Kaybolan hayâ: Ekonomik krizin görünmeyen yüzü ve ahlaki erozyon
Dr. Ahmet Bülbül / Star Açık Görüş
Türkiye'de son yıllarda yaşanan ekonomik kriz çoğunlukla rakamlar üzerinden tartışılıyor: enflasyon, faiz, döviz kuru, büyüme oranı, gelir dağılımı, asgari ücret, kira artışları, üretim maliyetleri ve alım gücü... Elbette bütün bu göstergeler krizin teknik ve iktisadi boyutunu anlamak bakımından vazgeçilmezdir. Ancak sadece rakamlara bakarak içinde bulunduğumuz krizi bütünüyle kavramak mümkün değildir. Çünkü bugün yaşadığımız şey yalnızca ekonomik bir daralma, fiyat istikrarsızlığı veya gelir kaybı meselesi değildir; aynı zamanda derin bir ahlaki erozyon meselesidir. Ekonomik krizin görünmeyen yüzünde kaybolan hayâ, zayıflayan vicdan ve aşınan toplumsal sorumluluk duygusu bulunmaktadır.
Yuichi Shionoya'nın ekonomi ile ahlak ilişkisini açıklarken kullandığı "iki nehir kıyısı" metaforu bu noktada oldukça anlamlıdır. Shionoya ekonomiyi bir nehre benzetir: Nehir hayat üretir, bereket taşır, ticareti ve hareketliliği mümkün kılar; fakat kıyıları olmadığında taşar ve yıkıcı hâle gelir. Ekonomi de böyledir. Verimlilik, büyüme ve rekabet toplumsal hayat için gereklidir; ancak onları sınırlayan kurumlar, kültür ve ahlaki değerler zayıfladığında piyasa, toplumu ayakta tutan değil, onu aşındıran bir güce dönüşebilir. Bu nedenle hayâ, hakkaniyet, şeffaflık ve karşılıklılık gibi değerler ekonominin dışına ait süs kavramlar değil; piyasa nehrinin taşmasını engelleyen ahlaki kıyılardır.
Bu noktada 1994 ve 1999 ekonomik krizleriyle bugünkü durum arasındaki fark dikkat çekicidir. 1994 krizinde enflasyon yüzde 106,3'e ulaşmış, GSYİH yüzde 5,5 oranında küçülmüştür; 1999 krizinde enflasyon yüzde 64,9 düzeyinde gerçekleşirken ekonomi yüzde 6,4 daralmıştır. Bu krizlerde üreten de tüketen de işveren de çalışan da genel bir daralmanın parçası hâline gelmiş; kriz, toplumun bütününü aynı yönde etkileyen ortak bir yıkım olarak yaşanmıştır. Bugün ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız: Yaklaşık beş yıldır çok yüksek bir enflasyon ortamında yaşamamıza rağmen, büyüme verileri ekonominin pozitif alanda kaldığını göstermektedir. Bu durum krizin yükünün tüm kesimlere eşit dağılmadığını, bazı aktörlerin bu süreçte kazandığını ortaya koymakta; enflasyon ile büyümenin bu şekilde ayrışması salt teknik bir istatistik meselesi olmaktan çıkıp toplumsal adalet açısından da sorgulanmayı gerektiren bir veriye dönüşmektedir.
Bu yazının amacı, ekonomik krizi yalnızca ahlaki bir sorun olarak göstermek değildir; böyle bir yaklaşım eksik ve indirgemeci olur. Para politikalarındaki hatalar, döviz kuru dalgalanmaları, uluslararası savaşlar ve bölgesel çatışmalar, enerji ve gıda arzındaki kırılganlıklar, küresel emtia fiyatlarındaki oynaklık, tedarik zincirlerinde ortaya çıkan aksaklıklar ve kurumsal denetim zafiyetleri bugünkü ekonomik sıkıntıların önemli nedenleri arasındadır. Nitekim ABD ile İran arasındaki çatışmanın Hürmüz Boğazı'ndaki enerji akışını sekteye uğratması, bölgesel savaşların küresel arz ve fiyatlar üzerindeki etkisini bir kez daha göstermiştir. Fakat görmezden gelinen başka bir boyut daha vardır: Kriz ortamını fırsata çevirme arzusu. Özellikle bazı üretici, aracı, toptancı ve mülk sahiplerinin yüksek enflasyonu gerekçe göstererek maliyet artışının çok üzerinde fiyat artırmaları, aşırı kâr arayışını "piyasa şartı" diye meşrulaştırmaları ve başkasının çaresizliğini kazanç stratejisine dönüştürmeleri, meselenin ahlaki yönünü görünür kılmaktadır. Burada küçük tarım üreticisini bu eleştirinin dışında tutmak gerekir; çünkü o da çoğu zaman yüksek maliyetlerin ve aracı zincirlerinin mağduru durumundadır.
Ahlak, etik ve davranışın hakikati
Ahlak, yalnızca insanın iyi niyetli olması ya da kendisini "iyi insan" olarak görmesi değildir. Daha geniş anlamda ahlak, bir toplumda davranışı yönlendiren normların, değer yargılarının ve davranış kalıplarının bütünüdür. Etik ise bu davranışların eleştirel biçimde sorgulanmasıdır: "Bu doğru mudur?", "Bu herkes için kabul edilebilir midir?" gibi soruların sorulduğu alandır. Dolayısıyla bir toplumun ahlaki durumu, yalnızca hangi değerlere inandığına bakılarak anlaşılamaz; bir toplum dürüstlükten, kul hakkından ve adaletten çokça söz edebilir, fakat asıl belirleyici olan bu kavramların gündelik hayatta ne kadar karşılık bulduğudur.
Bugün temel sorunumuz da burada başlamaktadır. Kendimizi çoğu zaman dindar, ahlaklı ve merhametli bir toplum olarak tanımlıyoruz; fakat pazarda, kira ilişkisinde ve toplumsal ilişkilerde ortaya çıkan tablo bu iddiayla her zaman örtüşmüyor. İnsanlar "iyi Müslüman" olduklarını söyleyebilir; fakat aynı insanlar yüksek enflasyon ortamını fırsat bilerek başkasının temel ihtiyaçlarını aşırı kâr aracına dönüştürebiliyorsa, burada ciddi bir ahlaki tutarsızlık vardır. Çünkü dindarlık yalnızca ibadetle ölçülemez; başkasının hakkına, emeğine ve onuruna nasıl davrandığımızla da ölçülür. Zygmunt Bauman ve Stanisław Obirek'in isabetle saptadığı gibi, ahlaki sorun yalnızca inanç eksikliği değil; inancın adalete, merhamete ve hakkaniyete dönüşememesidir.
Hayâ: Ahlakın içsel freni
Bu noktada hayâ kavramı merkezî bir öneme sahiptir. Hayâ, Türkçede ve İslam ahlak düşüncesinde basit bir utanma duygusundan çok daha fazlasını ifade eder. Hayâ; edep, vicdan, iç denetim, Allah'a karşı sorumluluk, insanlara karşı mahcubiyet ve kişinin kendi benliği karşısında hesap verebilme kapasitesidir. Hz. Peygamber'in "Hayâ imandandır" buyruğu, hayânın imanın dış süsü değil, iç ahlaki özü olduğunu gösterir. "Utanmıyorsan dilediğini yap" hadisi ise yalnızca bireysel ahlaksızlığa yönelik bir uyarı değildir; aynı zamanda toplumsal çözülmenin de kısa ve çarpıcı bir teşhisidir. Çünkü insan utanma duygusunu kaybettiğinde, onu kötülükten alıkoyan en son içsel sınır da zayıflar.
İmam Gazâlî hayâyı dört katmanlı bir yapıda ele alır: Allah'tan hayâ, insanlardan hayâ, kendinden hayâ ve yaratılıştan hayâ. Bu katmanlı yapı, hayânın salt toplumsal bir kontrol mekanizması olmadığını, kişinin önce kendisiyle ve Allah'la kurduğu ilişkiden beslenen içsel bir mihver olduğunu gösterir. Batı ahlak felsefesinde Bernard Williams da benzer bir tespite ulaşır: Utanma, başkaları tarafından görülmekle ilgili olmaktan öte, kimse görmese de içselleştirilmiş bir tanığın bakışıyla yüzleşmektir.
Hayâ, insanın yapabildiği hâlde yapmaktan çekindiği davranışlarda görünür. Kanunen mümkün olduğu hâlde haksız kazançtan uzak durmak, piyasa izin verdiği hâlde ölçüsüz fiyat artırmamak, kiracı çaresiz olduğu hâlde onu ezmemek hayânın ekonomik hayattaki karşılığıdır. Utanma duygusunun kaybı ise "bunu yaparsam yüzüm kızarır" diyebilen insanın yerini "bunu yapabiliyorsam yaparım" diyen insana bırakmasıdır.
Konfüçyüs'ün asırlar önce yaptığı bir ayrım bugün hâlâ öğreticidir: İnsanlar yalnızca yasa ve cezayla yönetildiklerinde cezadan kaçınmayı öğrenir, fakat utanma duygusu geliştirmezler. Erdem ve ahlaki eğitimle yönetildiklerinde ise utanma duyar ve kendilerini düzeltirler. Bu tespit bugünün Türkiye'si açısından da son derece önemlidir. Fahiş fiyat, stokçuluk, fırsatçılık ve ölçüsüz kâr arayışı elbette denetim, hukuk ve kurumsal düzenlemeler yoluyla mücadele edilmesi gereken sorunlardır. Fakat hiçbir dış denetim mekanizması, insanın içindeki ahlaki denetimin yerini bütünüyle tutamaz. Her davranışı zabıtayla, her fiyatı yönetmelikle, her ticari ilişkiyi cezayla düzenlemek mümkün değildir. Toplumda hayâ duygusu zayıflamışsa insanlar yasal boşluklardan, denetim eksikliklerinden ve kriz ortamının belirsizliğinden yararlanmanın yollarını bulur.
Piyasa mantığı ve ahlaki sorumluluğun görünmezleşmesi (Ahlaki nötralizasyon)
Bauman'ın modern ahlak eleştirisi burada önemli bir açıklama imkânı sunar. Bürokrasi "prosedür böyle" der, iş dünyası "piyasa böyle" der, birey ise "herkes böyle yapıyor" diyerek kendisini rahatlatır; böylece ahlaki sorumluluk görünmez hâle gelir. Bauman'ın "ahlaki nötralizasyon" olarak adlandırdığı bu mekanizmada, fiyatı artıran kişi tüketicinin sofrasını görmez; kirayı yükselten ev sahibi kiracının çaresizliğini hesaba katmaz. Bauman bu durumu, insan yüzünü görmeyi engelleyen "at gözlükleri" metaforuyla tanımlar. Hayâ duygusunun kaybı da tam budur: İnsan artık yaptığı şeyin başkasının yüzünde, sofrasında ve hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu düşünmemektedir.
Rahmetli Alev Alatlı'nın şu tespiti bu noktada son derece anlamlıdır: "Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz." Hukuk asgari sınırı belirler; ahlak ise insanın o sınırın ötesinde başkasının hakkını ve kırılganlığını hesaba katmasını ister. Asıl soru şudur: Bu kazanç karşı tarafın gönlünde bir kırgınlık bırakıyor mu? Eğer bırakıyorsa, hukuki haklılık ahlaki meşruiyet için yeterli değildir.
Hans-Michael Ferdinand'ın ekonomik etik üzerine geliştirdiği "şeffaflık" kavramı da bu noktada önemlidir. Ferdinand'a göre şeffaflık, ahlaki ekonominin temel formudur; çünkü ekonomik bir davranışın ahlaki niteliği, ancak bütün tarafların ilgili bilgilere erişebildiği ve işlemin kamusal olarak savunulabildiği durumda anlaşılabilir. Bir fiyat artışı veya kira talebi bütün gerekçeleriyle görünür kılındığında hâlâ savunulabiliyor mu? Karşı taraf, kâr oranını ve kendi mağduriyetinin nasıl kazanca çevrildiğini bilseydi bu ilişkiye yine razı olur muydu? Eğer bir ekonomik davranış ancak görünmez kaldığında sürdürülebiliyorsa, orada yalnızca piyasa mantığı değil, ahlaki bir karanlık da vardır. Hayâ insanın iç dünyasındaki ahlaki fren ise, şeffaflık ekonomik hayatın dış dünyadaki vicdan aynasıdır.
Karşılıklılık ahlakının çözülüşü
Arnold Gehlen'in karşılıklılık ahlakı fikrine göre toplumsal hayat, yalnızca hukuki sözleşmelerle değil, karşılıklı güven ve beklentilerle ayakta durur. Alıcı ile satıcı, ev sahibi ile kiracı arasında görünmeyen bir hakkaniyet bağı vardır; bu bağ koptuğunda toplum birbirinden faydalanmaya çalışan insanların soğuk rekabet alanına dönüşür. Bauman'ın "ortak kaderlerin özelleştirilmesi" olarak ifade ettiği durumda ise enflasyon ve geçim sıkıntısı gibi toplumsal sorunlar bireysel hayatta kalma mücadelelerine indirgenir. "Ben zarar etmeyeyim" düşüncesi, zamanla "başkasının ne yaşadığı beni ilgilendirmez" noktasına varır. Oysa kriz dönemleri, toplumların ahlaki niteliğini en açık biçimde gösteren dönemlerdir; refah zamanında cömert görünmek kolaydır, asıl ahlak herkesin sıkıştığı zamanda başkasının hakkını da hesaba katabilmektir.
Dindarlık iddiası ve ahlaki davranış arasındaki mesafe
Bugün yaşanan ahlaki erozyonun en tehlikeli tarafı, yanlış davranışların artık yanlış olarak hissedilmemesidir. Fırsatçılık ticari zekâ, ölçüsüz zam piyasa uyumu olarak görülmektedir. Eskiden "ayıp olur", "kul hakkıdır", "el insaf" gibi ifadeler davranışı sınırlayan ahlaki frenlerdi; bugün bu frenlerin önemli ölçüde zayıfladığı görülüyor. Fiyat artırırken tüketicinin sofrasını, kira yükseltirken kiracının uykusuz gecesini görmüyoruz. Hayânın kaybı biraz da insan yüzünü görme yeteneğinin kaybıdır.
Bir toplumda herkes başkasından şikâyet edip aynı davranışı kendi alanında tekrar ediyorsa, orada ahlaki sorun yapısallaşmış demektir. Marketçiden şikâyet eden ev sahibi kiracısına aynı mantıkla davranıyorsa, sorun yalnızca ekonomik değil, ahlakîdir. Bir toplumun camilerinin dolu olması otomatik olarak güçlü bir ahlaki hayat üretmez. İman iddiası hayâya, hayâ vicdana, vicdan da davranışa dönüşmediği sürece eksik kalır. İslam ahlakında kul hakkı, helal kazanç ve ölçü-tartıda doğruluk gibi ilkeler yalnızca teorik öğütler değildir; ekonomik hayatı da kuşatan temel ilkelerdir.
Yeniden hayâyı hatırlamak
Hayâ, pasif bir çekingenlik değil, insanın kendi nefsini sınırlayabilme gücüdür. Hayâ sahibi insan, kimse görmediğinde de kendisine çeki düzen verir; yalnızca ceza korkusuyla değil, vicdan sorumluluğuyla hareket eder. Hayâ, insanın içindeki ahlaki mahkemedir.
Çağdaş dünyanın sorunu, utanmanın iki uç arasında sıkışmasıdır. Byung-Chul Han'ın isabetle belirttiği gibi, her şeyin ifşa edildiği "şeffaflık toplumunda" mahrem alan aşındıkça gerçek utanma da ortadan kalkar. Diğer yanda ise sosyal medya linçleriyle utanmayı yok edici bir silaha dönüştüren "utandırma kültürü" bulunmaktadır. İhtiyaç duyduğumuz şey ne insanları ezen bir utandırma mekanizması ne de her türlü arsızlığı normalleştiren bir duyarsızlıktır; insan onurunu koruyan ve kişiyi içten dönüştüren bir hayâ anlayışıdır.
Bugün yaşanan ekonomik kriz yalnızca alım gücü kaybı değildir; aynı zamanda ahlaki ölçü kaybıdır. Piyasa genişlerken vicdan daralıyorsa, büyüme rakamları pozitif görünse bile toplum ahlaken küçülüyor demektir. Bir ülkede insanlar daha fazla kazanıyor ama daha az utanıyorsa, gerçek refahtan söz etmek mümkün değildir; çünkü toplumları ayakta tutan şey yalnızca üretim ve büyüme değildir, güven, merhamet, hakkaniyet ve hayâdır.
Bugün yeniden sormamız gereken soru şudur: Biz nasıl bir toplum olduk ki, başkasının çaresizliği üzerinden kazanmayı bu kadar kolay meşrulaştırabiliyoruz? Nasıl oldu da "ayıp", "günah", "kul hakkı" gibi kelimeler hayatımızdan bu kadar çekildi? Bu sorulara dürüstçe cevap vermeden ekonomik krizin ahlaki boyutunu anlayamayız. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir ahlaki muhasebedir; daha doğrusu, unutulmuş eski bir kelimeyi yeniden hatırlamaktır: hayâ. Çünkü hayâ kaybolduğunda yalnızca bireyin ahlakı değil, toplumun ortak vicdanı da susar. Ortak vicdan sustuğunda ise asıl kriz; artık yalnızca cüzdanlarda değil, insanın insana karşı merhametini ve hakkaniyet duygusunu yitirdiği yerde başlar.

