1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Sol ve kimlik
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Yazarın Tüm Yazıları >

Sol ve kimlik

24 Mayıs 2012 Perşembe 16:36A+A-

Mağduriyetin sol açısından neredeyse kurucu bir kimlik unsuru olmasının nedeni, mağduriyetin bir 'ilişki' olması ve asimetrik güç dengesini kanıtlamasıdır.

Böylece solun niçin otoriter zihniyete ve çatışmacı bir siyasete kaydığını açıklayabilmek mümkün olmakta. Ancak arada deterministik bir bağ yok. Diğer bir deyişle her ezilen otoriter zihniyete kaymadığı gibi, her otoriter zihniyetteki kişi veya grup da eline silah almıyor. Dolayısıyla burada solun içinden gelen, sola ait olan bir dürtüden söz etmek durumundayız.

1 Mayıs tartışmasının en ilginç yönlerinden biri, polisin ateş açtığını görmediği halde varsaymayı doğal sayanların, kendi etraflarında ateş ettiğini gördüklerini yok sayabilmeleri. Gerçekliği 'değiştirmeye' bu denli yatkın olmanın muhakkak ki psikolojik bir nedeni var. Aksi halde bunca kişinin birlikte 'unutması' mümkün olmazdı. 1 Mayıs'ın özelliği, Deniz Gezmiş'le birlikte neredeyse dinsel bir sembol haline gelmesi gibi gözüküyor. Başka olaylara ilişkin daha çeşitlilik ve açıklık sergileyen solcuların bu iki konuda bir tür 'temiz görünüm' peşinde koşmalarının muhtemel nedeni bu... Çünkü siyasî enerjisi olmakla birlikte siyasete nüfuz edemeyen bir eylemciliğin kendisini ayakta tutmasının belki de tek yolu cemaatleşmesi ve bunu taşıyacak anlatıları ve ritüelleri yaşatmasıdır. 1 Mayıs ve Gezmiş ise, cemaati pekiştiren bir duygusal zemin yaratmanın ötesinde, salt kendi kimliğine yönelik bir cemaatsal vicdanın oluşmasına da benzersiz bir katkı sunmakta. Bu vicdanın baktığı yer makro haksızlık ve eşitsizlikler olmakla birlikte, esas işlevini cemaatin içeriden inşa edilmesinde icra ediyor. Ortak bir geçmiş ve acı üzerinden üretilen bu tür vicdanî semboller, her solcu için solu tarif edilebilir bir duygusal zemine oturturken paylaşılan bir kimliğe de göndermede bulunuyor.

Ne var ki bu içeriden beslenme ve kimliğin iç telkinle pekişme hali, aynı zamanda içe kapanan bir psikolojiye de karşılık gelmekte. Otoritenin ve çevrenin baskıdan anlayışsızlığa uzanan kuşatması altında, içe kapanmak kendini korumanın, ayakta kalmanın, 'nefes almanın' da yolu... Aslında bu istenen de bir durum. Parçalanmak ve küçülmek solu siyaseten etkisizleştirse de, sol kimliği taşıyan kişinin kendisine bir dünya yaratmasını ifade ediyor. Söz konusu küçülen dünyalar hem kaçınılmaz olarak mağduriyet duygusunu pekiştirip bir kader algısına dönüştürüyor hem de solcu grupların siyasî sorumluluğunu kendi gözlerinde asgari düzeye indiriyor. Böylece hem yanlışları gören ve doğruları bilen hem de bu konuda sorumlu tutulmayacak olan bir ideolojik taşıyıcılık üretilebiliyor. Solcular sokaklarda dünyanın sonunu vazeden kâhinler misali, konuşuyorlar ama yoldan geçenlerce dinlenmiyorlar.

Psikolojik açıdan zorlayıcı olan bu durumun nasıl rasyonalize edildiğini mağduriyet ve apolitiklik arasındaki ilişkide görmek mümkün. Siyaset üzerinde böylesine etkisiz olmanın kendisi açık bir mağduriyet olarak yaşanıyor. Buna karşılık mağduriyet bize solun niçin böylesine etkisiz olduğunu anlatıyor. Başka bir ifadeyle mağduriyet ve apolitiklik aslında bir bütün... Mağduriyet büyüdükçe ve ona sığınıldıkça, apolitik olma hali de doğallaşıp meşruiyet kazanıyor. Böylece solun dünyayı değiştirme misyonu anlamını yitiriyor ve arka plana itiliyor. Şimdi solun misyonu, bu zalim sistem karşısında kendisini var etmek ve yeniden üretmekten ibaret. Dolayısıyla cemaat oluşturmak, cemaatin duygusal zeminini korumak ve buradan ortak bir vicdan üretmek hayati uğraşlar haline geliyor.

Dünyanın ve düzenin değişmesi bir büyük yıkıma ertelenirken, 'değiştirme' sorumluluğundan da kurtulunmuş oluyor. Bu bağlamda şiddet kritik bir role sahip: Çünkü şiddet sistemin şiddetini davet ettiği ölçüde mağduriyeti artırıyor ve siyasetin çeperine savrulmayı kabul edilebilir kılıyor. Şiddet solcu tahayyülde apolitik olandan politik olana geçişi ima ediyor ama aslında solun bizzat siyasete yabancılaşmasına neden oluyor. Ancak bu da istenen bir durum... Çünkü böylece karşımıza idealize edilebilen, kimliksel açıdan son derece rahatlatıcı bir solculuk çıkıyor.

Apolitik bir konuma sıkışmanın yol açtığı sorumsuzluk hali, nihayette her koşulda 'temiz' kalabilen bir solcu kimliği üretiyor. Kendi gözünde ahlaklı, tutarlı ve her daim doğru olmak, solcuyu dünyevi mülahazalardan arındırıyor. Olguların iç çelişkileri yaşanmakta olan 'esas' çelişki karşısında anlamsızlaşıyor, doğrunun gururlu neferi olma statüsü gerçekliği anlamanın önüne geçiyor. Ve bu durum özeleştiriyi, kendine bakma potansiyelini neredeyse tümüyle yok ediyor... Çünkü solculuk bir temiz kimlik olarak üstleniliyor ve günahsızlaştırılıyor.

Nitekim sol içindeki hiçbir eleştiri fazla derine gitmiyor, bu türden eleştirel bir bakışa heveslenenler ise solcu sayılmıyor... Bugün Türkiye'deki sol kimliğin temelinde ideoloji değil, psikolojik ihtiyaçlar ve cemaatin korunması kaygısı var. İleriye dönük söyleyeceği belirsizleştiği ve kendisini dinleyen de kalmadığı için, geçmişe, geçmiş içindeki kendisine bakan ve onu temiz tutmak isteyen bir kimlik artık sol..

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT