1. YAZARLAR

  2. Beril Dedeoğlu

  3. Şu Amerika var ya, her şeye kadir!
Beril Dedeoğlu

Beril Dedeoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

Şu Amerika var ya, her şeye kadir!

31 Ağustos 2009 Pazartesi 02:29A+A-

Soğuk Savaş yıllarında ABD'nin dünyanın birçok yerindeki siyasal değişimlerde doğrudan parmağı olduğu düşünülürdü. Aradan geçen yıllar, ABD'nin ancak bir ülkede kendi çıkarlarına uymayan dış politika adımları atan iktidarların değişmesine katkı verdiğini gösterdi.

Yine geçen zaman gösterdi ki; bu katkı da ancak o ülkede ABD çıkarlarına uygun bir iktidarı kurmaya aday kadroların yardım, talep ve ortaklığıyla oldu. Kısacası ABD, demokratik olmayan ülkelerde, demokratik olmayan yollardan iktidara gelmeyi tercih edenlerle işbirliği yaptı, "demokrasi bu ülke için erken" diyenlerle birlikte çalıştı ve böylece otoriter yönetimi tercih edenlerin sosyalist otoriter bloka kayacağına, kendi tarafında otoriter otoriter yaşamasını tercih etti.

Latin Amerika ülkelerinde, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye'de, Pakistan, Irak ve İran'da farklı biçimlerde yaşanmış bu durum, aslında ABD'nin durduk yerde manipülasyon yapmadığını, hatta buna yetecek kapasitesinin bile sınırlı olduğunu gösterdi. Zira içinde ABD parmağı olan işlerin hemen tümü resmî ikili ilişkiler ya da NATO gibi çok taraflı örgütler çerçevesindeki prensiplerle gerçekleşti. Yani ABD müdahaleleri, müdahale edilenin isteğiyle gerçekleşti ve hiçbirinde de beklenen istikrar olmadı. Öküz altında buzağı aramaya gerek yok, ABD açısından müttefikleri ya da çıkar alanlarındaki ülkeler ne kadar istikrarlı, çalkantısız ve şeffaf olursa o oranda karşılıklı bağımlılık ilişkisi kurulabilir; tek taraflı bağımlılık ilişkisinin maliyetinden kurtulmak mümkün olur; çok taraflılık, çıkarların ve maliyetin paylaşımında da işler. Bu çerçevede Türkiye'deki "demokratik açılım"ın ABD'nin düğmeye basmasıyla AKP tarafından yaşama geçirildiğini ileri sürmek, üzerinde kafa yormayı haklı kılabilir. Bu konuda biri ABD'nin Türkiye'yi bölme faaliyeti, diğeri elinden tutup yükseltme çabası olarak iki farklı yaklaşım ele alınabilir. Önce, ABD'nin bölme yönündeki politikası bakımından değerlendirme yapalım. Belirtmekte yarar var; Türkiye, daha Bush yönetimi otoriter yapılar kurma merakındayken bile kendi otoriter mekanizmalarından kurtulma girişimi başlatmıştı. O zamanlar bu süreç AB üyelik kriterleri çerçevesinde değerlendirildiğinden Türkiye'yi bölmek için uğraşanın AB ülkeleri olduğu ileri sürülüyordu. Şimdi AB ile ilişkiler donduğu için AB'nin bölme faaliyetleri de durdu diye düşünülüyor ve onun yerine ABD'nin Türkiye üzerindeki kötü emelleri öne çıkarılıyor olabilir.

ABD BİZİ BÖLDÜĞÜNDE...

ABD'nin kötü emelleri olduğunu varsayalım. Bu kötü emeller, Türkiye'nin daha demokratik olması yolunda baskı olsun, kısacası ülkedeki azınlık sorunlarına demokratik çözümler üretilmesini istesin, ama aslında Türkiye'yi bölmeye çalışsın. ABD, Türkiye'yi Türk-Kürt bölgesi olarak bölse, yani bölme kapasitesinin olduğu varsayılsa, bölünmüş her bir parça ile ne yapar? Öncelikle bölünene kadar yaşanacakları hayal edelim. Muhtemelen Türkiye'de Türk-Kürt ayrımına dayanan bir bölünme Çekoslovakya'nın bölünmesinde olduğu gibi el sıkışarak olmaz, denetlenmesi hiçbir güç tarafından mümkün olamayan bir kaos yaşanabilir, TSK devreye girer ve hatta "sıkıyönetim", "geçici hükümet" vs. gibi uygulamalarla sivil siyaset askerî siyaset alanına geçer. Kısacası ya iç savaş yaşanır ve asker duruma müdahale eder, ya iç savaş yaşanmadan asker müdahale eder. Ancak bu kez bu müdahaleler bölünmeyi neredeyse kaçınılmaz kılar. Dolayısıyla Türkiye, ülkeyi, böldürtmem diye diye bölmüş olur. Yani ABD, bölünme işini Türklerle Kürtlerin karşılıklı çabalarına havale eder.

Bu senaryo, Türkiye'nin öncelikle AB sürecinden atılmasına yol açar. Türkiye'nin bölünmesine çalışan AB, bölünmüş ya da iç savaş boyutlarında çatışma yaşayan veya askerî müdahale yapmış bir ülkeyi içine almaz. ABD ise Ortadoğu, Kafkasya ilişkileri ile Akdeniz-Karadeniz havzaları bağında kendisine "özel ortak" olarak seçtiği, Medeniyetler İttifakı projesi kapsamında esas aldığı, enerji jeopolitiğinde önemli roller alan ortağına yaptığı tüm yatırımların boşa gittiğini görür. AB içine girsin diye uğraştığı Türkiye, Soğuk Savaş yıllarının tipik bir Ortadoğu ülkesi haline gelir. Üstelik ABD'nin karşısında bir değil, belki iki ülke olur.

Denebilir ki; ABD, Türkiye'yi bölecek ve içine Irak Kürdistan bölgesini de alan büyük Kürdistan'ın kurulmasını sağlayacak. Yani ABD, yıllarca askerî-stratejik ve siyasî müttefiki Türkiye'nin değil, Kuzey Irak'taki bazı Kürt temsilcilerinin hayallerine kulak verip bu projeye yardımcı olacak, çünkü oralardaki petrolü alacak. Petrole ulaşmak için işgal ve bölme faaliyetlerinden daha az maliyetli yöntemler bulunuyor, bunlardan biri de işbirliği; ama diyelim ki ABD ille maliyetli yöntemi seçti ve bölme işinde ısrarlı. Türkiye yeterince büyükken ayrıca bir de büyük Kürdistan kurulmasının ABD çıkarları açısından ne anlam ifade ettiğini anlamak zor olabilir. Bununla birlikte, bu tezde ısrar edenlerin proje hakkında belki çok içerlerden edindikleri daha fazla bilgileri bulunuyordur; hükümetin bu yolda bir tezi olmadığına göre bu tür bilgilere de onların haiz olmadığı söylenebilir. Hükümetin bölünmeye yol açacak süreci göremediği ama muhalefetin gördüğü, ABD'nin gizli planlarında iktidarı kullandığını varsaymaya devam edelim.

Bölünmüş Türkiye'den iki ülke çıksa, ABD ile en yakın ilişkilerin sürdürüldüğü NATO'da hangi parça kalır? Afganistan'a ek asker gönderilmesi, Pakistan'a malî yardımın artırılması, Akdeniz'deki askerî operasyonların çoğaltılması hangi tarafla görüşülür? Enerji hatlarının denetimini hangisi yapar? Bölünmeye AKP yol açacağına göre bölünmüş taraflardan biri muhtemelen gizli ajandalarını devreye sokarak anti-laik bir rejim kurar. Diğeri de laik Kürt devleti olur; böylece ABD'nin karşısına biri Türk milliyetçiliğiyle yoğrulmuş sorunları bulunan Türkiye gibi, kendi milliyetçiliğinin sorunlarını dışa taşıyacak Kürt devleti, diğeri Malezya falan gibi bir İslam devleti olmak üzere iki devlet çıkar. Üstelik bu ikisinin de ABD karşıtı dış politika izlemeleri ihtimali yüksek olur. İslamî olan taraf, genel olarak Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan ve başka yerlerdeki anti-Amerikan eğilimleri benimseyerek "o grup" içinde kimlik bulmayı deneyebilir. Diğer taraf ise başlangıçta ABD ile birlikte çalışsa bile bu ortak çalışmanın ülkedeki ABD etkisini artırma anlamına geleceğinden hareket ederek "yankee go home" aşamasına geçebilir. Bağımsızlık savaşları, yerel halkın imparatorluklardan ayrılırken birlikte çalıştıkları ülkeleri, sonunda kendi ülkelerinden kovmaları öykülerine dayanır. Bu durumda, ikici tarafın da anti-Amerikancı olma olasılığı yüksek olur.

ABD DERKEN NEREYİ ANLAMALIYIZ?

Tüm bunlardan ABD'nin ne çıkarı olabilir? Türkiye'de bu ölçüde "bölünme" konuşulduğuna göre, ABD'de de ya bölünürlerse diye çalışmalar yapılıyordur. Muhtemelen Türkiye'de bunlar gündeme gelmese, demokratikleşme girişimlerinden bölünme senaryoları çıkarılmasa, ABD'de de bu konu fazla ele alınmaz. Zira yukarıdaki varsayımlar herhalde bizim aklımıza geliyorsa, ABD'de de birilerinin aklına geliyordur. Bu arada ABD derken Beyaz Saray, Pentagon ve CIA'yi mi anlamalıyız, orası da belli değil. Herhalde "demokratik açılım ABD oyunu" türü bir tez ileri sürenler, bu ülkede de Türkiye gibi bir tarafta "devlet", öte tarafta "hükümet" bulunduğunu ve esas kararları veren devlet olduğundan Obama'nın demokrasi, işbirliği, çok taraflılık söylemlerinin bir anlamı olmadığını düşünüyorlar.

Öte yandan, ABD'nin Türkiye'deki demokratik açılımlardan beklentisi yüksek olabilir ve iddia edildiği gibi bu süreci hızlandırıcı, destekleyici katkıları açık ya da örtülü biçimde yapılıyor olabilir. Daha demokratik bir Türkiye'nin AB sürecini zorlayacağını, Rusya önünde daha sağlam duracağını, Ortadoğu'daki muhtemel istikrarsızlıkların ülkeye sıçramasına daha kolay engel olacağını, Kafkasya ülkeleriyle daha kolay diyalog kurabileceğini, uluslararası kurumlarda itibarını daha artıracağını hesaplayabilir. Böyle bir Türkiye'nin kendisi açısından daha güvenilir bir müttefik olacağı açık.

Daha güvenilir müttefik, ABD ve AB'nin değerler sisteminde yoğrulmuş ortak çıkarların gerçekleştirilmesine hizmet eder. Kısacası Türkiye'nin beklentileri ile ABD'nin beklentileri "karşılıklılık" ilkesi içinde yeniden tanımlanma imkânı bulur. Türkiye'nin ana hedefi "Batılılaşma" ise, AB üyeliği ise, NATO'nun kilit ülkesi olmak ise, bölgesel güç olmak ise bunun ABD beklentileriyle çelişen bir tarafı yok gibi gözüküyor. Meseleyi ABD'ye bağlamak ve suçluyu dış mihrak ile onunla işbirliği yapan olarak ilan etmek kolay. Sorun Türkiye'de, demokratikleşme meselesinde ve demokratikleşme sürecini savunanın AKP olması bazılarını ciddi rahatsız ediyor. Muhalefet, demokratikleşmeye direniyor; iktidar demokratikleşme sürecindeki ısrarında yeterince güven oluşturamıyor, örneğin bu süreci AB üyelik sürecine ve diğer bekleyen reformlara bağlayarak sağlam bir çerçeveye oturtamıyor. Girişimlerden sonuç alınamazsa, esas müdahaleyi görme olasılığımız yüksek gözüküyor.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT