadar değişmediğine göre hak ve batıl, adalet ve firavunlaşma eğilimlerinin temsilcileri de az veya çok yaşadığımız toplumda bulunacaktır. Tabii ki vahyin mesajını ve edinimlerini insanlara sunmak arzusu ve tebliğ çabalarıyla sürekli diri tutulan İslam’ı yaşama ve yaşatma süreci hayatın bir tarafı, vahyi istikametten sapanlar ise hayatın öbür tarafıdır. Ama “dinde zorlama yoktur” ve çevremizde veya Türkiye gibi içinde yaşadığımız toplumlarda farklı dini veya felsefik-ideolojik ve ırkçı-kavmiyetçi eğilimler olacaktır. Son dönemde Kürtçü hareketle yapılan “Çatışmasızlık Görüşmeleri” veya “Terörsüz Türkiye” ya da “Barış ve Demokratik Toplum” hedefi beka anlayışından önce acil olarak geminin delinip parçalanmaması içindir.
Anayasal olarak değiştirilemez umdelere bağlanan resmi ideoloji karşında etnik yasaklardan çok daha şedit olan konu İslam’ın bir dünya görüşü olarak yasaklanmasıdır. Yasakladılar ama İslami potansiyele ve tevhid fikrine diz çöktüremediler. İçinde yaşadığımız toplumda Türkmeninden Kürdüne, Arnavutundan Çerkezine kadar birleştirici bağ, Türk etnisitesinin efsaneleri değil, İslami bağdır. Türkiye’de toplumsal bir kaynaşma idealdir. Ama daha reel hedef olarak Türkiye’de toplumsal bir anlaşma ve geminin selameti için bir buluşma isteniyorsa ilk defa Kudüs’ü fetheden Ömer bin Hattab’ın şehirdeki Hristiyan ve Yahudilere ve etnik yapılarına sağladığı gibi her kimliğin kendini hür ve güvende sayacağı ortak bir hukuki ortam sağlanmalıdır.


YAZIYA YORUM KAT