اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ۟ ﴿٣٨﴾
38- Şüphesiz Allah, iman edenleri korur / savunur. Çünkü Allah, hiçbir haini ve nankörü sevmez.
Rasulullah efendimiz beraberindeki müslümanlarla Mekke şirk ortamını terk edip Medine’ye gelir gelmez orada Allah egemenliğinde müslümanca bir hayatın temellerini oluşturmaya başlayınca, orada devletini kurunca işte bu âyetlerle ilk savaş işaretleri veriliyordu. Müslümanlara Allah’ın desteğinde oldukları, Allah’ın koruması altında oldukları, kâfirlerin ve müşriklerin de Allah düşmanı oldukları vurgulanarak bir yandan düşmanları hatırlatılırken, diğer yandan da güven ve cesaret kazandırılmaktadır.
Böylece müslümanlara kendilerine savaş açanlara karşı Allah desteğinde savaş izni veriliyordu. Halbuki o zamana kadar savaş yasağı devam ediyordu. O zamana kadar Allah kendilerinden sadece tebliğ, dâvet istiyordu. Medine’ye hicretle birlikte ensar ve muhacirin arasında bir güç oluşturuldu. Ama tabii Medine’de herkes müslüman değildi. Medine’de müslüman olmayan unsurlar da vardı. Yahudiler ve inanmadıkları halde inanmış görünen münafıklar vardı. Rasulullah efendimiz bunlarla bir anlaşma yaptı.
İşte böyle bir ortamda Rabbimiz zulme uğradıkları için onları savaşa hazırlıyor ve savaş izni veriyordu. Açıkça mü’minlere karşı desteğini de böylece ortaya koyuyordu. Ben sizinle beraberim. Sizler benim desteğimdesiniz diyordu.
Cenâb-ı Hak bu âyetiyle açıkça mü'minleri savunduğunu garanti etmektedir. Burada aklımıza bir soru geliyor. Madem ki Allah mü'minleri savunacaktır, savunacağını garanti ediyor. Hal böyle olunca acaba neden onlara bu cihat emri gelmektedir? Neden savaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya gelmeleri istenmektedir? Halbuki netice belli olduğuna göre Rabbimiz onları hiç yormadan, üzmeden, acı çektirmeden, ölmeden, öldürmeden neticeyi gerçekleştiriverseydi olmaz mıydı? Bütün bunların hikmeti nedir acaba? Bütün bu sorulara verilebilecek bir tek cevap vardır, o da Cenâb-ı Hakkın yüce hikmetidir. Bizimse o hikmetten kavrayabildiğimiz ancak çok az bir kısımdır.
BASAİRUL KUR’AN
Zemahşerî, El-Keşşâf adlı tefsirinde Hac suresi 38. ayetini dili ve belâgatı dikkate alarak şu temel noktalarla açıklar:
1- Savunma ve Koruma (Daf' / Difâ')
Ayet metnindeki "innallâhe yudâfi’u" (إنّ اللهَ يُدافِعُ) kıraatinde geçen müfâ'ale babı, mübalağa ve süreklilik ifade eder. Zemahşerî'ye göre bu kullanım, Allah’ın müminleri müşriklerin ve düşmanların şerrinden, hilelerinden son derece güçlü, kararlı ve kesintisiz bir şekilde koruduğunu gösterir.
2- Müminlere Güven ve Teselli
Ayetin nüzul bağlamı, Müslümanların Mekke döneminde gördükleri eziyetlere ve müşriklerin baskılarına dayanır. Zemahşerî, bu ayetin iman edenlerin kalplerine ferahlık vermek, onlara Allah'ın desteğinin ve himayesinin her zaman yanlarında olduğunu bildirmek için bir müjde ve güvence niteliğinde olduğunu belirtir.
3- "Hain" (Hain) ve "Nankör" (Kefûr) Sıfatları
Zemahşerî, ayetin sonundaki "lâ yuhibbu kulle xavvânin kefûr" ifadesini derinlemesine analiz eder:
Hâin / Huvvân: Allah'a verdikleri ahdi bozan, emniyete ihanet eden ve Müslümanlara karşı haince planlar kuran müşrikleri ifade eder.
Kefûr: Allah’ın nimetlerini ve ayetlerini şiddetle inkar eden, nankörlükte aşırıya kaçan kimsedir.
Zemahşerî'ye göre Allah, müminleri müdafaa ederken; hainlik ve nankörlüğü meslek edinmiş kişileri ise sevmediğini ve neticede onları kendi hallerine bırakarak helak edeceğini vurgular. Müminlerin korunması, bu nankörlerin ilahi sevgiden ve yardımdan mahrum kalmalarının doğrudan bir sonucudur.
EL KEŞŞAF TEFSİRİ

